Seçim sonucu AKP için İki yol: Normalleşme veya kutuplaştırmaya devam…

 

Kendileri dâhil hiç kimsenin beklemediği seçim sonucuyla AKP iktidar oldu. Futbol maçlarında,  iyi oyun, centilmenlik, estetik keyif verir, ancak sonuç her şeyden önemlidir. Kazanmak için tuttuğunuz takım, faul yapsa, rakip oyuncunun kafasını gözünü yarsa, hakemi aldatıp penaltı alsa, kaşla göz arasında elle oynasa… bütün bunları taraftar görse de, kazanmak uğruna her şeyi normal görür. Nihai amaç her durum ve koşulda kazanmaktır.

AKP’nin seçimi kimsenin beklemediği gibi kazanmasını, Pendik’in Fenerbahçe’yi yenmesi değil, olsa olsa FB’nin  alt sıralardaki takımı yenmesi olarak değerlendirmek mümkündür.

Sonuç olarak AKP yüzde 49,5’la seçimi kazandı, tebrik etmek lazım. AKP’nin yüzde 40’ın altına düşeceğini beklemenin, nesnel temeli olmayan, çaresiz iyimserlik olduğu ortaya çıktı. Yüksel Taşkın Taraf ’ta yazdığı yazıda ”AKP’nin 10 milyon üyesi var.  Aldığı 23 milyonunun üzerindeki oyun yüzde 40’ını kendi üyelerinden almaktadır. Üyelerinin sayısı tüm seçmenlerin en az yüzde 20’sine tekabül etmektedir.” tespitini yapıyor.

2 Kasım’dan itibaren önümüzdeki beş yılın nasıl geçeceğine bakmak gerekiyor. Siyaset, iktidar uygulamaları, iktidar muhalefet ilişkisi, savaş ve barış durumu, dış politika, Türkiye batı ve AB ilişkileri gibi meselelere nasıl yaklaşılacağı, normalleşme mi, gerilim ve kutuplaştırmaya devam mı edileceği görülecek.

AKP’nin ileri gelenleri seçimler sonucunda; iyimserlikten söz ediyorlar ve herkesi kucaklayıcı açıklamalar yapıyorlar. 2011’den sonra yapılan iyimser açıklamanın tersi uygulama yolunu seçtiler. 1 Kasım akşamı Davutoğlu’nun Balkon konuşması, Ömer Çelik’in yeni anayasa ve “seçimin galibi herkestir, Türkiye’de öteki yoktur, herkes biz’dir…” gibi açıklamaları, normalleşmeye gidileceği iyimserliğine işaret ediyor. Ancak Türkiye siyasal kültüründe çoğunlukla iktidar olanların meclis muhalefetini ve sivil toplumun eleştirilerini yok saydıklarını biliyoruz. AKP’nin Gezi sonrası kutuplaştırıcı pratiğini de yaşadık. İktidar dışındaki yüze 50 muhalefet ve/ya AKP’ye oy vermeyenlere nasıl yaklaşacakları, normalleşme yolunu seçip seçmeyeceklerini gösterecektir.

 

Reformlara devamı mı? Güvenlikçi politikalar mı?

 

Davutoğlu, AKP Genel Başkanı olduğunda restorasyondan söz etmişti; içeriği net olmamakla birlikte, tekrar gündeme geleceğine işaret etti. Restorasyon ve yeni anayasa yapılması, Başkanlık sistemi merkezli gündeme getirilirse, siyasal ortam 7 Haziran öncesine, kutuplaşma ve tartışma ortamına dönecektir. AKP’nin önünde iki yol var: Birincisi, Türkiye’yi normalleştirme ve AKP’nin reformculuğa dönmesi; 2011’den sonra çıkartılan siyasal alanı daraltan yasaları, basın özgürlüğü ve gösteri, toplantı ve yürüyüşlere getirilen kısıtlamaları evrensel kurallara göre yeniden düzenlenmesi… Bu hiç kolay görünmüyor. Siyasal alanın ve özgürlüklerin genişletilmesi için öncelikle barış ortamının sağlanması, güvenlikçi politika ve zihniyetten uzaklaşılması gerekiyor. Kamu güvenliğini siyasal ve toplumsal muhalefete karşı kullanmaktan vaz geçilmeli.

AKP’nin reformcu çizgiye dönmesi, Cumhurbaşkanının evet demesine bağlı, Erdoğan’ın onaylamayacağı politikaları AKP’nin uygulama şansı görünmüyor. Yüzde elli oy alarak iktidar olan AKP’nin işi 2007 ve 2011 seçim sonuçlarına göre daha zor.

