Suçlular kimler?

 Hüseyin Çakır - 25/01/2007 13:29:21 (537 okunma)

Suçlular kimler?

On yedi yaşında bir çocuk! 
O böyle şeyleri yapacak biri değildi!
Onu kullandılar!
O iyi bir çocuktu!
O... 
Onu...
Arkadaşları, tanıyanları, ailesi, yukarıdaki türden açıklamalar yapıyor. Basın mikrofonu bunlara tutuyor ve bir anda resmen katil olan biri, kader kurbanı gibi sunuluyor. Alperen Ocaklarına gittiği söyleniyor. Muhsin Yazıcıoğlu’nun “bizim Ocağımızda bu isimle kayıtlı biri yok” sözü yeterli görülüyor.

Basında çıkan haberlerde, köşe yazılarında, TV’lere açıklamalar yapanlar. “On yedi yaşındaki çocuk! Bu işi tek başına yapamaz, ahhhhh vahhhh diyerek acınacak psikolojik hava yaratılıyor. Oysa o “on yedi yaşındaki çocuk”, ilk açıklamasında, “Ben o Ermeni’yi öldürdüm, gene öldürürüm” diyor.

“On yedi yaşındaki çocuk” söylemi, bu söylemi üreten zihniyet, kendini kahraman gören katili masum gösterme anlamına gelmiyor mu? Bu söylem ve zihniyet başka “çocukları” suça teşvik için özendirmek değil mi? Nihayet azmettiricisi Yasin Hayal polislerin arasından Orhan Pamuk’u tehdit ediyor. Bu güveni bu cesareti nereden buluyor?

Bu siyasi cinayetin arkasında başkaları var deniyor. Hatta 12 Eylül darbesinin başı Kenan Evren’e mikrofon uzatılıyor. “ Bu iş tek başına o çocuğun işi değil” açıklaması yapıyor. Fakat bu arka plandakilerin kimler olduğunun üstüne ayrıntılı olarak gidilmiyor. Derinliğine araştırılmıyor. Önce İstanbul Emniyet müdürü “Bu olayın arkasında örgüt yok” diyor. Trabzon Valisi de “Amatörce işlenmiş cinayet, örgüt yok” diyor. TİT imzalı mesajda, rahip Santorino’dan sonra bir Türk düşmanının daha öldürüldüğü ifade edilerek, “Bir dahaki sefere AGOS binasını havaya uçuracak kadar imkânımız da var. Asıl soykırım şimdi başlayacak” diye yazıyor…

Yasin Hayal’in ulusalcı görüşleriyle tanınan ve Trabzon da etkili bir cemaatle ilişkisi olan emekli bir albayla, H.M.B’nin görüşlerinden etkilenmiş olabileceği haberi çıkıyor. Ama haberin arkası gelmiyor.

Tetiği çeken kişi yakalandı. Çocuk, mocuk “Bir metreden öldürdüm” açıklamasını yaptı. Sonuç olarak katil olduğunu itiraf etti. Şimdi esas mesele bu siyasi cinayetin arkasındakilere, perde arkasının, derinliğine ne kadar inilecek sorusudur. Bu işin arka planının derinliğini kim, kimler takip edecektir? Bu siyasi cinayetin arkasında GLADİO örgütü var mıdır, yok mudur? 

Yalnız katil mi suçlu?

Artık Hrant aramızda yok. O yaşıyor olsaydı, böyle bir siyasi cinayetin arkasını araştırır, derinliğine inmek için elinden geleni yapardı.

Artık Hrant aramızda yok. 23 Ocak 2007 günü güneşli bir havada on binler büyük bir duygu seli ile onu uğruladı. Bu siyasi cinayetin azmettiricileri büyük olasılıkla TV’lerinin başında bu cenaze törenini sabırsızca izlemişlerdir. Sabırsızlıkları, “Hele bugün bir atlatılsın, on gün sonra unutulur gider” düşüncesinden kaynaklanıyordur. Daha önceki siyasi cinayetlerde böyle olmamış mıydı?

Yüzlerce faili meçhul cinayete kurban giden cenazelerden birini daha, büyük bir duygu seline dönüşen öfkeyle kaldırdık. Onbinler ant içti: “Kanı yerde kalmayacak”, “Hesabı sorulacak” dendi. “Bu cinayeti işleyen tetikçinin arkasındakiler bulunmalı” temennileri dile getirildi.

