Şiddet karşısında Taraf olmak...

Hüseyin Çakır - 02/12/2011 21:31:43 (974 okunma)




Şiddet karşısında Taraf olmak...

Kürt meselesinde hem ezberler bozulmaya hem de ezberler tekrarlanmaya devam ediyor. Çözüm sürecine girilmiş ama istenen hızda ve yönde olmasa da, “Kürt sorununun” çözümü meselesine devletin yaklaşımında ideolojik ezberler bozuldu. Siyasal iktidar, bütün meselelerde olduğu gibi, bir doğru yaklaşıp iki hata yapıyor, iki doğru şey söyleyip üç yanlış yaparak dura kalka da olsa şimdiye kadar bazı reformcu adımlar attı. İktidarı temsilen yapılan açıklamalardan anlaşılan, Kürt meselesinin çözümünde radikal denebilecek reformlar yeni anayasadan sonraya erteleniyor. Anadil meselesi, yerel/yerinden yönetim gibi...

Kürt meselesi, PKK'nin varlığı ve geleceğinin ne olacağı “silahların susturulması”, ölümlerin son bulması, şiddet ortamının terk edilmesi ekseninde tartışılıyor. Devlet ve hükümet Kürt meselesine böyle bakıyor.

Tartışma, 'PKK ve Kürtleri eşitleyen ya da Kürtlerle PKK’yi ayrı ayrı tartışmak gerekir, “devlet şiddeti, PKK şiddeti” ne nasıl yaklaşılmalı' ekseninde sürüyor. Aslında tartışma süremiyor. Gazete köşe yazısı sınırlılığı içinde, teorik analiz gerektiren konulara değinip geçiliyor. Bundan dolayı yanlış anlamalar, geçerken söylenen bir cümlenin kavramsal anlamına farklı yaklaşım, eleştiriler yolla derinleşemediği için, tartışma “münakaşaya”dönüşüyor. Tartışmanın ana konusunun yerini, tartışma dili, üslup, “ne demek istedin” ya da geçmişten gelen önyargılar nüksediyor.

Silahlı mücadele, şiddetin yeri

Sol demokrat, liberal demokrat, sol sosyalist aydınlar, “devlet şiddeti ve PKK şiddeti” üzerine tartışıyorlar. Tartışma konusu: “Demokratik ve sosyal haklar mücadelesinde silahlı mücadele, şiddetin yeri” var mı yok mu meselesi. Kürdistan ve Türkiye devrimini gerçekleştirmek için “silahla halk ayaklanması”nı savunan, radikal sol-sosyalistler var. Kürt meselesini demokratikleşme mücadelesi içinde tartışanlar genel olarak “şiddeti”reddediyorlar. Devletin ve iktidarın KCK operasyonlarına karşı ideolojik, siyasal tutumu, “şiddet” kelimesinin anlamını değiştiriyor. Başbakan’ın BDP eleştirisi veya KCK eleştirisi, her hangi bir köşe yazarının eleştirisi sonucu olamaz. Başbakan eleştirdiğinde devlet refleksleri harekete geçiyor. Hukuksal olanın önüne, devletin ve hükümetin ideolojik ve siyasal hegemonyası geçiyor. Bunu “şiddet” olarak tanımlayıp tartışmak ile, PKK’nin ve TSK’nın insan öldürmesini tanımlayan “şiddeti” aynı kefeye koyarak tartışıldığı için, aynı yönde düşündüklerini söyleyen tartışmacıların“birbirlerini anlamamakla” itham etmeleri, “şiddet”e yükledikleri anlam ve şiddetin alanına farklı yaklaşımlarından dolayı tartışma gerilime dönüşüyor.

Şiddet kelimesinin üstünü örttüğü veya arkasına gizlediği şey, askerlerin ve sivillerin öldürülmesinin hangi durumda ve nasıl doğru veya yanlış olduğu tartışmasıdır. Tıpkı terör meselesi Kürt meselesinin üstünü örttüğü gibi...

