Referandum da siyasetin dili ve sonrası...

 Hüseyin Çakır - 09/09/2010 20:44:37 (802 okunma)



Referandum da siyasetin dili ve sonrası...

Siyasetin ve siyasetçinin dilini bilirdik. Ama bu referandum da parti başkanlarının birbirlerine söyledikleri sözlerin neredeyse tümü kırmızı noktayla kapatılacak sözler.

Parti başkanlarının birbirlerine söyledikleri sözlerle sözüm ona ' siyasal tartışma', 'siyasal hegemonya kurma' yarışı yapıyorlar. Partilerin başkanlarına kim medya iletişim danışmanlığı yapıyorsa veya kim bu başkanlara siyasal danışmanlık yapıyorsa bu ülkenin insanlarını aptal, geri zekalı yerine koyuyorlar. Bu toplumun ortalama bilgi ve kültür düzeyini 1950 ve 60'lı yılların 3 sınıf örgencisi genel kültür bilgisine sahip insanlarmış sözüm ona propaganda yerine parodi yapıyorlar.Birbirlerine söyledikleri sözler ayıptır. Topluma da hakarettir.

Birbirlerine bu kadar ağır hakaret eden liderler birbirlerinin yüzlerine nasıl bakacaklar. Yüzleri kızarmadan nasıl selam verip el sıkışacaklar. Referandum mitinglerinde birbirlerine söyledikleri sözlerden sonra aynı meclis çatısı altında bir araya gelip de "yeni bir anayasa"yı nasıl yapacaklar? Bu zihniyetle Türkiye'yi nasıl demokratikleşecekler?

"Yeni politik kültür" olmadan referandum da söylenen politik dille, zihniyetle Türkiye demokratikleşemez.

Meydanlara çıkan siyasetçiler karşılarındaki kalabalığı görünce, onların dilinden konuştuklarını sanarak, saçma sapan laflar, belden aşağı vuruşlar, hakaretler, aşağılamalarla, kahvehane dilinde konuştuklarını sanıyorlar. Oysa toplumun bilinci ve kültürüyle, siyasetçinin kullandığı dil ve kültürü arasında derin bir çelişki var.

Siyasetçi ilkel, arkaik ve çağ dışı bir profil ortaya koyuyor.

Referandumda meydanlara çıkıp nutuk atan parti başkanlarının söyledikleri, attıkları nutuk ile toplumun aklı arasında çağ uçurumu var.

Toplum daha dünyalı ve demokrat.

Öyle anlaşılıyor ki, meydanlara çıkan parti liderleri bu toplumu ve toplumdaki değişimi-ilerlemeyi hiç anlamamışlar.

Bu toplum geride kalan 20 yılda:

Özal'ın ANAP'ını,

İnönü'nün SODEP ve SHP'sini,

Demirel'in DYP'sini,

Ecevit'in DSP'sini

Erbakan'ın Refah'ını

İktidar veya iktidar ortağı yaptı. Ve sonra hepsini sıfırladı.

Cumhuriyet tarihi boyunca toplumun aklı ile siyasetçinin aklı arasında çok az paralellik kurulmuştur.

Bu referandumda parti başkanları ve siyasetçilerin söyledikleriyle toplum aklı ve düşüncesi arasında uçurum olduğu ortaya çıktı.

Dolan meydanlara bakmayın siz.

Osman Bölükbaşı iyi konuşan bir siyasetçiydi. Şöyle diyordu.
"Beni dinlemek için meydanlar dolup taşıyor, çığlınca alkışlıyorlar. İş oy vermeye geldimi oy vermiyorlar."

Temaşa-seyir kültürü olan bir toplumuz biz.

Seyirci olmak ile oyuncu-aktör olmak aynı şey değildir.

Bu toplum seyirci olma ile aktör olma rolünü en iyi, 1983 seçimlerinde gösterdi. Cuntanın işaret ettiği MDP mitinglerini doldurdu.
Sandığa gidince, cuntanın makbul görmediği ANAP'a oy verdi.

Bu referandumda birbirlerine kırmızı noktalı söz söyleyen parti liderleri bu referandum da bunun notunu belki göremeyeceklerdir.

Ama bu dili kullanmaya devam ederlerse 2011 seçimlerinde, bu toplum hakikaten notunu verecektir.

"Yetmez ama..." nın "yetmez"'inin bir başka yönü bütün siyasilerin kullanmakta beis görmedikleri bu siyaset dilide 'yetmez'.

 "bu anayasa değişikliği 12 Eylül anayasasının yeniden onaylanması" 

Türkiye Cumhuriyetinin iki geleneksel muhalefeti; İslamcılar ve Kürtler Türkiye'nin değişim dinamikleri olarak siyaset dahil toplumsal yaşamın bütün alanına çıkıp "görünür" oldular: Soğuk savaş zihniyetini, askeri ve Yargı vesayet rejimini çözülüşünün değiştirici öznesi oldular.  