Hrant Dink cinayeti, siyasi cinayetlerin sonu olacak mı? Yürüyen onbinlerin duygu seli, siyasal cinayetleri organize eden Gladio tarzı derin örgütlerin ideolojik, psikolojik linç kampanyalarını caydırabilecek mi?

Onbinlerin duygu seli, Hrant Dink siyasi cinayetinin arkasındakilerin yargı karşısına çıkartılması iradesi ve kararlılığına dönüşebilecek mi?

Duygunun, öfkenin ve sağduyunun yerini demokratik, akılcı mücadele biçimleri alabilecek mi?

Bu cinayet, savcılığın vereceği karara bırakılarak, “on yedi yaşındaki çocuk” meczup veya kullanılmış tetikçiler listesine eklenerek, faili bulunan ama asıl faillerin, siyasi cinayet merkezlerinin bulunamadığı kapatılmış dosyalar arasına, tarihin raflarına mı kaldırılacak?

Bu siyasi cinayet herkesin gözünün önünde, herkesin canlı yayından izlediği, bağıra, bağıra gelen bir cinayet olmuştur. Bu cinayette Hrant’ın karşısında olanlar kadar, onun yanında olanların da suçlu olduğunu; suçumuzun olduğunu kabul etmeliyiz.

Hrant yargılanırken, cenazesinde gösterilen duyarlılığın onda biri gösterilseydi, bu cinayeti planlayanlar bu kadar rahat hareket edemezdi. Orhan Pamuk, Nobel ödülü alıp Türkiye’ye döndüğünde, Hrant’ın cenazesine katılanların onda biri onu karşılasaydı, ırkçı / şoven, milliyetçiler, Gladio merkezleri, derin güçler, fütursuzca hareket etmeye cesaret edemezdi.

Bunlar da suç ortaklığı değil mi?

Bu siyasi cinayet öncesinde Hrant’ın karşısında ırkçı / milliyetçi / şoven / ulusalcı bir cephe oluşmuştu. Bu cephe Hrant’ı doğrudan hedef gösterdi. Cinayet işlenmesinin psikolojik ortamını yarattılar. Suça teşvik ettiler. Bunların isimleri basın yayın organlarında çıktı. Bu isimleri belirleyerek, eylemlerinin belgelerini toplayarak, suç duyurusunda bulunulmalı. Suça teşvik edenler yargı karşısına çıkarılmalı.

Evet, tetiği çeken on yedi yaşındaki çocuk!

Onu yönlendirenler var. Fakat onu ideolojik olarak hazırlayan resmi ideoloji değil midir? Cumhuriyetin ulus-devlet projesi ideolojisine göre; Ermeniler Milli Güvenlik Siyaset belgelerinde “potansiyel iç düşman” olarak tanımlanıyor. Hrant’ın da açıkladığı gibi, ”Ermeniler devletle sorunları olduğunda emniyet müdürlüklerindeki azınlıklar şubesince “azınlık” olarak kabul ediliyor. Onlar bu ülkenin yurttaşı olarak değil “ötekileştirilmiş” şüpheli olarak görülüyor. Bu ırkçı / milliyetçi / ulus-devletçi ideoloji, politika, Ermenileri tarih kitaplarında düşman ilan etti. “Ötekileştirilmiş” Ermeniler psikolojisi yalnızca ırkçı / milliyetçilerle sınırlı değildir. Hrant’ın öldürülmesinin ardından konuşulanları biraz dikkatlice dinlediğinizde, onu tanıyan, sevdiğini söyleyen hatta arkadaşım diyenlerin söylemlerinde bile “ötekileştirilmiş” bir Ermeni zihniyeti görülmekte. Ermenilerin bu ülkenin eşit haklı yurttaşı olmadığı, “öteki”, “azınlık” olduğunun, zihinlerde kalıcı yer ettiği görülüyordu.

Bu siyasi cinayeti hazırlayan ideolojik koşullar var olduğu sürece, Ermeniler “ öteki” olarak, düşman gibi görülmeye devam edilecektir. Lozan’da azınlık olarak tanımlanan Ermeniler eşit haklı yurttaş statüsünde olamadıkları için, hayatın her alanında ayrımcılıkla karşı karşıya kalmışlardır.

