Otoriterlik- Otoriterleşmenin Sosyolojisi ve Siyasası


"Orijinal İslam, kapitalizme moderniteye, modernliğe çok uygun bir dindir." 

(Sabri Ülgener 1955)

 

Öyle bir zamandan geçiyoruz ki, sanki insanlık tarihi birbirinin boğazını sıkarak demokrasi denen yönetim yöntemini bulmamış, anayasa gibi Toplum Sözleşmesi ile birbirimizin boğazını kesmeyeceğiz bir arada yaşayacağız diye akit yaparak,  toplum kendilerini kimlerin yöneteceğini tartışmış ve temsili demokrasiyi bulamamış ve katılımcı, doğrudan demokrasiye  doğru yol almıyormuş  gibi  bir dönemden geçiyoruz. Bu Türkiye ile sınırlı olsa Türk işi diye  ense arkasına atabiliriz belki. Ama dünya, modernleşmesi ve modernizmi de yönetme, yönetim biçimi, ulus-devlet ve küreselleşme çelişkisi ve kaosundan geçiyor. İktidar olan müktedir ve sınırsız  yetki almış gibi gemi azıya alarak  dört nala ne yapmak istiyorlarsa, sınırsız, sorumsuz biçimde yapmak istiyorlar.

Oysa  zamanımız  yönetim yöntemi olan  modern demokrasilerde, seçilmiş olanlar, seçenlerin  temsilcisidir.  Bu  “seni seçtim,  aklına geleni yaparsın”   demek dağildir. Seçildiğin zaman içinde  yaptıklarını da  denetleyeceğim anlamında bir temsiliyet  yetkisi verilişidir.

Modern/günümüz demokrasisi: Temsili demokrasiyi her süreçte denetleyen mekanizmalar/kurumlar/araçlar oluşturmuş.Hukuk bunlardan birisidir. Sivil Toplum, iktidarın  yaptıklarını izleyip, denetler, kamu ve toplum yararına  olmayan işler yapıldığında, yerel ve merkezi iktidarı uyarır, müdahale eder.

Türkiye'nin demokrasi düzeyi seçimleri düzenli yapma ötesine geçemedi. Bunu  yaparak da demokrasiyi  kurumsallaştırmaya çabalıyordu. Ve demokrasi  evrensel  kurumları ve değerleriyle oluşturulma yoluna  doğru ilerliyor diye düşünürken, 2010 dan sonra  devlet, (içindeki  bir fraksiyon) siyasal iktidar çağdaş demokrasi dünyasından, değerlerinden uzaklaştırarak otoriter  bir sisteme/rejime meyil etmeye başladı. Nedeni, nasılı sanırım, tarihin ilerleyen zamanları da ortaya çıkacak. Bugün, "devlet  bekası adına, kol kırılıp yen içinde  kalsın", " her şey devlet için" söylemiyle  yönetenlerin hayatın her alanına fütürsuzca  müdahele ederek: "ayar çekme",  "savcı  gibi suçlama, hakim gibi yargılama" ların  yapıldığı  siyasal iktidar uygulama ve yaptırımların yaşandığı zamanlardan geçiyoruz.

 Elbette bu olup bitenlere içinde yer aldığımız Batı  dünyası ve kurumları da tepki gösteriyor. Çünkü bu normal bir durum değil!

Şubat ayında yayınlanan Venedik Komisyonu son Raporunda: “…Türkiye’deki anayasa değişikliklerine ilişkin hazırladığı raporda temel ve siyasi hak ve görevler dışında başkana OHAL ilan edip, KHK çıkartabilme hakkı verilmesinin onu “tüm istisnalara karar verecek Schmittçi bir egemen” yapacağını söyledi. Komisyon böylece Nazi devletinin siyaset felsefesi ve hukuk işlerini yürüten ve modern diktatörlüğün filozofu ve hukukçusu olarak bilinen Carl Schmitt’in egemenliği tanımladığı siyaset kuramına işaret etti.”

“…Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin (AKPM), anayasa ve hukuk konularındaki referans kurumu Venedik Komisyonu’nun Türkiye’deki anayasa değişikliklerine ilişkin hazırladığı raporda temel ve siyasi hak ve görevler dışında başkana OHAL ilan edip, KHK çıkartabilme hakkı verilmesinin onu “tüm istisnalara karar verecek Schmittçi bir egemen” yapacağını söyledi. Komisyon böylece Nazi devletinin siyaset felsefesi ve hukuk işlerini yürüten ve modern diktatörlüğün filozofu ve hukukçusu olarak bilinen Karl Schmitt’in egemenliği tanımladığı siyaset kuramına işaret etti.”

