Tetiğe bas diyenler, elini tetikten çek demeli


 Hüseyin Çakır - 30/06/2010 2:17:46 (623 okunma)


Tetiğe bas diyenler, elini tetikten çek demeli

Devletin Kürt varlığı inkârının kırılmasıyla birlikte “yeni bir dönem” başladı. “Yeni dönem”: AB süreci, demokratikleşme ve bu süreçlerin ilerlemesine bağlı olarak, Kürt varlığı ve Kürt Sorunu devlet katında kabulle birlikte, demokratikleşme ile Kürt sorununun birbirinden ayrılamaz olduğu görülür olmaya başladı. Demokratikleşme olmadan Kürt sorununun çözülemeyeceği, Kürt Sorunun çözümünün demokratik yol dışında çözülemeyeceği anlaşıldı. Ancak bu sürecin nasıl ilerleyeceği veya sonuçlanacağı üstüne pek düşünülmediği zaman içinde ortaya çıktı. 

Geçmişte bir yanda devlet tarafından varlığı-kimliği kabul edilmeyen Kürtler var. Öte yanda Kürtlerin haklarını silahlı mücadele yoluyla elde etmek için ortaya çıkmış PKK vardı. 
25 yıl sonra başka bir noktaya gelindi.

Kürt kimliğinin kabulünden sonra “Kürt Sorunu”nun varlığı, devletin askeri, bürokratik aktörleri ve kurumları tarafında kabul edildi. Daha da “ileri gidildi”. Dil, kültür ve Kürt kimliğinin resmikabulü olarak bir dizi yasa-yönetmelik çıkartıldı. Devlet düzeyinde “demokratik açılım” gibi genel bir projesinin, “Kürt açılımı mı, kardeşlik projesi mi “ tanımların birbirine karıştığı bir “açılım” kaosu yaşındı ve yaşanmaya devam ediyor. Öte yandan, Kürt sorunu ve Kürt varlığının kabulü ve insani ve siyasi hakları; “Kürtlerin varlığının kabulünün” ötesinde, Küresel dünyanın ulus-devlet, devlet-ulus paradigması içinde bölgesel ve küresel dünyanın sorunu haline geldi. Devletin attığı adımlar, hem Türkiye, hem de dünyadaki değişimin hızına ayak uyduramadı.

Özal’ın “Annem Kürt”tü sözünden sonra, Süleyman Demirel’in “Kürt Realitesi” demesi, Erdal İnönü’nün, HEP’lileri SHP’ listesinden TBMM’ne taşıması, Tansu Çiller’in “ Bask modelini” önermesi, Mesut Yılmaz’ın “ AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” sözü, Mehmet Ağar’ın dağdaki gerillalara “düz ovada siyaset yapma” çağrısı, devlet zihniyetinde “büyük bir değişim” olarak görüldü. Fakat sistemi değişikliğine gitme cesareti gösterilemediği için, söylenen sözler söz olarak kaldı. 

AKP iktidarı önce aynı sözleri tekrarladı, Kürt kimliğinin tanımanın ötesinde Kürt sorununun siyasal çözümüne ilişkin sözler söylemeye başlanınca,devletin derin zinde güçleri; Ergenekon’la ortaya çıkan “öteki devlet aklı” harekete geçti. “Cumhuriyet mitingleriyle” , ulusalcı solun anti-emperyalist, anti-İslamcı faşizm söylemiyle, ırkçı, milliyetçi, şoven söylemi birleştirerek, Kürt sorununun çözümünün konuşulmasını, “emperyalizmin” “Büyük Ortadoğu Projesi” olduğu gerekçesiyle karşı çıkarak, askeri vesayet rejiminin daha otoriterleşmesini destekler duruma düştüler. 

