TÜRKİYE İÇİN İKİNCİ MODERNLEŞME SÜRECİ...

 Hüseyin Çakır - 04/10/2005 11:58:20 (490 okunma)


TÜRKİYE İÇİN İKİNCİ MODERNLEŞME SÜRECİ...

3 Ekim 2005 için “milat”, “Türkiye için yeni bir yolun başlangıcı” vs tanımlamalar yapılıyor. Bunların her birisi kendi içinde doğruları barındırıyor.
Bu sürecin daha derin arka okumasına bakıldığında, “ikinci modernleşme” süreci tanımı yapılabilir. Ya da “ikinci modernleşme” süreci tanımı daha uygun düşüyor kanısındayım. 
Cumhuriyet’in kuruluşu ve sonrası: çok partili hayata geçiş vs. özünde aynı sürecin, otoriter-totaliter ve resmi ideolojinin çerçevesini aşamayan bir modernleşme süreciydi. Jakoben midir, Bonopartist midir bunlar başka bir tartışma konusu. Bu siyasal tarihçilerin işi.
Durumu böyle tanımladıktan sonra. “İkinci modernleşme” sürecinin üç ana başlığına kamerayı çevirerek görüntüyü okumaya çalışalım. 
1- Siyasal alan : Ağır aksak yürüyen bir demokratikleşme sürecini yaşıyoruz. AB süreci, devlet yapılanmasından başlayarak, devet-toplum-birey ilişkisi ve devlet-siyaset ilişkisine uzanan kapsamlı yenilenme sürecinin tamamlanması olarak sonlanabilir. Ve demokratik hak ve özgürlükler alanın genişlemesiyle paralel olarak, toplumun siyasete kalımının kanallarının açılması, seçim sistemi, siyasal partiler vs değişmesi ile 12 Eylül tarih olmuş olur.
Burada en önemli nokta, anayasanın resmi ideolojiyle kayıtsız şartsız bağlı ideolojik çerçevesinin değişimi olacaktır. (Kemalizmin aşılması) Türkiye’nin zihniyet değişiminin yolu açılacaktır. Bu, birey devlet ilişkisinin ideolojik değişimi anlamına geliyor. İnsan hak ve özgürlüklerinin temel alındığı devlet-toplum ilişkisinin Anayasanın ve bütün yasaların ruhuna egemen olması demektir
Siyasal alandaki değişimin özeti. Anayasal-yasal-hukuksal değişim ve ideolojik zihniyet değişimiyle birlikte, AB standartlarında demokratik-siyasal-sosyal hayatın egemen olması olarak özetlenebilir.
2-Toplumsal- Sosyal sorunlar: Birinci modernleşme süreci, Türk yurttaşlığı temelinde, tek kültürlü, tek dinli, tek dilli resmi teze dayanıyordu. Bu resmi tezde ciddi yırtılmalar olmasına karşın, meselenin çözümünde, eski yöntemler, eski yaklaşımlar egemenliğini sürdürüyor. Egemen yaklaşım, taraf-karşı taraf, biz ve ötekiler yaklaşımı. “ Kürt sorunu, azınlıklar, aleviler”…
Oysa Helsinki ile başlayan ve Kopenhag kriterleri olarak devam eden süreçte, sosyal-toplumsal, kültürel, dini ve de siyasi sorunların çözümünde “insan hak ve özgürlükleri” merkezinden yaklaşımla meselelere çözüm aranıyor. Bu yaklaşım, bütün sorunları “Biz” ve “Ötekiler” ideolojik merkezinden bakan, zihniyetten farklı bir ideolojik ve zihinsel bakış demek oluyor. Bu nedenle, devlet- toplum-birey ilişkisinde yeni bakış geliştirilmedikçe, yukarıdaki sorunların çözümü de kangren oluyor, sürünerek ilerliyor. Ve bu nokta AB ile girilen yeni süreçte, önümüzdeki dönemde siyasal kutuplaşmaların daha da derinleşeceğine işaret ediyor. Siyaset te popülizmin-milliyetçi-ırkçı-şoven öğeler propoğanda malzemesi olarak daha sık başvurulacak araçlar olacaktır demek kehanet olmamalı.