Türkiye cumhuriyet kurucu ideolojinden başka bir ideolojiye ve devletin yeniden yapılanmasına mı geçiyor?   Yoksa kurucu ideoloji, kendini siyasal İslamcı sosyoloji üstünden güncelleyerek post otoriter bir sistem mi kuruyor?

 

Kuşkusuz Türkiye’de faşist bir rejim/sistem kuruluyor demek abartılı olur.Çünkü Türkiye ulus devlet değil, devlet-ulustur. Bu anlamda modernleşme ve modernizm devlet bekası  başa alınarak  kurgulanmıştır. Bu anlamda, günümüzde siyasal İslam üstünden devler bekasının modernizm-modernlik olarak  inşa ediliyor olması hiç de  şaşırtıcı olamaz.

Otoriterlik ve Faşizm’in Nesnel ve Öznel Koşulları

Cumhuriyetin kurucu modernleşme rejimi kendi içinde değişik sistemler üretti. Özüne bakıldığına kurulmak istenen sistem 1930’lar  sisteminin neredeyse  benzeri.  Oysa Türkiye’de İslamcı bazı kesimler Kemalizm’i faşizmle özdeşleştirerek 1920’leri, 30’ları, o dönemde de İtalya’da, Almanya’da Nazizm, faşizm ile Kemalizm de aynı  oluşumu olarak tanımlıyorlardı. Şimdi Kemalizm aşığı oldular sanki. 

Kemalizm’i savunmak için değil ama Kemalizm bir faşizm değildir.

Evet, cumhuriyet kurulduğu zaman Kemalizm’in arkasında, güçlü bir sosyoloji yok. Elit bir kesim yukarıdan aşağıya bir modernleşme hareketini, otoriter yol ve yöntemle gerçekleştirdi. 19. yy  modenleşmesinin  Nazi-faşist ve Stalinist  Sosyalizm kurucu hali ruhu  böyle bir şeydi. Otoriterlik, toplum mühendisliği. Bu ideolojik ve siyasal hareketler, toplum rızası’ na, sosyolojik bir tabana dayanıyorlardı.

Faşizm kavramı tarihsel süreç içinde  Mussoli’nin  teorileştirdiği modernist bir   siyasal /ideolojidir.

 Faşizm toplumsal bir ideolojidir ve arkasında çok ciddi sosyolojik/sosyal  destek olmuştur. Mesela: Hitler, 1927 seçimlerinde 400 bin,  1933 seçimlerinde 18 milyon oy almıştır. Üst üste beş seçimde belediye veya genel seçimlerde oyunu artırmıştır.  Kriz dönemidir ve altı ayda bir seçim olmuştur. Almanlara otoriter ve ırkçı bir proje sunmuştur ve Alman seçmenler Hitlere oy vermişlerdir.

Oysa, Alman Sosyal Demokrat Partisi ile Alman Komünist Partisi’nin toplam oyu 20 milyonun üzerindedir Nazilerden fazladır. Bunlar uzlaşmadıkları ve bir araya gelmedikleri için, - bu da ayrı bir tartışma-  Naziler iktidara geldiler.

Dolayısıyla faşizm toplum desteğini alan modern bir otoriterlik tarzıdır.

Otoriterliğe şu manada bakılabilir belki: Zorlarsak Kanuni Sultan Süleyman ‘a da otoriter hatta “faşistti oğlunu kesti!” falan diyerek faşist diyenler olabilir ama denilemez. Fatih Sultan Mehmet veya Kanuni Sultan Süleyman faşist olamaz, çünkü onlar oyla gelmiyor! Faşizm oyla gelen otoriterliktir.

Faşizm Toplumsal Desteği Olan Harekettir

Türkiye bugün bir faşizmle yüz yüze mi?  Faşist nitelemesi Türkiye’de beğenmediğiniz politik olarak kötü olarak  nitelenen herkese “faşist” deniliyor: Kötü davranan, ayakkabısının topuğuna basan,  kaba saba konuşan, biraz lümpen olan… herkese faşist demek gibi bir lüksümüz var. 