İslami kesim;  Müslüman kimliğiyle siyasal alanda görünen kesim, AKP’nin kendi içlerinden çıkmış siyasal parti olarak sorunları çözeceği beklentisi, hayal kırıklarına yol açtı.  Müslümanlar arasında derinleşen sınıfsal yabancılaşma, son birkaç yıldır, Müslümanlar arasındaki sınıfsal çelişkilere dönüştü

Müslümanlar özgürlük mücadelesi alanını başta Kürt sorunun çözümü olmak üzere toplumun diğer mağdurları, dışlanmışlarına doğru genişlettiler siyasal mücadele alanında değişmeden yana, özgürlükçü, demokratlarla birlikte demokrasi mücadelesinde yer almaya başladılar. yetmez ama evet”  

 görünüm  


Bu durum, Sol. Bu görünümün genişleyerek devam etmesi demek, Türkiye’nin sosyal, sınıfsal gerçekliğinin siyasal sahneye doğru yürümesi demektir

Uzunca bir zamandandır Türkiye’nin birinci toplumsal değişim dinamiği Kürtlerdir.  Kürt toplumsal hareketi, demokratik talepleri, başta yeni bir anayasa olmak üzere, devletin idari, kurumsal yeniden yapılanmasını şart koşuyor. 

 Türkiye solunun neredeyse tamamı, Türkiye’nin bu iki toplumsal değişim dinamiğini doğru okuyamamıştır. İslami talepli hareketlere karşı “zamanında “ne şeriat ne darbe” demiş. Başörtüsü konusunda, “özgür olsun ama… Kamusal alan vs” denilmiştir. 

 “ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı” devrim doğudan başlayacak “Kürt sorunu Kürtlerin sorunudur, onların iç işlerine karışmak ezen ulusun solu olarak bizim hakkımız değildir” 

 “çizgisini değiştirmeden pasif tutum 

Korku solu Kemalist, Kemalizm’i de “sol” yapıyor

Referandumda hayır diyen bir kesim, örneğin CHP halk iradesine güvenmeyen açıklamalar yapmış bir parti. “Bu meclis anayasa yapamaz” sözü ile TBMM'nin iradesini, kendi varlığını redden bir parti. “ "CHP, millet bir kilo makarna için AKP’ye oy verdi” diyerek toplumu aşağılamıştır. 

Sosyalist solun bir kesimi ise; sokağa, büyüyen kentlere bakıp, yeni yerleşim alanlarındaki camileri başörtülüleri görünce Laikci damarı kabarmıştır. İnançları gereği yaşam tarzını sürdürenleri hayatın bütün alanlarında görünce, “Türkiye muhafazakarlaşıyor, AKP Türkiye'yi dincileştiriyor diye feryat etmeye başladılar.

Müslümanları gerici yobaz olarak gören sol, Avrupa’daki yabancı düşmanlarının göçmen Müslümanlara karşı gösterdikleri tepkinin benzerini kendi ülkelerinin insanlarına gösteriyorlar. 

Laikçiler ve sol, başı örtülü her kadını, camiye giden, oruç tutan her erkeği AKP’li sanıyorlar. Onların bakış açısıyla sokaklardaki bu görüntü “dehşet” verici. Sokakların üstlerine, üstlerine geldiğini düşünerek korku histerilerine kapılıyorlar. Bu nedenle, “Barış isteyen” İslamcılarla, özgürlükçü-demokrat solcuların yan yana yürümelerini, birlikte slogan atmalarını anlayamıyorlar. Bu görüntüyü gördüklerinde ilk akla gelen İran veTUDEH oluyor. Korku bin kat artıyor. Ezberletilmiş ne kadar tarihi korkunç katliam varsa, kabus olarak zihinlerinde canlanıyor. Ve karşı (devrimci direniş) cihat ruhunu bu korku üstünden sürekli güncelleniyor.

Oysa ne İran’ın tarihsel, toplumsal özgünlüğü üstüne düşülüyor. Ne de, İran'daki din ve toplum ilişkisini mollalar sınıfı aristokrasisi ve onlar arasında hem dini hem dünyevi iktidar kavğasının tarihselliği hakkında bilgi üstünden konuşulmadan, TUDEH ve sol- İran ve ve Şariat ikilemi korkusu tekrarlanıyor. 

Ali Şeriati'ye ne olduğunu anlamadan, bilmeden, Cumhuriyet gazetesi haberleri ve beyaz Türk Sünni-Laikçi felaket senaryoları üreten propoğandistlerin üfürüklerini gerçek sanıp , solu koruma ve kollamak kayğısı adına korku histerisi yayılmaya çalışıyorlar.