Tarih kitaplarında Ermenileri “Türkleri arkadan vuran hain” olarak tanımlayan sözler...

Ermeni kökenli yurttaşların, vali, kaymakam, diplomat, komutan olamaması, kamu ve devlet kurumlarına atanmayarak “ötekileştirilmesi”.

Askerlik hizmetinde ayrımcılık yapılması, Ermenilere sakıncalı olarak askerlik yaptırılması…

Devlet yazışmalarında Ermenileri “ötekileştiren” azınlık, yabancılar” gibi yazışma ve kullanımlar.

Öte yandan, İçişleri Bakanlığı yapmış olan Meral Akşener l Akşener’in basın toplantısında küfür bağlamında “ Ermeni dölü” açıklamasını hatırlayın. Düşük yoğunluklu savaş döneminde, TRT de Apo için “Ermeni dölü” tanımlamasını kullanıyordu. Ve Ermeni vakıflarıyla ilgili Yargıtay’ın kararında, Ermenilerden“ yabancılar” diye söz ediliyor. 

Bunlar görevi ihmal ve suç değil mi?

Gelin diğer olgulara da bakalım:

Hrant ‘ın yargılanması sürecinde, mahkemeyi basanların yargılama sürecine müdahale etmeleri, mahkeme salonunda fiili saldırıda bulunmalarına karşın, bu kişilerin kimlikleri de bilinmesine rağmen, Şişli Cumhuriyet Savcılığı’nın sessiz kalması.

Açık hedef haline gelmesine karşın, İçişleri Bakanlığı’nın, İstanbul Valiliği’nin, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün gereken önlemleri almayarak, görevi suiistimal etmesi…

Bu cinayetin işlenmesine doğrudan neden olan, 301’ci maddeden dava açılması olmuştur. Bu maddeye dayanılarak Hrant için suç duyurusunda bulunulmuş ve linç kampanyası başlatılmıştır. Adalet Bakanı Cemil Çiçek, kamuoyunun 301’in kaldırılması girişimlerine aldırmayarak, bu cinayetin psikolojik ortamının yaratılmasına neden olmamış mıdır?

Peki, bunlar suça azmettiriciler arasında sayılamaz mı?:

Hrant’ı hedef seçerek, linç kampanyası başlatan Kemal Kerinçsiz ve “Büyük Hukukçular Birliği” ve davalara müdahil adıyla katılanlar, mahkeme sürecini etkileyenler, yargılananlara fiili olarak saldırıda bulunanlar, hakaret edenlerler. Bunların kışkırtıcı bildirileri, basın açıklamaları, TV konuşmaları, dağıttıkları bildiriler, taşıdıkları dövizler, attıkları sloganlar… Bunlar suça azmettirmek için delil değil mi?

Doğu Perinçek, Vural Savaş v.d. gibi “ulusalcı / kızılelmacıların”, “Ermeni Soykırımı” konusunda yazdıkları, basın toplantılarındaki açıklamaları.“Ermeni Konferansı“nın engellenmesi için yapılan basın toplantısında söyledikleri.

Danıştay Baskını’nda arkasından çıkan ama üstü kapatılan, adı Susurlukla, Gladio’yla anılan Veli Küçük’ün bu olayla bağlantısının ne olduğu. Giresun’da komutanlık yaptığı dönemdeki ilişkilerinin araştırılması…

On yedi yaşındaki çocuğun arkasında genel ideolojik, psikolojik koşulların yanında, yakın zamanda bu ideolojiyi, psikolojiyi hedef göstererek, linç ortamını yaratanlar, Hrant’ın öldürülmesine azmettirici, suça teşvik suçu işlemişlerdir. Bunların suç delilleri toplanarak, yargı karşısına çıkarılmalı. Bakalım bu irade ortaya çıkacak mı? Yoksa Nazım’ın dediği gibi “ölüm acısı üç gün mü sürecek”.