Bu tartışmanın bir adım öncesi veya bir adım sonrasının esas tartışma zihin arkası sorusu, “sol ve şiddet, silahlı mücadele” teorisidir. Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de, politik mücadeleyi silahlı yolla yürütüp devrim yapmak ve iktidar olmak isteyen, Marksist-Leninist-Maoist, radikal İslamcı, neo-nazi-ırkçı faşist ideoloji/teoriler oldu. Türkiye’de İttihat Terakki, MDD ve onun ardılları veya ondan türeyen çok sayıda “silahlı örgüt” yer aldı. PKK de, silahlı mücadele ideolojisi/teorisini savunan örgütlerden birisi olarak tarih sahnesine çıktı. PKK’nin silahlı mücadele politikasını eleştirmek ile, Kürt meselesinin demokratik çözümü arasında, epistemolojik ve ontolojik ilişki kurmaya çalışıldığında, başka bir teorik tartışma ortaya çıkıyor. “Kürt kimliği eşittir PKK; Kürtlerin iradesi eşittir PKK; PKK’nin iradesi eşittir Öcalan” paradigması-politikasından bakıldığında tartışma başka boyuta kayıyor. Bu paradigma ve politika, PKK’nin Kürtler adına doğru olduğunu kabul ettiği mücadele stratejisidir. Ya da Kürt sorununa çözüm öneren stratejilerden en önemlisi ve en güçlüsüdür. En doğru olanı olduğunu söylemek ise, PKK’nin ideolojisini ve politikasını tercihe bağlıdır. PKK’yi Kürt halkıyla eşitlemeyen düşünce, “milliyetçiliktir.” Sol jargonla söylemek gerekirse “ulusalcılıktır”. PKK’yi Kürt, Türk veya başka her hangi bir aydının desteklemesi kadar eleştirmesine milliyetçi refleksle karşı çıkılarak Kürt milliyetçi/ulusalcı totalitesiyle savunulmaya geçiliyor. PKK’nin illegal ve mağdur olması onun eleştirilemeyeceği anlamına gelmemeli. “Kendini savunma hakkı olmayan”ı eleştirmek ‘ahlaki’ değildir savunusu, PKK eşittir Kürtler milliyetçi-ulusalcı paradigmayı desteklemektir. Bu zihniyetin daha ileri aşaması, PKK’nin silahlı mücadelesinin sonuçlarına katılmak, göz yummak değil midir?

Demokratların yol ayrımı

PKK, “silahlı mücadele stratejisinde”, AKP hükümetine karşı topyekûn savaş açarak, sistemi alaşağı etmek üzere “devrimci halk ayaklanması”cihadı ilan etti. Askerî ve sivil alanlara saldırılar düzenledi. PKK’nın ve “Türk solu” ittifakının “devrimci halk savaşı”yla, AKP’yi iktidardan indirme politikası ve AKP’nin de, PKK’nin kolunu bükme politik oyununda bir anda ortalık kan gölüne döndü. “Türk ve Kürt aydınları” Fırat’ın doğusunda “devrim ateşi” hayali, “Kürdistan Tahriri” ve “devrimci halk ayaklanması”, “meclis boykot”uyla rejim krizi yaratma devrimci romantizm rüyasına daldılar. Süreçlere değiştirici müdahale yerine, reel politikadan uzaklaşarak Goşizme savruldular. Öcalan bu Goşizm'e savrulmayı, maceracılığı ve kendini yanıltmayı görmüş olmalı ki, Kandil'e, BDP’ye ve aynı zamanda devlete de restini çekti. 

28 Şubat’tan başlayıp, “yetmez ama evet”le devam eden aydınentellektüeller ayrışması, PKK’nin “devrimci halk savaşı”, devletin ve AKP iktidarının“kol bükme” politikalarıyla devam ediyor. KCK tutuklamaları ve PKK’nin kışı geçireceği lojistik destek alanlarının bombalanarak “kol bükme”, öte yandan Barzani-Talabani aracılığıyla ayrıntıları çok fazla ortaya çıkmayan başka bir süreç devam ediyor. Bütün bunlar olurken, Kürt meselesinde reformcu adımlar askıya alınmış buluyor.

KCK sözleşmesi...

Tıpkı şiddet tartışması gibi KCK tartışması da körün fili tarifine dönmüş durumda. KCK paralel devlet mi? Sivil siyaset alanı yaratmaya çalışan PKK’nin legalleşme çabası mı? KCK ile şehirlerdeki bireysel terör eylemleri ilişkisi vs. Gözaltı, tutuklamaların hukuki dayanağı TMK, TCK 301, 220/6,7,8, 314/2 gibi 12 Eylül rejiminin maddelerine dayanması rezalet.