İkincisi, Normalleşme ve reformcu çizgiye dönmemenin karşıtı, kutuplaştırıcı politika yoludur. Kutuplaştırmanın iki boyutunu gördük. A) Suni İslamcı, siyasal İslamcı ideolojiye göre toplum hayatını ve eğitimi düzenlemek. AKP’nin anladığı anlamda siyasal İslamcı değerleri, siyaset alanına taşımaktır. ( bazı pratik uygulamalardan Abdülhamit modeli bir düzen eğilimleri ortaya çıkmıştı) B)  Cumhuriyet modernleşme ideolojisini savunanları sindirmek ve cumhuriyet sembollerini, İslam’a karşı olduğu düşünülen değerleri   “elitlik”, “millet karşıtlığı” olarak hedef gösterip küçümsemek.  Böylece mütedeyyinlerle, laik, cumhuriyetçi, solcu kültürleri karşı karşıya getirmek… AKP kendi izlediği kutuplaştırıcı dille, uyguladığı politik uygulamalarla reformculuğunun önüne takozlar koydu. Toplumsal barışı bozdu, parti üyelerini ve seçmenlerini ötekileştirdiklerinin karşısına dikerek hasım haline getirdi.

Normalleşme için, Davutoğlu ve Erdoğan’ın, kırdığı siyasal, toplumsal muhaliflere güven verecek ve kendi üyeleri ve seçmenlerinin muhaliflere muhabbetle bakmalarını sağlayacak uzlaşmacı dile dönmeleri ve pratikte bunu göstermeleri gerekiyor. Bu olur mu? Olmaz mı? Görmek için çok zaman yok. Benimkisi, yakın ve uzak siyasal kültüre rağmen tarihsel iyimserlik.

Türkiye’nin 7 Haziran öncesi ve 8 Haziran 1 Kasım aralığındaki siyasal ortamla 2019’a kadar gidemeyeceğini söylemek kehanet değil. Çatışma ve kutuplaşma,  barajın su çatlağı gibidir. Çatlak kapatılmazsa,  çatlak büyür ve baraj patlar, her şeyi silip süpürür.

Kılıçdaroğlu’nun uzlaşıcı siyaset yapma tarzı, Demirtaş ve HDP’nin reformları destekleyeceğini ilan etmesi, AKP’nin uzlaşma ve toplumsal mutabakat yoluyla yeni anayasa ve diğer reformların yapılması, kutuplaşmayı ortadan kaldırmak, toplumsal barış ve iktidara güven duyulması için tarihsel fırsattır. Bu yolu izlemeyip, “ ben çoğunluğum, millet iradesi arkamda” denilirse, çok sıkıntılı, gerilimli beş yıl bizi bekliyor demektir.

 

Muhalefetin durumu ve HDP

 

 Seçim sonuç verileri ortada; AKP dışında herkes kaybetti.  CHP oyunu beş yüz bin artırmış, iki milletvekili kazanmış olabilir ama bu başarı değildir. Bu yazının konusu değil ama çok partili hayata geçişten bu yana Türkiye’de seçmen tercihi, Demokrat Parti geleneği, muhafazakâr ve sağ olarak tanımlananlar yüzde 60-65. tek partiden sol’a geçtiğini söyleyen CHP ve diğer “sol” un oy oranı yüze 25-35 arasında ola gelmiştir. 1 Kasım’da bu tercih devam etmiştir. CHP oyunu artırabilecekse, yüze 60-65 seçmen sosyolojisini önce tanıyıp, ilişki kurup, sonra güven verebilmeli.

HDP’ye gelince: Bütün olumsuzsuz koşullar bir yana, kaybetmenin nedenlerine bakarken seçimlerde izlenen politikalara ve Demirtaş başta olmak üzere dildeki değişime bakmalarını da öneririm. Çok içe kapandılar, kendi içlerinden bakarak kurdukları dil ve cümleler ile PKK’ye sempati ile bakmayan Kürt Müslümanları uzaklaştırdıklarını düşünüyorum. İkincisi, 7 Haziran öncesi Türkiye’yi kucaklayıcı dil, yerini parti bileşimindeki solcuların sol söylemlerine bıraktı. HDP, seçim sonuçlarını değerlendirirken başta Van olmak üzere, HDP bileşeni solcuların aday olduğu seçim bölgelerinde, 7 Haziran seçim sonuçları ile 1 Kasım seçim sonuçlarını karşılaştırmaları önemlidir.

 Ayhan Bilgen, sonuçları değerlendirirken  “Yeniden yapılanmak zorundayız” dedi. Bu yapılanmanın nasıl ve hangi zeminde tartışılacağı önemlidir.

Bana göre HDP solla kurduğu ittifakı gözden geçirmeli, sosyalist sol gelenekten gelen ve demokrat, özgürlükçü, yaşlı, genç ciddi bir damar var. TKP-TİP ve TBKP deneyini yaşamış, Sosyalist Birlik Partisi, Yeni Demokrasi Hareketi ve ÖDP pratiği içinde olmuş, Marksizm ve reel sosyalizm deneyinden ders çıkartmış, geçmişle yüzleşmiş, Türkiye solunun siyaset yapma tarzının olumsuzluklarından ders çıkartmış ve HDP seçmeni olan bu kesimle ilişki kurulmalı.  Bu kesim de HDP ile ilişki kurmalıdır diye öneriyorum.

HDP’nin meclis çalışması Türkiyelileşme projesinin yolunu da belirleyecektir.