Şöyle bir dönem yaşadık: Susurluk, Susurluk Raporu, Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Raporu ... gibi devletin-TBMM'nin oluşturduğu komisyonlar, devletin yer altı-yasa dışı-illegal yapılarını araştırdılar. Yayınlanan raporlar, ulaşılan belgeler-bilgiler; Türkiye de bildiğimiz devlet yapılanmasının ötesinde başka bir devletin varlığını işaret ediyordu. 
Bu yapılanmalara "Çete" adı kondu. Devletin içinde yer almış "haylaz çocukların, haylazlıkları" gibi lanse edildi. Devlet te görev alan bu "haylaz çocuklar", "sivil haylaz çocuklarla", siyaset teki "haylaz çocuklarla", "münferit" olaylar ve eylemler yapıyorlar. 
Bu "haylazlar"ın ortaya çıkan bazıları olayları: 
Susurluk, Yüksekova "çetesi" Kumar-kara para gibi olaylar; Son seans'ta Topal' ın ön cephe de olduğu grup... 
Korkut Eken-Eymür-Ağar ilişkisinin ortaya çıkan bölümü; Çatlı, Kırcı, Ağansoy, Özel Harekatçılar... her halde vurucu tim'i oluşturuyorlardı. ( Bin operasyonu da bunlar yapmış olmalı) 
Ağca her halde bu timin ilk tetikçisi olmalı. 
Zamanla bu iş şirketleşmiş olmalı. Ekonomi dünyasında sözü geçen-dinlenen - özelleştirmelerde- bir konuma geldiler. Evcil, Güven, Daş ve 'bertaraf' edilen Kürtler'in yerine 'iyi' kürtleri bularak, Mafya kimliğine büründüler: Çakıcı- Özbir, Ağansoy, Peker, Karagümrük çetesi, Ankara çetesi, ülkücü mafya, Kürt mafyası gibi... Zaman geçti. kendi aralarında "muhtariyetlikler" ilan etmeye başladılar ve hem kendi içlerinde, hem de merkezleriyle çatıştılar. 
Ordu içinde: Ortaya çıkanlar: Veli Küçük, Cem Ersever-Yeşil ... Sonra, TİT adını kullanan bir grup( Akın Birdal'a suikast düzenleyenler)... 
İdeolojik örgüt kılıklı olarak: Türkiye Hizbullah, İslami Cihat... bunlar ortaya çıkmış olanlarlar.
Bütün bunlar tekil, münferit olaylar mıdır? Ya da bütün bunlar daha büyük bir orğanizasyonun, büyük bir resmin ortaya çıkan bölümümdür? 
Ya da bu olaylar, bu kişilerin eylemleri, daha büyük bir örgütün ortaya çıkan parçaları mıdır? Soruyu böyle sorunca ilk akla gelen “ Gladio” oluyor. 
90 ‘lı yıllarda NATO üyesi ülkelerde, “gizli NATO” ya da bilinen adıyla Gladio’ yapıları ortaya çıktı. Bir tek Türkiye ‘de ortaya çıkmadı.
Susurluk olayının ortaya çıkan bölümüyle bu soruşturma, Gladio’ yapılanması yönünde derinleştirilmek yerine, “siyasetçi-mafya-polis- işbirliği çerçevesiyle sınırlandırıldı. Susurluk taraftarları olanlar ve karşı olanlarda meseleyi, “siyaset-mafya-polis- ilişkisi bağlamıyla sınırlandırdılar. Bu sınırlılıkta en ileri nokta “çete” davası açılmasıyla sonuçlandı. Muhtemelen Susurluk’un dahil olduğu asıl büyük fotoğraf ( Gladio) gizlenmiş oldu.
Uzunca bir süre Türkiye’de Gladio var mı yok mu tartışması yapıldı. “Özel Harp Dairesi, Kontrgerilla”... sorularına resmi makamlardan ( Siyasetçi-Ordu) verilen yanıt: devlet yapılanması içinde böyle bir birim yok oldu.
Bütün NATO ülkelerinde kurulan, gizli yapılanma , iki kutuplu dünya da soğuk savaşın en sıcak noktasında bulunan Türkiye gibi, kritik bir coğrafya da, böyle bir yapılanma ortaya çıkmadı. Çıkartılmadı.
Bu konuyla ilgili çok sayıda araştırma, inceleme kitabı yayınlandı. Yüzlerce makale, dizi yazı yazıldı. Fakat hiçbir somut veri ortaya çıkmadı. Ya da yazının başında adı geçen olaylar, isimlerle, Gladio bağlantısı “bulunamadı”, kurulamadı!

