Sivil toplum, cemaat, siyaset ve STK’lar


Sivil toplum, cemaat, siyaset ve STK’lar 

Türkiye ‘de “Sivil Toplum Kuruluşu” (STK)  kavramının hayatımıza girişi,  1996 yılında BM’nin  “İnsan Yerleşimleri Programı”  (HABİTAT)  Zirvesi’nin İstanbul’da düzenleme kararından sonra oldu. 

 
Dünya da “Sivil Toplum Kuruluşu” kavramı resmi olarak ilk kez BM genel Kurulunun 10 Aralık 1948 günü kabul\ilan edilen, ''İnsan Haklan Evrensel Beyannamesi''nin 20.  Maddesi ile “herkese toplanma ve dernek kurma hakkı” tanınmasından sonra kavram olarak kullanılmaya başlamıştır.

“Kâr gütmeyen kuruluşlar” (non–profit organizations), “kâr gütmeyen sektör” (non–profit sector), “gönüllü kuruluşlar” (voluntary organizations), “sivil toplum kuruluşları” (civil society organizations), “hükümet–dışı kuruluşlar” (non–governmental organizations – NGO), “üçüncü sektör” (third sector), “beşinci kuvvet”, “hayırsever yardım kuruluşları” (charitable organizations), “vergiden muaf kuruluşlar” (tax– exempt organizations) gibi literatürde farklı adlandırmalarla yer alan STK’lar katılımcı ve sürdürülebilinir…nitelikli kurumlar veya girişimlerdir.

Bu organizmalar gelirlerini, bağışlar ve/veya üyelik ödemeleri ile sağlayarak üyelerini ve çalışanlarını gönüllülük esasıyla kâr amacı gütmeme çerçevesi içinde bünyesinde bulundururlar.

Türkiye’de BM Zirvesi öncesinde  “Ev Sahibi Komite”, uluslararası standartlara göre ilişki kurmak için İngilizcesi “Non Govermental Organizations” (NGO) kavramına uygun düşen bir kavram aradı.

 Türkiye’de mesleki ve birçok toplum kuruluşlarına üye olan kişiler bir araya gelerek ve kendi imkânları ile “Ev Sahibi Komite” oluşturdular. Bu vesileyle kendi aralarındaki ilişkiler ve uluslar arası ilişkiler gündeme gelmiş oldu.

 Devlet dışı kuruluşlar, “hükümet dışı kuruluşlar “ gibi kavramları kullananlar oldu. Bu tarihlerde bir takım çeviri yayınlarda sık sık kullanılan ‘sivil toplum’ kavramının yanına ‘kuruluşu’ eklendi ve böylece, NGO kavramının karşılığı “Sivil Toplum Kuruluşları” ( STK) bulunmuş oldu.

 Bu tarihten sonra, neredeyse bütün dernekler, vakıflar, sendikalar, meslek kuruluşları, sosyal, kültür grupları, dini cemaatler… kendilerini STK olarak tanımlamaya başladılar.

 Bu toprakların “devletten, siyasi iktidar ve egemenlerin kontrolünden özerk kurumları, “tekkeler, zaviyeler, Ahi ocakları” olmuştur.

 Geçtiğimiz hafta, Fettullan Gülen ve Cemaat, ( Hizmet Hareketi) ile, AKP iktidarı ilişkisinde:  "Egemenlik, hegemonya,  iktidarı ve yönetme" paylaşımı ya/da   farklılığı  tartışması  ortaya  çıktı.

Bu tartışmayla birlikte,   
“STK’lar nedir ne değildir”  tartışması gündeme geldi.

 

Ali Bulaç şöyle bir tanım yaptı:  Cemaatler dini referansla tarihsel örgütlenme modellerine göre modern ve postmodern kentte var olmaya çalışırlarken, şekil şartları açısından STK’lar la benzerlik gösterirler.”  “…sivil toplum tanımına girebilmesinin üç şekil şartı var: Hükümet-dışı, gönüllü ve özerk olması.”  Batı dünyasında da STK’lar böyle tanımlanıyor.

 

Türkiye’deki STK’ların soy kütüğüne bakıldığında, “devletin, iktidarın, siyasi partilerin” parçası örgütsel kurumlar görülüyor. 