AKP’nin, demokratikleşme yolunda zar, zor, ürkek adımlarını, Kürt sorunun çözümü için “açılım” girişimini CHP’den MHP’ye, DİSK’ten KESK’e geleneksel “solcu”ların egemen olduğu “sivil toplum” örgütleri, “sivil dikta, İslami faşizm” geliyor, AKP’nin rejimi değiştirme manevrası olarak baktılar. CHP ve Ortodoks “sol” , Kürt sorunun çözümü ile demokratikleşmenin iç içenliğini anlamamak için, AKP karşıtlığını rejim karşıtlığına indirgeyerek, sözüm ona ideolojik mücadele yaptıklarını sandılar. Bu nedenledir ki, Anayasa değişikliğine karşı 12 Eylül Anayasasını savunur duruma geldiler. Askeri rejiminden yana olanlar statükocularla aynı zeminde buluştular. “Anayasa değişikliğine ‘Hayır’” demekle demokrasi karşıtlarıyla aynı noktada bulunduklarının farkına varamayacak körlükle, soğuk savaş ideolojiyle Türkiye’ye ve dünya ya bakmaya devam ettiler. Maalesef bu tutumu da “sol siyaset” zannediliyorlar.

Artık Kürt sorunu, kimlik ve tanınma sorunun ötesine geçti. TÜSİAD uzunca bir zamandır, “demokratikleşme” konusunda “radikal” sözler söylüyor. Daha öncede demokratikleşme konulu bir dizi raporlar hazırladı. Sedat Aloğlu’nun “özerklik” tartışılmalı, devletin kurucu kimliği “Türkler ve Kürtler” olmalı sözü ve Ümit Boyner’in yaklaşımları, “sorunu anlama” ve çözüm önerileri arayışı olarak hem cesaretli ve tabu yıkıcı yaklaşımlardır. TÜSİAD’ın bu çıkışı, Türkiye’de solun sağda kaldığının bir başka göstergesidir. CHP’nin TÜSİAD’ı PKK ile aynı düşünüyor diye sözüm ona ihbar etmesi başka bir zihin özrüdür. Ama CHP’nin bu söylemini yürekten alkışlayan çok sayıda Marksist-Leninist ve solcu olduğu da başka bir gerçektir.

Sorun çözme kültürü

“Kürt varlığının inkârının” kırılması sonrasında devlet aklı “Kürt kimliğini” kabul etti ancak, Kürt Sorununun çözümüne yaklaşmadı, Kürt sorunu eşittir terör sorunudur demeye devam ederek uzun süre direndi. 

MHP’nin bile “Kürt yurttaşlarımız” dediği ortamda, Kürt Sorunu ve çözümü yeni bir zemine taşındı. Kürt meselesinde 2010 yılında konuşulanlar, yazılanlar ve bu konuşmalardan ortaya çıkan birikimden daha geriye yani inkâr noktasına gidilmesi artık mümkün değil. Mesele bu sorunun çözümünden yana olanların izlenecek yol yöntem konusunda siyasal göstermelerinde düğümlenmiş durumda. Söylenecek hemen her şey söylenmiş durumda.

Kürt meselesiyle ilgili konuşulmayan, yazılmayan, araştırılmayan hemen hiçbir şey kalmadı denilebilir. Kimlik, tarih, kültür, politika-politik çözüm biçimleri, ideoloji-ideolojik yaklaşımlar vs. hemen herkes konuştu ve konuşmaya devam ediyor. Sorununun çözümü kesin gibi görünüyorken ne oldu da, 1990’lı yılların zihin dünyası-ruhu geri geldi. Kalem tutması gereken parmaklar tetik çekmeye başladı. Komplo senaryolarını bir kenara bırakıp, “ne yapalım bu ülkenin yurttaşlarının “sorun çözme” yöntemi-kültürü böyle denilebilir. “Muhatap kim olacak, onu tanımam, bunu tanımam”,”el sıkmam”,"yetki bende o halde benim dediğim olacak", “ya ben ya hiç…” yaklaşımları toplumsal kültürün siyasetleştirilmiş halinden başka bir şey değildir.

Kürt sorunun çözümü için diyalog girişimleri demokratik yöntemlerle sorun çözme yöntemi, demokrasi kültürünü geliştirip, siyaseti de demokratikleştirip yenileyecek. Kavga ve savaş hali son bulmadan demokratik çözüm yoluna girmek mümkün olmuyor.