Oysa:Gladio'nun Türkiye şubesi olan “kontrgerilla” NATO'ya girildikten bir yıl sonra kuruldu. Örgüt ilk başlarda ‘anti-terör örgütü' olarak adlandırılıyordu. 
“Gizli-Süper NATO”, Özel Harp Dairesi, Kontrgerilla veya Gladio... adı şu ya da bu nasıl tanımlanırsa tanımlansın. Bütün NATO ülkelerinde ki yapıları, üyeleri ve eylemleri, eş ve benzer nitelikler taşıyor. 
Aşağıda Gladio’nun NATO üyesi ülkelerde açığa çıkan yapılanmaları ve eylemlerine kısaca göz atılırsa, “Türkiye Gladio”sunun ne olup olmadığı hakkında bir fikir verebilir. 

Gladio’nun kuruluşu ve örgütlenişi 

Latince’de kılıç anlamına gelen Gladio sözcüğünü isim olarak kullanan örgüt, Amerikan ve İngiliz kontrgerilla örgütlenmesi olan Stay Behind tarafından 1952 yılında kuruldu. CIA tarafından yönetildi ve finanse edildi. Daha sonraki yıllarda örgütün yapısının genişlemesine paralel olarak, CIA ve NATO mali desteğini artırarak sürdürmeye devam etti. 
Gladio, 1956 yılında ABD ile işbirliği içinde, casusluk ve gerilla savaşı yapmak üzere örgütlendi. İtalya/ Sardunya’da örgütün ilk eğitim kampı kuruldu ve Kuzey İtalya’da 139 yerde silah ve mühimmat depoları oluşturuldu. Resmi adı Müttefik Koordinasyon Komitesi (Allied Co-Ordination Committe) idi.
1956 sonrasında ikisi kadın 622 kişi ABD ve İngiliz gizli servisleri tarafından eğitildi. 1990 yılında Gladio’yu ortaya çıkaran soruşturmalar esnasında bu 622 kişinin grup liderleri oldukları, her bir grup liderinin belli sayıda kişiyi idare ettiği, böylece toplam sayının 15.000’e yaklaştığı ortaya çıktı.
İtalya’da Mussolini döneminin eski faşistleri bu örgüt içinde yer alıyorlar. Bu gizli ordu, paramiliter, geniş bir kontra gerilla savaşı için hazırlanmış silahlı grupların yanında, gündelik hayatta, işinde gücünde olan toplumun hemen her kesiminden kişilerden: Papazlar, savcılar, hakimler, polisler, esnaf, iş adamı, öğretmen, doktor, belediye başkanı, yerel siyasetçiler.... dan oluşan geniş bir istihbarat ağı oluşturuluyor.

GLADİO’nun Ortaya Çıktığı NATO Ülkeleri 

İtalyan Gladio’sunun ortaya çıkarılması bir İtalyan savcısının 1972 yılında yaşanmış bir cinayetin soruşturmasını derinleştirmesiyle başladı. 1988 yılında da Kuzey İtalya’da yere gömülü olarak 127 adet silah ve patlayıcı madde deposu ortaya çıkarılmıştı. Bu depoların İtalya Haber Alma Örgütü SİSMİ’nin denetiminde olduğu anlaşıldı. 
SİSMİ arşivlerinin incelenmesiyle, Gladio’nun ABD ve İtalya gizli servisleri tarafından 1956 Kasım ayında kurulduğu ve ayrıca örgütün İtalya Cumhurbaşkanı Cossiga, P-2 Mason Locası ve 1993 yılında mafya ile ilişkileri nedeniyle yargılanan Başbakan Andreotti’yle bağlantılı olduğu anlaşıldı.
Soruşturmaların ünlü yargıcı Felice Casson, gizli servis arşivinde yaptığı incelemelerde, 1972 yılındaki bir bombalamanın kesinlikle NATO destekli bazı gizli örgütlerce yapıldığı sonucuna ulaştı. Yargıç Başbakan Andreotti’nin bilgisine başvurdu, 1972’de bu olay tespit edildiği için Başbakan örgütün varlığını kabul etti, ancak 1972’de kapatıldığını söyledi. Araştırmalara devam edilince Gladio’nun faaliyete devam ettiği ortaya çıktı.
Eylemlerin en büyüğü 1980 Ağustos ayında Bologna tren istasyonunda patlayan bomba ile 85 kişinin ölümü idi. İtalya’da 1969-80 arasında 4.298 terör olayı meydana geldi. Yapılan soruşturmalar sonucu, bunların önemli bir bölümünden Gladio sorumlu tutuldu. Bazı eylemleri bizzat yapmakla, bazısında patlayıcı ve silah sağlamakla, bazısında da tahrik ve yönlendirme yapmakla suçlanmıştır.