 Birinci Cumhuriyetin Sivil Toplum Kuruluşları

 

Tek parti dönemi kurulan örgüt modeli, Musollini İtalya’sı, Nazi Almanya’sı, Stalin Sovyetleri, “organik kitle” örgüt modelinin aynısıdır.   

Halkevleri,  tek parti döneminin “organik”   tipik örgütlenmesidir.  19 Şubat 1932’de Türk Ocaklarının yerine kurulmuştur.  

Türk Ocakları, Cumhuriyet ‘in kuruluş sürecine katkıda bulunmuş milliyetçi bir örgüttür. 1931’de 260’ı geçen şubesi, 30 bini aşkın üyesiyle ülkenin en güçlü kuruluşu durumundadır.  Mustafa  Kemal'in  emri ile kapatılıp Cumhuriyet Hak Partisi  ile birleştirilmiştir. Türk Ocakları’ nın taşınır taşınmaz mal varlıkları da Halkevlerine bırakılmıştır.

 Halk evlerinin teşkilindeki esaslar”  şöyle belirlenmiş:

“Halkevi binaları CHP idare heyetleri tarafından temin, tanzim ve tefriş edilir; masrafları vilâyet parti idare heyetlerince karşılanır.”

 “Halkevi’nin reisi Parti Umumî İdare Heyeti tarafından doğrudan seçilir; Parti genel sekreteri ile doğrudan haberleşir ve raporlarını buraya gönderir.”

 Tek parti döneminde vilayet parti teşkilatı başkanının aynı zamanda vali olduğunu da hatırlatalım

  Çok partili döneme geçtikten sonra,  9 Ağustos 1951 “Halkevlerinin ve Bazı Halk Partisi Gayri Menkullerinin Hazineye İadesi Hakkındaki Kanun Layihası meclisten geçiyor ve Halk evlerinin mal varlıkları hazineye devrediliyor. Çalışamaz  duruma gelen Halk evleri  böylece kapanıyor.

 

 Çok partili dönem Sivil Toplum Kuruluşları

 

Çok partili döneme geçildikten sonra,   1953 yılında Anayasanın 135.inci maddesindeki tanıma göre  “kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları”  kuruluyor.

 Tek parti döneminden farklı! olarak, iktidar  (siyasi parti), devlet ve “sivil örgüt”ler birbirinden biçimsel veya kurumsal olarak ayrılıyor.  Fakat tek parti döneminin devlet, iktidar, siyaset ve “sivil toplum”  ilişki zihniyeti hala devam ediyor.  STK’lar, “denetlenmeli, yönlendirilmeli ve belirli amaçlar için kullanılmalı”. Ergenekoncular,  aynı zihniyetle, STK’lar kurdular.  STK’ların masumiyeti kullanılarak, asıl amaç ve hedef rahatça gizlenebiliyor.

 Sağcı, sol/sosyalist,  İslamcı, milliyetçi,  sendikalar ve konfederasyonların kurulması da benzer zihniyet değil mi?

 Bugün bu ilişki biçimi “yandaşlık”  tanımı altında devam ediyor. İktidar, muhalefet fark etmiyor.  Bütün siyasi partiler,  siyasi gruplar “sivil toplum” örgütlerini kendi yandaşı, arka bahçeleri olarak görüyorlar ve kullanıyorlar.

 Bu zihniyet,  sivil toplumun demokratik ve katılımcı gelişiminin önünü tıkıyor. “organik” olmayan üyeler pasifleşiyorlar.

  Bu kurumlarda bir kere yönetim, iktidar ele geçirildi mi, kolay kolay değişmiyor. Mesleki kuruluşların, sendikaların… Yönetimi/İktidarı ele geçiren, sağcı, sol/sosyalist hiçbir grup, bu kurumların, kuruluş yasasını, mali yapının şeffaflaşmasını, üyelerin yönetime katılım ve denetimini konuşmuyorlar.

 Sivil toplum kurumlarının görevi:  İktidarın gücünü kontrol edip sınırlayan ve siyasetin kamu ve toplum yararına kararlar alınmaya zorlaması gerekirken;  iktidar ve muhalefet, sivil toplumu, iktidar kavgasının aracı olarak kullanıyorlar. STK’ları,  siyasal partiler, siyasi gruplar, fraksiyonlar yönetiyor.

 Kurumların başına “demokratik kitle örgütü” ve “Sivil toplum” eklenince, “demokrat” ve “sivil” olunmuyor.