KCK operasyonunun yasal dayanağını kimse savunmuyor. Bu yasal dayanak aynı zamanda bu davayı ideolojik, siyasal dava haline getiriyor.Aydınların tartışmasında; KCK operasyonlarının yasal dayanağı olan yukarıdaki maddelerin derhal kaldırılmasından yana olmak, KCK operasyonlarına karşı çıkmak, KCK örgütlenmesini, KCK sözleşmesini “demokratik hak” olarak görüp, KCK’yı savunmanın aynı zamanda Kürtlerin özgürlüğünü savunmak olduğu ileri sürülüyor. Tam bir deli saçması 12 Eylül Hukuk ve yasa yorumu.

Hakikaten KCK ne? KCK yapılanması ve “KCK sözleşmesi”, Öcalan’ın 2000’li yılların ilk yarısında (2005 kabul edilişi) zihin dünyasında hayal ettiği ideoloji ve bu ideolojiye göre tasarlanmış “toplum mühendisliği” projesi. Bu “sözleşmeye” göre Kürt meselesinin tek doğru politik çözümünün böyle olacağı söylenebilir mi? Erbakan’ın “Adil Düzen”, Ecevit’in “Köy- Kent” toplum projesi neyse, Öcalan’ın kafasından çıkmış “KCK sözleşmesi” de böyle bir şey. Meseleye böyle bakıldığında, PKK’nin ideoloji ve politikalarını eleştirmek normal siyasal, entelektüel bir iştir. Böyle söylendiğinde milliyetçi/ulusalcı refleksler harekete geçiyor. “Kürtlerin onurunu PKK savundu. Bugünkü gelinen noktaya PKK olmasaydı gelinir miydi?” gibi... Bu argümandaki yaklaşımla, CHP’nin “bu devleti biz kurduk” ya da ordunun “Cumhuriyetin bekçisi biziz” söyleminin arasında ne farkı var? Bu milliyetçi /ulusalcı zihniyet, Kürtler özgürce rüştünü ispat edemeyeceği için vesayet gereklidir zihniyeti.

KCK sözleşmesi, Kürtler için önerilmiş olsa da, “sol” bir toplum modeli önerisidir. Bu modeli savunmak ile, 12 Eylül rejiminin ruhunun yasalarda devam eden maddelerine dayanarak yapılan KCK tutuklamalarına karşı çıkmayı eşitlemiyorum. AKP iktidarının Kürt meselesini PKK meselesine indirgeyerek, PKK’ye karşı politik mücadelede 12 Eylül yasalarını kullanması siyasi ve ahlaki olarak kabul edilemez. Devletin ve AKP’nin bu tür”siyasal şiddetine” karşı çıkmak ile, PKK’nin ve TSK’nın insan öldürmeye yönelik “şiddeti”nin aynı şey olmadığının altını bir kere daha çizmek gerekiyor. Her ne için olursa olsun öldürmek cinayettir. İnsanlık suçudur.

Bitirirken: PKK’nin savunduğu ideolojiye hiçbir zaman sempati duymadım. Kürtlerin hak ve özgürlükleri mücadelesinden de hiçbir zaman geri adım atmadım. En zor, baskıcı devletin infazlar ettiği 1990- 2000’li yıllar arasında , “Bakış, Gündem, Yeniden Gündem” gibi gazetelerde Kürtlerin özgürlüğüne destek olmak için yazdım. Tarık Ziya Ekinci’nin de içinde olduğu birçok Kürt aydınıyla birlikte yargılandım. Bütün bunları PKK’ye destek, sempati olsun diye yapmak aklımın ucundan bile geçmedi.

İçinden geldiğim TİP ve TKP, politik mücadelelerinde ceplerinde çakı bıçağı bile taşımadı, hiçbir zaman “silahlı mücadeleyi” savunmadı. Hayatım boyunca ilkesel olarak her türlü şiddete, politik mücadelede silahı bir araç olarak gören ideolojilere karşı oldum, olmaya da devam ediyorum.

Anlayarak, ayrıştırarak tartışıldığında, anlaşılanlar ve anlaşılmayanlar daha net ortaya çıkar.