Fransa: Kontr-gerillanın Fransa’daki adı “Rüzgar Gülü”ydü. Savunma bakanı Jean Pierre Chavenement, 1950’li yıllarda bu gizli örgütün Fransa’da da kurulduğunu kabul ediyor ve devlet başkanı Mitterand tarafından dağıtıldığını söylüyordu. Ancak İtalyan kaynakları, dağıtıldığı açıklanan tarihten sonra da, Brüksel’de yapılan “Süper NATO” toplantısına Fransa kontr-gerillasının temsilcisinin katıldığını söylüyor.

İspanya: Bir İtalyan Gladio üyesi, İspanya televizyonunda yaptığı açıklamada, 1966 yılında Kanarya Adaları’nda Amerikan askerleri tarafından İspanyollarla birlikte eğitim gördüklerini söyleyerek, İspanya’da kontr-gerilla örgütlenmesinin varlığını duyurdu. 1994 yılında bir polisin yaptığı itiraflar ise gerçeği reddedilemeyecek biçimde ortaya koydu. BASK Bölgesi’nin bağımsızlığı için mücadele veren ETA üyesi olduğu gerekçesiyle 1987 yılında Anti-Terör Kurtarma Grubu (GAL) tarafından Fransa’dan kaçırılan Basklı bir kişinin ETA ile bir ilişkisinin olmadığı ortaya çıkmıştı. Bu olay üzerine açılan mahkeme ve yapılan araştırmalar sonucunda, 1983-1987 yılları arasında 23 kişinin ETA üyesi olduğu gerekçesiyle GAL tarafından kaçırıldığı ve öldürüldüğü açığa çıktı. 
Belçika: Belçika’da kontr-gerilla “Glaive” (Kılıç) adıyla 1949 yılında, İngilizler’in yardımıyla, Belçika ordusu haber alma teşkilatı SGR’nın alt birimi SDRAB’ya bağlı olarak kurulmuştu. Çekirdek kadrosu 8 aktif ve 10 emekli subaydan oluşturuldu. 

Hollanda: “Operasyon ve Keşif” adlı gizli örgüt ortaya çıkarıldı. Örgütün daha önce 1983 yılında Velp şehrinde gizli bir silah deposu ortaya çıkarılmıştı. Bu örgüt her yıl Savunma Bakanlığı’nın gizli fonundan 2 ila 4 milyon mark alıyordu. 

Yunanistan: Yunanistan kontr-gerillasının adı “Sheepskin”dir. Yunanistan hükümeti de başlangıçta kontr-gerillanın varlığını reddetti. Ancak Başbakan Papandreu, Ekim 1990’da yaptığı açıklamada, Yunanistan’da da İtalya’daki gibi bir Gladio örgütünün var olduğunu, 1984’te iktidara geldiklerinde de örgütün varlığını bildiklerini kabul etti ve o tarihte dağıtılmasını emrettiğini ileri sürdü. 

Kontr-gerilla örgütünün kuruluş anlaşması, 25 Mart 1955’te Yunanistan Genelkurmay Başkanı General Konstantin Davos ile CİA adına general Trascott arasında imzalanarak dönemin başbakanı Papagos tarafından onaylandı. 1500 kişilik birlikler, savaş halinde 3500 kişilik birlikler haline getirilebiliyordu. Silahların, cephanenin, patlayıcı maddelerin ve telsizlerin bulunduğu 800 deposu vardı.