 Peki, cemaatler sivil toplum ve STK mıdır? Türkiye’de irili ufaklı, 20’nin üstünde İslami dini cemaat faaliyet gösteriyor.

 Dini Cemaatler,  “kapalı”  ilişkiler üstünden çok yapılı, çok yönlü ilişkiler ağına sahip. “Yol” gösterenin yolunu izleyenler, çok farklı kurum kuruluşun içinde yer alıyorlar veya böyle kurum ve kuruluşlar oluşturuyorlar.

 Adı şu veya bu cemaatin üye kayıt defterleri olmadığına göre, Türkiye de kaç cemaat üyesi var belirsiz.

 Konsensüs’ ün araştırmasına göre,  “bir cemaate üye olduğunu söyleyenlerin yüzde 61.8'i  "Fettullah Gülen" Cemaa"ti, yüzde 16.3 ile Süleymancılar, aynı oranla Menzil Cemaati takip ediyor”mus.

  Sivil toplumun evrensel tanımına en uygun yapılar dini “cemaatler” Osmanlı döneminde, “Tekke, türbe, zaviye, ahi ocağıdır”  Osmanlı'da din kurumu da özünde sivil toplum unsuru olmakla beraber devlet karşısında ciddi bir varlık gösterememiştir. Sivil toplum unsurlarının on dokuzuncu yüzyıl da ki başarısını fazla abartmamak gerekiyor. Çünkü biliyoruz ki güçlenen Ayan, Ulema, Yeniçeri vb. kesimlerin karşısında galip çıkan hep merkeziyetçi siyasal iktidar olmuştur.

 Cumhuriyet'le beraber Osmanlı'da var olan sivil toplum kurumlan da en az 1950'ye kadar sahneden çekilmiş ve meydan tümüyle merkeziyetçi bürokratik yönetime terk 
edilmiştir”.

 

Üçüncü sektör olarak  “Sivil Toplum”

Günümüzde “sivil toplum  “üçüncü sektör” olarak tanımlanıyor.  “Üçüncü sektör” kavramı, “kâr-amacı olmayan sektör”, “devlete ait olmayan” ve “ticarî amaçlı kurulmamış” kurum ve organizasyonları temsil etmektedir. “Sivil toplum”, “bağımsız sektör”, “gönüllü sektör”, “sosyal sektör”, gibi kavramlar kullanılıyor. 

Üçünü Sektör kavramı,  Sivil Toplum Kuruluşu kavramıyla birlikte hayatımıza girdi. 

 

BM, AB fonları, dünyanın o, ya da bu ülkesinde eş, benzer çalışma yapan ulusal ve uluslararası paralel kurum ve kuruluşlarla, ortak projeler yaparak, “sosyal faaliyetle birlikte, iktisadi faaliyet” yapan, ekonomik kurumlar haline geldiler.

 

Türkiye de 1993 yılında 100’ü aşkın STK “Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı “ (TÜSEV)  çatısı altında bir araşa geldi.

Çalışma alanımız:
“ STK’lar için daha destekleyici bir yasal ve mali ortam yaratılması,

· STK’lara stratejik ve etkin kaynak aktarımının sağlanması,

· Kamu, özel sektör ve üçüncü sektör arası işbirliğinin teşvik edilmesi,

· Uluslararası topluluğun ülkemiz üçüncü sektörünü tanıması ve işbirlikleri kurması,

· Sivil toplumla ilgili araştırma projelerinin hazırlanması, bu araştırmaların sivil toplum paydaşlarının gelecek faaliyet ve programlarında yol gösterici şekilde kullanılması” diyorlar.

Dünyada, “sivil toplum” örgütlenmesi,  iktisadi olarak “üçüncü sektör olarak tanımlanıyor.  Birçok akademisyen, bu alanda çok yönlü araştırma yapıyor, tezler hazırlıyor.

STK veya üçüncü sektör, sosyal, siyasal, iktisadi, çevre… gibi insan hayatının objektif sorunlarına doğrudan müdahil olup bu sorunların çözümüne, aktif olarak katılıyor.

 Böylece,  STK’lar,  devlet ve iktidarın siyasi hegemonyası karşısında, “sivil” hegemonya ve alternatifler sunuyorlar.

Türkiye’deki  STK’ların bu özel ve özgünlüğü üstüne konuşmaya devam