SİYASAL ALAN DARALDIKCA MİLİTARİST ALAN GENİŞLİYOR

 Hüseyin Çakır - 01/05/2007 19:23:35 (600 okunma)

SİYASAL ALAN DARALDIKCA MİLİTARİST ALAN GENİŞLİYOR 

Olağanüstü durumlar, gerilimlerden bir türlü kurtulup, normal koşullara geçemiyoruz. Her alanda tam anlamıyla kavramlar karmaşası yaşanıyor.Parlamenter demokratik sistemimiz askeri darbelere kapıyı açık bırakmış. Bir yandan demokratikleşmeye çalışıyoruz, demokrasi vazgeçilmez temel doğrultumuzdur diyoruz, öte yandan başta anayasamız olmak üzere tüm yasalara ve hukuk sisteminin ruhuna hala 12 Eylül’cü cuntacıların kurucusu iradesi egemen.Siyasal alanla, askeri, sivil bürokratik alanın sınırları, yetkileri ve sorumlulukları nerede başlıyor nerede bitiyor, kim kimi yönetiyor, kim, kimi denetliyor, hem belirli hem belirsiz.
 

Genel Kurmay Başkanları, bir siyasi parti lideri gibi, zaman zaman ana muhalefet lideri, zaman zaman da Başbakan gibi açıklamalar yapıyorlar, basın toplantıları düzenliyor. Genel Kurmay Başkanları bütün bu tutum ve davranışlarını, Atatürk ilke ve inkilapları ideolojisine dayandırıyorlar. Dünyanın hangi demokratik ülkesinde bu derece politikleşmiş ve günlük politikanın içinde yer alan ve yön belirten ordu vardır acaba? Demokratikleşme alanının genişlemesi ne zaman gündeme gelse, demokrasi isteyenlerle ordu karşı karşıya geliyor. Rejimin tehlikede meselesi gündeme getiriliyor.Rejimi birilerinin yıkıp, birilerinin koruduğu ikilemi getirilip dayandırılıyor.

Rejimin, sistemin, devletin resmi ideolojisinin koruyucusu, kollayıcısı ve bunların sınırlarının belirleyici, sorumluluğu tartışma götürmez biçimde orduya attir düşüncesi zihinlere yerleştirilmiş buluyor. Bu zihniyetin,
 27 Nisan Muhtırasına karşı 29 Nisan yürüyüşünde tepkili olunmamasını anlamak mümkün. Hal, durum böyle olunca, siyasal alanın genişliği ve darlığını belirleyen, Genel Kurmay heyetlerinin Atatürkçülük ve Kemalizm algılaması çerçevesi oluyor. Ordu, siyasal alanda gölge gibi en büyük siyasal parti olarak duruyor ve böyle algılanıyor. Toplumsal zihniyetteki bu algı nedeniyle olmalı ki, Ordunun siyasal alana şu veya bu gerekçeyle müdahalesi normal karşılanıyor. Şeklen (kurumsal olarak) Başbakana bağlı olmasına karşın, fiiliyatta, Atatürkçülük ideolojisi ile kendini bağlı ve bu ideolojiyle bütünlük arz eden Milli Siyaset Belgesindebelirlenen politikaların (Devlet Politikası) izinden yürüyor. Kimi açıklamalarda ifade edildiği gibi, ordunun “rejimi koruma, Atatürk ilkelerine bağlılık ve bu ilkeleri korumak” adına her türden eylemi normal, meşru görülüyor.”Ordunun rejimi korumak adına demokratik tepkisi” deniliyor. Devletin kurucu ideolojisinin ( Kemalizm) orduya yüklemiş olduğu bu siyasal misyon, askeri darbelerin ve muhtıralara meşru, hukuki, ideolojik, politik meşruiyet sağlıyor. Orduya ideolojik, politik misyon yükleyen Atatürkçülük silahlı kuvvetlerin, politikanın içinde, merkezinde yer almasına süreklilik kazandırıyor. Bu durum, demokrasiyi derinleştirerek aşılmadıkça, orduyu siyasal alandan uzaklaştırmak mümkün görünmüyor. Ve, siyasal alanın genel çerçevesi Kemalizm-Atatürkçü düşünce ile sınırlanıyor ve bu sınırların koruyucusu da TSK olarak tanımlanıyor. Böylesi siyasal ortamda, farklı siyasal düşüncelere, politikalara sahip partilerinde anlamı kalmıyor. Siyasal alandaki çoğulculuk, farklı siyasal düşüncelerin siyasal alanda yer alması rejim açısından tehlike olarak tanımlanıyor.[/] Milli Siyaset Belgelerinde [/b] iç ve dış düşman tanımlamaları yapılırken rejim yandaşı ve rejim karşıtı ayrımı yapılıyor. Ortaya çıkan andaçlarda bu zihniyetin ürünü. Rejim tanımı, demokrasi kriterleri çerçevesinde yapılmıyor. Atatürkçülük ideolojisi ve bu ideolojinin algılaması doğrultusunda yapılıyor. Bu güne kadar bu algılamalar, sürekli gerilimler ve korkular üretti. Cumhuriyet tarihinin süreklilik arz eden üç korkusu: komünizm, bölücülük- Kürtler ve islamcı siyasal düşünceden komünizm gündemden düştü diğer ikisi devam ediyor. Bu korkular nedeniyle sistem normalleşemiyor, süreklilik kazanan olağanüstü durumlar yaşanıyor. Siyasal, sosyal her sorun, hemen rejim için tehlike boyutuna taşınıyor. Siyasal tartışmalar yoluyla çözülmesi gereken meseleler, devlet yandaşı, devlet karşıtı noktasına götürülüyor. Demokratik tartışma sürecinin önü kesiliyor.