Almanya: Almanya’da “Anti-komünist Saldırı Birliği” adını alan kontr-gerilla örgütünün başkanı, aynı zamanda 1945-1968 yılları arasında Alman İstihbarat Örgütü BND’nin de başkanlığını yapan emekli Nazi generali Reinhard Gehlen’di. Alman kontr-gerillası “Gehlen harekatı”, “Stay Behind”, “Sword” gibi adlarla da bilinmekteydi. 1950 yılında kurulan “Alman Gençlik Örgütü (BDJ)” de bu nitelikteydi. Örgütün eski ajanlarından Dieter von Glahn, basına BDJ’nin CIA tarafından finanse edilen çok sayıdaki örgütten biri olduğunu açıklamıştı. Almanya ve Avusturya SS üyeleri bu örgüt içinde yer alıyor. 
İsviçre: İsviçre’nin kontr-gerillası 1950 yılında “Gizli Müdafaa Örgütü” adıyla kurulmuştu. Yapılan araştırma sonucunda örgütün İsviçre vatandaşlarının 1/6’sı yani 900 bin İsviçreli hakkında rapor tuttuğu ortaya çıkarıldı. Örgüt, İsviçre Genelkurmaylığı’na bağlı istihbarat örgütü “Haber ve Savunma Servisi (UNA)”ya bağlı olarak çalışmaktaydı. NATO üyesi olmamasına rağmen İsviçre kontr-gerillasının yöneticileri de Belçika’daki Süper NATO toplantılarına katılıyordu. 

İsviçre parlamentosunda kurulan soruşturma komisyonu, “Proje 26 (P-26)” adlı bir gizli örgütü ve İsviçre’nin çeşitli bölgelerinde bu örgüte ait modern silah ve patlayıcıların bulunduğu depoları ortaya çıkardı. P-26 üyelerinin adı açıklanmayan bir ülkede eğitim gördükleri ve İsviçre ordusunda kullanılmayan, gizli NATO örgütlerinde bulunan telsizleri .
Türkiye’de ilk kez resmi açıklamayı Ecevit yapmıştı. “Erzurum ziyaretinde, MHP il Başkanın “ Özel Harp Dairesinden” (ÖHD) olduğunu öğrendiğinde, zamanın Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren’e ÖHD’sini soruyor. Evren böyle bir dairenin olduğunu, kabul ediyor. Ecevit bütçesini, harcamalarını sorduğunda, Evren bunun gizli olduğunu söylüyor. Türkiye Gladio’suyla ilgili en geniş resmi açıklama bundan öteye geçmiş değil. Başta altı çizildiği gibi, Susurluk ve sonrası ve en son Şemdinli olayları ya” münferit”, ya “çete”, ya da Çakıcı- Çatlı-Kırcı,, ilişkileri eylemlerinde olduğu gibi, mafya veya ülkücü mafya olarak büyük resimden kopartılıp özelleştirilmiştir. 
Türkiye Gladiosu, kont gerilla, Özel Harp Dairesi... adı ne zaman olmuş ise, bu yapı bugün ne durumdadır. Bu sorunun yanıtı hala verilmiş değildir. Bu yapının ortaya çıkartılmasının üstüne gidilmemektedir. 
NATO, CIA açısından İtalya’dan daha önemsiz bir ülke olmadığımız kesin. Gladio’nun Türkiye yapılanması, farz edelim ki, İtalya’dan daha geri bile olsa. İtalya’da ortaya çıkanları veri almak gerekirse; En azından şu sorulara yanıt aranmak gerekiyor:
- Paramileiter yapılanma kimler tarafından oluşturuldu, kimler yer aldı. ( Çatlı’nın Latin Amerika ülkelerindeki askeri eğitimi)
- Yerel örgütler, sivil istihbarat ağı nasıl ve kimler tarafından oluşturulmuştur. ( Komünizmle mücadele dernekleri, Ülkü Ocakları, MHP... bu fotoğrafta nasıl yer almıştır)
- Silah depoları, kontrgerilla yapılanmasının sivil ve resmi yapılanması ( Hizbullah, İslami Cihat yeşil kuşak projesi çerçevesinde kurulmuş olmasın, TİT,, ETKO ... gibi sivil görünümlü yarı resmi terör örgütleri veya JİTEM, Çiller Özel Örgütü gibi resmi ama illegal örgütler...) 
- Mafya, uyuşturucu, silah kaçakçılığı, kara para, yasadışı ekonomik faaliyetlerin Gladio yapısı içindeki yeri
Son soru aynı zamanda ilk soru: Türkiye’nin Gladio’suna ne oldu?