Savaşanlar savaşı durdurur- Kan akıtanlar kanı durdurur

“Kan dursun”, “analar ağlamasın”, “silahlar sussun”... Bunlar doğru sözler ve iyi temenniler. Birilerinin elleri tetikte, tetiğe basıldı mı birileri ölüyor. Savaşan iki tarafın bir yanında elleri tetikte olanlar, bu ülkenin yurttaşı olarak zorunlu askerliğe gidenler. Öte tarafı, bu ülkenin yurttaşı ama devletin resmi yurttaş tanımına karşı çıkıp isyan eden Kürtlerin gerilla çocukları. TSK, “vatanı için, vatanının bölünmemesi için " savaştığınısöylüyor , PKK gerillaları "hak ve özgürlükleri için" savaştıklarını söylüyorlar. Bir dizi teorik analiz yaparak, resmi ideolojik sözler söyleyerek ölümü yüceltip, Mehmetleri ve Memoları ölüme gönderenler bu çağın insanı olabilir mi? Bir yandan Mehmetler, öte yanda Memo’lar ellerinde silah, parmakları tetikte, birileri bas tetiğe diyor. Ya Mehmet ölüyor ya Memo ölüyor. 

Mehmetler ve Memolar

“Akan kan dursun”, “analar ağlamasın” diye bağıranlar, tetiğe bas emrini verenler olunca savaşın ikiyüzlülüğü ortaya çıkıyor. Tetiğe bas emrini verenler “silahlar sussun “ emrini vermiyorlarsa onları silahları susturmaya zorlayacak toplumsal baskı yükseltilmeli. "Diyarbakır Açıklaması " bu anlamda önemli. Kılıçdaroğlu-Erdoğan görüşmesi, Cumhurbaşkanın ve Meclis başkanının girişmeleri, ölümlerin durmasına yönelik umut vericigirişimler. Meselenin siyasi olduğu ve siyaset yoluyla, siyasal mekanizmaların kullanılarak TBMM’de çözüm iradesinin ortaya çıkması yeni bir aşama. Bu süreci ilerletmek için, siyaset yoluyla meselenin çözümü doğru gidişi hızlandırmak gerekiyor. Bunun için toplumsal baskı oluşturulmalı ve atılacak adımlara destek verilmeli. Sivil toplum örgütleri, ölen ve ölüm sırası bekleyen Mehmetler ve Memoların yakınları, muhalefet partilerine ölümleri durdurmaları için baskı yapmalı. 

Sorunu çözmek için “o mu bu mu muhatap” gibi kör siyasi tartışmaya son verilmeli. Neşe Düzel’e konuşan eski MİT yöneticisi bu meseleyi çözmek için “ Kandil’le, İmralı’yla da konuşulmalı “ diyor. İslami duyarlılığı öne çıkartan sivil toplum örgütleri “ silahlar sussun” çağrısı yapıyorlar. Tabi ki gözler DİSK, KESK, solcuların yönettiği meslek örgütlerinden de aynı duyarlığı ve cesaretli tutumu bekliyor. 

Toplumda barış sesi yükselirken, devletin ve siyasilerin savaş kışkırtıcısı, milliyetçi şoven dille konuşmaları barışa değil savaşa hizmet ediyor. Başbakan “cenaze merasimleri şova dönüşmemeli” diyor. Cenaze merasimlerinde “kanı yerde kalmayacak, boğulacaklar” korosuna kendisinin katılmasını dil sürçmesi, zihin arkası sayıklama olmasını temenni ederim. Bu dil ve zihin 1980'ler 1990’ların söylemi. AKP ve Erdoğan parti içi dengeleri ve devletin bir kesimini memnun etmek, seçim hesabıyla seçmenin milliyetçi duygularına seslenip puan toplayacağını düşünüyorsa yanılıyordur. Bu ülkede ölen her yurttaşına aynı duygu ve eşitlikle yaklaşan siyasetçi demokrat, devlet ise demokratik devlet olur. Karakol’da siperde ölen Mehmet gibi, o karakola saldırı düzenleyen Memo’da bu ülkenin yurttaşı. İnsani duyarlılığa ve acı hissine sahip insanlar, ölen her insan için aynı duyguyu hissediyorsa "insani" duygulara sahiptir. Bu insanın insani olma halidir. Ölen Türk ve Kürt gençlerinin acısını aynı ruh haliyle hissediyorsak, bu savaş ve ölüm son bulur. 