TUDEH partisinin üyelerinin büyük çoğunluğunun abdestinde namazında olduğunu bilmeden ortaya atılan TUDEH katliamı sendromu üstünden; Sivas, Çorum katliamları, Kanlı Pazar, 1 Mayıs '77, Uğur Mumcu vs cinayetleriyle paralellik kuruluyor. Bu katliam ve cinayetleri işleyen derin devlet perdeliyor. Bu korku psikolojisini solcu Aleviler, Kerbela sendromunu güncelleyerek, Sivas üstünden yeniden üretiyorlar. ( ki Pis Sultan tarihi bilgisi ve bilinci var) Derin devletin operasyonlanırı sünni müslamanların gerici ayaklanması ve laik Cumhuriyeti yıkma girişimi olarak görülüyor. Bu gericiliğe karşı durduğunu düşünen bir kesim "sol" , devletin yanında laik cumhuriyeti korumak adına statükocuların safında yer alıyor.

Bu senaryolar Milli Güvenlik Siyaset Belgesinde devlet politikası olarak kabul edilmiştir. Şeriat birinci sırada iç tehtid kabul edildikten sonra, yaratılan psikolojik harekâtla korku bulutları her tarafı sardı. Ergenekon operasyonları başladığında, “, korku içinde olanlar " beklenen an gelip çattı” ve "şeriat geliyor önündeki tek engel orduydu onu da yok ediyorlar" diye düşündüler. Sokaklara baktıklarında, gördükleri başörtülü, badem bıyıklı, hiç kedilerine benzemeyen ama aynı apartmanda oturup aynı arabaya binen bu insanlar, onların yaşam alanını içine girmişler ve onlarla eşit haklara sahipler...

Sol, takkeli ve başörtülü işçilere, emekçilere yabancılaştı

Oysa ne güzeldi, Türkiye’nin kentlerinde nüfusun yüzde yirmisi yaşarken. “Orada bir köy var uzakta gitmesek de, görmesek te o köy bizim köyümüz” şarkısı söyleniyordu. “Köylü milletin efendisidir” sözüyle uzaktan o köylülere hayranlık duyuluyordu. O köylüler kentlere gelip önce, Alibeyköy, Küçükköy, Firuzköy… ü oluşturdular, zamanla sınıf atlayıp, Kadıköy, Yeşilköy, Ataköy…lü lerin arasına karışınca "kentin asıl köyüleleri"rahatsız oldular. İşte o beyaz …köy’den saf bir kız çıkı, “benim oyum bilmem nerenin çobanının oluyla eşit olamaz” deyiverdi. Uzaktaki köy yakına gelince, köylünün oyu iktidar olup “ seçkin beylerin” karşısına çıkınca bütün taşlar yerinden oynadı. Akıllar karıştı. Kent hayatında çoğunluk oldular ve hayatın her yerinde hem görünür, hemde temsil yetkisine sahip oldular. Türkiye 30 milyonken şöyle böyle görünüyorları. 70 miyon olunca ve kentlerde yaşamaya başlayınca her yerde oldular. 

Sol, bu sosyolojik yerel gerçekliği anlayamadığı için, modernizme ve "ilericiliğe" uymayan bu görüntü karşısında şaşırdı. Cuhuriyet, laiklik, Kemalist modernleşme saflarına kademeli olarak geçmeye başladı. Sol, Laiklik, Cumhuriyetçilit ve Kemalizm üstünden "gericiliğe karşı" çıkan ve yeni anti-emperyalizm politikaları üstünedn ulusalcığı-milliyetçiliği devletçiliği üretti.

Oysa; 60’lı ve 70’li yılların solcuları kasketi solculuğun ve halktan yana olmanın simgesi olarak görüyorlardı. Kasket aynı zamanda devrimci modernliğinde simgesiydi. Oysa köylerde yaşayanlar günlük hayatlarında takke giyerler, şehre indiklerinde başlarına kasket takarlardı. Sol için, Takke gericiliğin simgesiydi. Simgeler ve yaşam biçimi üstünden ideoloji politika kuran sol, takkeli ve başörtülü işçilere, emekçilere yabancılaştı. O takkeli ve başörtülülerin seçtiği partiyi iktidardan indirmek için darbecilerle kol kola girildi, statükonun yanında yer alındı. Geçici 15. Maddenin kaldırılmasına karşı çıkar konuma geldi. Eyyy korku, sen nelere kadirsin. Ve o korkuyu yaratan laikçi, Kemalizm’e de helal olsun demek gerekiyor. Yaratılan bu korkuyla, Kemalizm’i-darbecileri sol, solu da, Kemalist ve darbeci yaptılar.

Referandumda 26 maddenin konuşulmamasının zihin arkasında böylesi korkular yatıyor. 

Hayır diyen sol, " bizi anlamayan halkımız, ayrışıyoruz ey halkım unutma bizi" diyecektir. Boykot'la hayır arasında "üçüncü yol" öneren sol,"sandığa gidin, sandıkların önünden kitleler halinde geçerek biz buradayız" mesajı verin çağrısı yaptılar. Bu referandumda seçimlerde yüzde bir ile bir buçuk oy alan "sol"un "kitle tabanı" nı tespit etmek mümkün olmayacak. Referandum sonrasında Türkiye solunun, değişim ve mevcut durum merkezli ayrışması başka bir zeminde devam edecek gibi görünüyor.