3- Ekonomik alan: Müzakere sürecinin en zor ve toplumu derinden etkiyecek süreci olacak denilebilir. Birinci boyutu, serbest piyasa sisteminin eşitsiz rekabet koşullarının-haksız kazanca yol açan tekelci-monopolcu uygulamalarının kontrol altına alınarak, AB standartlarına çekilmesi ve üretim-büyüme-istihdam ilişkisinin paralel yürümesi. Bu süreç pek öyle kolay kolay rayında yürüyecekmiş gibi görünmüyor. İkinci boyutu, Tarım başta olmak üzere, KOBİ’lerin uyum sürecinde uğrayacağı zararlar, yıkımlar. Ve gelir dağılımında derin bozulmaların yaşanması, tarım alanından kentlere koşacak yeni işsizler vs. 
Ekonomideki küreselleşme de olduğu gibi, gelir dağılımında ve sosyal adalette, kısacası yaşam kalitesinin bütün toplumda aynı paralelde ilerlemediğini görüyoruz.. Ekonomik alandaki reformlar, ilk başta gelir düzeyleri arasındaki dengesizliğin daha da derinleşmesine yol açabilir. Fakat bunun büyük toplumsal hareketlere yol açacağını beklememek gerekir. Lafı burada sola getirmek gerekirse. Sol birazda işler kötü gitsin ki ben alternatif olayım beklentisi içinde. 
Tam üyelik müzakerelerinin tamamlanması için ön görü 10-15 yıl. Burada temel siyasal bir soru sormak gerekiyor. Bu sürecin doğru dürüst tamamlanmasının siyasal taşıyıcılığını sağ—liberal siyasal gelenek devam ettirebilir mi? AB sürecinin bugünkü durumunda AKP’nin AB içindeki ağırlıklı müttefikleri, sosyalist, sosyal demokrat, yeşiller. Burada bir başka soruya sormak da kaçınılmaz oluyor. AB içinde bu müttefik, dayanışma, destek süreci, birliğin yapılanması, geleceği, Anayasa vs gibi temel politik karar alma süreçlerinde aynı bahar havasının devam edemeyeceğini ön görmek gerekiyor. Bir kırılma yaşanacak.
“ İkinci modernleşme” sürecinin ekonomi-politik siyasal liderliğini, AKP gibi, kendini muhafazakâr-demokrat olarak tanımlayan bir parti yapabilir. Ve siyasal özgürlüklere ağırlıklı vurgu yapılarak, demokratikleşmenin gelişmesini de bir yere kadar taşıyabilirler. İşte “o bir yer” denilen nokta, siyasal liberalizm ile, sol geleneğin ayrıldığı kırmızı çizgi: Sosyal politikalar, gelir dağılımında yeni sosyal adaletçi politikalar; bölgeler, şehirler, kasabalar arasındaki dengesizlik büyük kentlerde, “site yaşamı” ile varoşlar arasındaki uçurum gibi. 
Türkiye’de sol’un, evrensel ve yerel düşünce ve geleneklerinin olumlu birikiminden yola çıkarak, kendisi yeniden kurgulama ve kurması gerekiyor. Bitirirken bir noktanın da üst başlığını koymak gerekirse: Sol’un tarihsel var oluş ve güçlenmesi için şöyle bir genelleme yapılabilir kanısındayım. Toplumsal hareketlerin yükseldiği dönemlerde hep sol güçlendi. Yakın bir gelecekte büyük toplumsal dalgalanmalar görünmediğine göre; Sol kendini yeniden kurgulayarak, kurma perspektifiyle, bugünün Türkiye’sinde siyasal alternatif haline gelebilir mi? Gelir mi?