Demokrasinin kurumları ve kurallarıyla işlemesi için yapılması gerekenler çok açık ve net:
 12 Eylül’ün, anayasa, siyasal sistem ve hukuktan arındırılması gerekiyor. Bugün cumhurbaşkanı seçiminde ortaya çıkan hukuk karmaşası, parlamentonun toplum iradesini yansıtıp yansıtmaması sorunları 12 Eylül rejiminin hala sürüyor olmasının sonucu değimlidir?

İşte bu ve benzeri kavram kargaşaları, toplumun politik tutum alma, tepki gösterme zihniyetini de karıştırıyor.
 Toplum, tutarlı siyasal davranışlar, tutumlar yerine, ortaya konulan senaryolara, psikolojik harekat merkezlerinin hazırladıkları oyunlara göre duygusal tepkiler gösteriyor. Tarih bilincimizi biraz yoklarsak: 12 Eylül’ün nedeni Konya Mitingi, 28 Şubat Sincan’da taki bir tiyatro oyunu, 27 Nisan bildirisinin gerekçesi Urfa’daki kız çocuklarının Kutlu Doğum Haftası kutlaması… 

Duygusal tepkiler epeyce bir zamandır, belirli merkezlerin de desteği ile ulusalcılık/milliyetçilik ekseninde, Atatürkçülük ideolojisi; “anti-emperyalist, anti AB”
 gibi, “tam bağımsız Türkiye”, Nazım Hikmet’ten şiirler, sol içinde yer almış sanatçıların vitrine çıkartıldığı,”milli birlik bütünlük” söylemli, ulusal kurtuluş savaşı vurgulu, sol terminolojinin yoğun olarak kullanıldığı bir Kemalizm, Atatürkçülük ideolojisi büyütülmeye çalışılıyor. Bu ideolojinin yaygınlaştırıcı, taşıyıcı, örgütleyici güçlerinin, “Atatürkçü, Milli, Ulusal, Yurtsever…” adları altında oluşturulan “sivil örgütlerce” olmasının tesadüfî olmadığı ortada. 28 Şubat’ın yirmici yılında, adı geçen örgütlerin asker, sivil temsilcileri açıklamalarında 14-29 Nisan yürüyüşü organizasyonunu yapacaklarını açıklamışlardı. “28 Şubat bin yıl sürecek” lafı üstünden iki ay sonra, bu lafın hiçte yabana atılır olmadığı 27 Nisan Muhtırasınıdoğruladı ve yaşandı. “28 Şubat, bundan böyle ‘sivil toplum tepkisi’ olarak gerektiğinde ordunun da müdahalesi ile bir yıl sürecektir”denilmişti.