Faşizm çok ciddi bir şey, bu tür sıfatları kullanırken çok daha dikkatli olmak lazım. Faşizm  modernist ve modern bir ideoloji ve  toplumsal  desteği olan kitle hareketi olmuştur.  Bana göre Vatan Partisi teorik olarak faşist bir partidir, ama sosyolojik tabanı yoktur.  Devlet içindeki bir  fraksiyonla iç içe  ama AKP’ye  yaltaklanarak, sosyolojik taban oluşturmaya  çalışıyor.

 Türkiye’de MHP mi, AKP mi faşisttir?   Sorusu sorulduğunda: MHP ve AKP  de modernist/modern sosyolojik ve siyasal partilerdir.   Siyaset sosyoloji bağlamında AKP’nin son dönem ki siyaset tarzı modern bir otoriterlik tarzıdır.  Faşizme açık demek için veriler yetersiz. Çünkü AKP’ye destek veren sosyoloji orta sınıftır, çıkarlarına göre siyasal tercih yapar. AKP’den yüz çevirirse yeni seçenek arar, bulamaz radikalleşir ve daha sert otoriterliğe destek verebilir ve şoven, milliyetçi maceracı politikaların arkasında durarak, çıkarlarının burada olduğunu düşünebilir.  İşte  bu  tarz  Kemalizm’le karşılaştırılamaz? Kemalizm de bir otoriterliktir ama AKP’nin otoriterliği ondan farklıdır, çünkü Kemalizm bir elit hareket olduğu için arkasında çok güçlü bir sosyoloji yoktu ama bugün AKP’nin arkasında çok güçlü bir sosyoloji/ sosyal kesim var. Ama bir sınıf veya sınıflar yoktur. AKP iktidarı süreci dayandığı sosyolojiyi ayrıştırıyor ve sınıfsallık uç veriyor diyebiliriz.

Günümüzde  Modernlik  Demek  Modern  Muhafazakarlık Demektir

 Kemalizm’ de sınıf/sınıflar yoktu. Bugünkü Kemalizm 1920’lerin 30’ların Kemalizm’inden de farklı. Mesela İslamcıların ya da AKP’lilerin anlaması gereken, anlamadıkları şeylerden bir tanesi şudur: Bugün Kemalizm de bir bir sosyolojisi oluşmuştur.   CHP’nin arkasında ortalama yüzde 20-30 bandında bir sosyoloji vardır.

 Kemalizm bir modernleşme projesi olarak kendini sınıf sanan birtakım elitlerin hareketi olarak affedersiniz ama yüz yılda da bu kadar da yapsın! Desteklediğim için söylemiyorum, yanlış anlamayın ama yüz yılda bunu becermiştir, kendine bir sosyoloji icat etmiştir. İşadamının önüne yatacak adam gibi bilmem birçok şeyin önüne yatacak bir sürü, yüzde 20 bir insan grubu vardır Türkiye’de. Türkiye’de MHP’nin arkasında ciddi bir sosyoloji var, “Üç-beş çapulcu” falan değil, artık ciddi bir sosyoloji var. Bunları eğer bu gözle değerlendirmezsek, analiz yaparken sürekli yanılacağız.

Kürt realitesi diye ciddi bir şey var. Alevilik şudur budur derken o da bir realite (resmi) olarak var.  Bütün bu realitelerle Türkiye giderek modern oluyor, modernleşmeden modernliğe doğru evriliyor.  Günümüzde  modernlik ve modernleşme ve muhafazakarlık  çelişkisi,  değişim ve yenilenme sancıları yaşanıyor.  Bunların arkasında ciddi sınıflar, kesimler, gruplar, cemaatler kendi çıkarları için siyasal sahnede yer alıp rol oynuyorlar.

Gezi’den sonra “Sandık her şeydir”  diyen AKP   söylemi  19. yüzyıl sağcılığıdır  ve siyasal İslam’ın kendini bitirişinin söylemidir.

Bugün AKP’nin sosyolojik/siyasal alternatifi hala yok

AKP, rakibinin Kemalizm olmasını her zaman tercih eder, buna hiçbir şüphe yok. AKP  kültürel kodlardan, gündelik yaşam kodları üzerinden oy alıyor. Nasıl ki CHP seçimlerde yıllarca Atatürk posteri dağıttıysa, öyle olunca onunla sorunu olan herkes ötekine vermiş oluyor.