12 Eylül ve soğuk savaş zihniyetiyle yapılan siyasetin diliyle 25 yıl aynı şeyler söylendiği için hala ölümler devam ediyor. Hayatı ideoloji ve politikanın içine sıkıştıran gözlükle bakarak kimse ölmeyi ve öldürmeyi haklı göremez, gösteremez. Bilinen bütün teorik, ideolojik, politik ezber bilgileri bozan bir zihinle bakılmalı. Öldürme üstünden yaratılacak siyasal üstünlük, egemenlik ve hegemonyanın “cinayet” işlemek olduğunu söylemek gerekiyor.

AKP’nin “açılım”a devam kararlılığını ifade etmesi, Kürt sorununu politika yoluyla çözme siyasi iradesinden yana olduğunu anlamına geliyor.Sorunun çözümü, iiktidar ve muhalefetiyle siyasetin tümünün sorunu kabul edilerek ilerlenirse, işte o zaman akan kan durur.

Artık devlet törenli cenaze merasimleri olmasın. Devlet bazı yurttaşlarının cenazelerini yüceltirken, öteki yurttaşları için “etkisiz hale getirildi” dilini değiştirmelidir. Bir gün bir devlet yetkilisi ölen bir gerillanın mezarı başına gidip dua ederse bu devlet değişmiş, bu devlet yurttaşların devleti olmuş demektir. 

“Dağlardakilerde bizim çocuklarımız”diyenler de biliyorlar ki, onlar bu ülkenin yurttaşı. Belki birçoğunun nüfus kâğıdı bile yok. Ölenleri çoğu belki nüfusta yaşıyor görünüyordur. Askerlik şubeleri onlara askere çağrı pusulası gönderiyordur. 

Başta da belirttiğim gibi Kürt Sorununda yeni bir döneme girildi. Gelinen bu noktadan geriye gidilemez diye düşünüyorum. '1980 -1990 ruhu'dediğim ortamda: “ özerklik” ve Anayasa'nın başlanğıcı -dibacesi- ni değiştirecek, yani "değiştirilmesi dahi teklif edilimez maddelerin değiştirilmesini TÜSİAD tartışalım diyorsa ve devletin kurucusu unsuru olarak Türkler ve Kürtler ibaresinin konulmasını tartışmak ve bunda mahsur görmüyorlarsa : bu zihniyet, Türkiye’nin değişim yolunda aldığı mesafeyi gösteriyor. Mesele değişen dünyayı ve değişen Türkiye'yi anlamaktır. Tarihin bir dönemine takılıp kalındığı için, zaman durdurup, hayattan kopuluyor. Türkiye solunun büyük bölümü, takvimi ve saati 19.yy da durdurdu. Ne dünü anlayabiliyor ne bugüne gelinebiliyor ne de gelecek kurgusu kurabiliyor.

Yazıyı bitirirken şu Anekdot aklıma geldi. 1989 yılında yazı işleri müdürlüğü yaptığım Adımlar dergisinde "Kürt, Kürt halkı" kelimeleri geçtiği her yazı için DGM savcısı Aykut Cengiz'e defalarca ifade vermeye gittim. Savcı onlarca yıl hapis cezası istedi. Her yazıdaki Kürt ve Kürt halkı kelimesi için 141 /142 den ezberlediğim ceza maddeleri okuyarak beni sorguluyordu. Kürt sorunuyla ilgili yayınladığımız her yazı için onlarca , yüzlerce yıl hapis cezası istendi. paşa paşa gidip ifade verdim, ama Kürt kelimesinin üstüne bant çekmedik O dönem çıkan bir çok sol dergi arşivleri bulunup bakılırsa, Kürt kelimelerinin üstünü BANT lamayan bulunmaz.

Türkiye 25 yılda nereden nereye geldi, hangi badirelerden geçti... 

Gelinen bu noktayı geriye götürmek isteyenler. demokratik çözümde zikzak yapanlar, bu süreci geriye çekmeye çalışanlar, çatışmalı ortamı durdurmayanlar cinayet suçuna ortak olurlar.

BANT