Militarizm, milliyetçilik/ulusalcılık/şovenizm merkezli “sivil"
 örgütlerin, Türk bayrağı simgesi eksenli ulusalcılığının çok tehlikeli yollara kayması mümkün. 14 - 29 Nisan mitinglerini hem siyasal, ideolojik, hem sosyolojik olarak derinlemesine okumak gerekiyor. Milliyetçi/ulusalcı tepkilerle, yoksulluk, işsizlik, adaletsizliğe karşı tepkiler, politik bir rotaya oturmazsa, bu tepkinin, öfkeye ve neo-faşist saldırganlığa dönüştürmek isteyenler bu işi kolayca yapabilirler. Böylesi gerilimleri yaratmak isteyen, maniple edilmiş “sivil toplum örgütleri”, kırmızı beyaz rengi, futbol takımı renk taraftarlığı tutkusu psikolojisini okşayarak kullanıyorlar. Türk bayrağı renkleri simgesinin bu kadar yüceltilmesi, kendileri gibi düşünmeyenler için saldırma simgesine dönüştürme hazırlığını birilerinin yaptığını düşündürtüyor. 

Bayrak simgesi ve renk duyarlılığının yükseltilmesinin psikolojik savaş taktisyenlerince, bilinçli olarak yapıldığı kanısındayım. İstanbul’un her bir yanına dikilen yüksek direklere büyük bayrakların asılması bu psikolojik savaşın bir parçası olmalı.
 AB karşıtlığının duygusal yükselmesini sağlamanın en kolay ideolojik yolu, ulusal simge olacağı için, AB bayrağı karşısına Türk bayrağı ile çıkmak en kolay AB karşıtlığı örgütlemesi diye düşünülmüş olmalı.

Bayrak simgesinin öne sürülmesi, resmi ideolojinin yıllarca ve yıllarca empoze ettiği, bilinçaltımızda yerleşmiş olan “vatanı, milletiyle, kaynaşmış, imtiyazsız, sınıfsız bir milletiz”
 tezinin yeniden bilince çıkartılması olarak okunabilir. Ayrıca, kırmızı beyaz rengi, bir yandan, siyasal olana, siyasete tepki olarak, siyaset üstü alternatif olarak ileri sürülüyor: Öte yandan, Atatürkçülükle özdeş olarak ifade edilen, sol söylemli ulusalcılık/ tam bağımsızlık sloganlarını, laiklik, modernlik ve çağdaşlıkla bütünleştirerek “siyasal bir duruş” ortaya konuluyor. Kırmızı beyaz rengi ve Türk bayrağı, laiklik’i korumanın simgesi olarak, “şeriat düzenine”, şeriatla özdeşleştirilen türbana karşı ve çağdaş yaşam alanını korumanın simgesi olarak sallanıyor. 

Yaşadığımız bu sürece, siyaseti tümüyle devre dışı, etkisiz bırakmaya yönelik militarizmi yükselten girişimler diyebiliriz.Bu eğilim, militarizm, otoriter düşünce, şovenizm, ulusalcı/milliyetçi-neo-faşizme doğru açılma tehlikesi taşıyor. Etkisizleşen siyasal partilerin bıraktığı boşluk-alan
 “sivil toplum”tarafından dolduruluyormuş gibi görünüyor. Manipleye açık olan, politik yönlendiricilikten uzak bu “sivil toplum” yöneliminin eğilimi demokratikliği/demokratlığı çok fazla içermiyor. Bu süreç ya Türkiye’de yeni bir sol dalgayı ortaya çıkartır. Ya da kendini sol diye tanımlayan ulusalcılar/ Türkiye’yi nefo-faşist tehlikeli sulara doğru sürüklerler.

Siyasal alan daraltıldıkça, militarist, otoriter alan genişliyor.
 “Cumhuriyet değerleri” alanını genişletme çabaları, demokrasi alanını daraltıyor.