Dolayısıyla AKP’nin alternatifini yine ulusalcılıkta ya da Kemalizm de bulabileceğini düşünmüyorum.  Türkiye de demokrat bir sol, dinle imanla çok da problemi olmayan, dolayısıyla kendini toplumun kültürel kodlarıyla o kadar da savaşmak zorunda hissetmeyen, barışık  sosyolojiye dayanan  demokrat, özürlükçü, sol geleneğin  sınıfsal mücadelesinin olumluluklarından yola çıkabilecek sol  seçenek olabilir. Demokrat olmak, demokrasiyi savunmak ve  yaşama geçirmek, bir kültür meselesi.

Türkiye tarihinde otoriterliğin geçerli olmadığı bir dönem mi var? Böyle de sorabiliriz, bir de modernleşmeci otoriterlik ile modern otoriterlik arasında çok ciddi bir fark var.

Aynı Sosyal Kesimden Gelenler Sınıf Sınıfsallaşıyor

Modern otoriterlik, toplumsal bir otoriterliktir. Modernleşme, Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet falanda toplum zaten yeterince özne değil, değişimin motoru değil; asker-sivil bürokrasi o yüzden sınıf gibi davranıyor. Dolayısıyla modernleşme toplumu bu açıdan masumdur. Değişimin nesnesidir, öznesi değildir; siyasetin nesnesidir, öznesi değildir.

Bir toplumsal masumiyetten söz edebiliriz. Modern toplumda masumiyet biter, zaten bu anlamda modernlik masumiyeti bitirir. Sosyoloji siyasete müdahil olmaya başladıkça bütün toplumsal kompleksler, bireysel takıntılar, “Hep o yiyordu, şimdi de ben yiyeyim”ler, “Jeep’e hep onlar bindi, şimdi de bizim sıramız geldi, niye sıramızı ona verelim”ler; bakın bunların hepsi otoriterliği pişiren, güçlendiren, yoğunlaştıran olgular.

Tayyip Erdoğan’la temsil ettiği sınıflar veya kesimler arasındaki ilişkinin kesinlikle otoriter olduğunu düşünüyorum, otoriter bir ilişkidir ama bakın bunun da bir sosyolojisi var, bunun da arkasında tarihsel bir birikim var. Artık ne Dünyada ve Türkiye’de otoriterlikle mücadele sadece siyasi figürlerle, siyasi mücadeleyle karşılanamaz. Hepimiz kendimizden başlayarak içkin otoriterliğimiz, çevremize bakalım.  Otoriterizm hayatımızın bütününde  bir kültür ve  zihniyet dünyası. Siyasal olarak,  sağ, sol, liberal, siyasal İslamcı falan  fark etmiyor.

Wilhelm Reich’in, kitabını  hem Alman Nazileri, hem Alman komünistleri aynı anda yasaklamıştır. O kitabın en vurucu cümlesi şudur “Kitleler faşizmi arzuladılar”. Modern toplumda, modern otoriterlik çağında kitleler faşizmin uygulandığı garibanlar filan değildir. Bir ülkede otoriterlik varsa, otoriterlik hüküm sürüyorsa, o toplumdaki bütün öznelerin onun öyle olmasında mutlaka bir dahli vardır. Toplum istediği yönetim sistemini kabul ediyor demektir.

Dolayısıyla bir ülkede otoriterlik varsa, bir ülkede modern zamanlarda otoriterlik hüküm sürüyorsa, o toplumdaki bütün öznelerin onun öyle olmasında mutlaka bir dahli vardır.

Bir ülkede demokrasi olmasının en birinci koşulu toplumun çoğunluğunun demokrasiden kâr etmesidir, çıkar sağlamasıdır. Çoğunluğun çıkarına ise o ülkede demokrasi daha köklü olur, yerleşir.

Toplumun çok geniş bir kesiminin çıkarına değilse o ülkede demokrasinin kökleşmesi o derecede zordur aslında.

Tayyip Erdoğan çok demokrat bir insan olsa, çok açık fikirli mi diyeyim, katılımcı, yani böyle her şeyi el üstünde tutan, bir vurana öteki yanağını uzatan bir insan olsa bile bu kadar farklı sosyolojik kesimden oy alabilmek zaten otoriter bir şekilde mümkün olabilir. Hem zenginden hem fakirden, hem Kürt’ten hem Türk’ten, hem şundan hem bundan oy alabiliyorsanız, bu sentez ancak otoriter bir şekilde mümkün olabilir.

Bunun çok fazla sürdürülebilir durum olmadığını ummak istiyorum.