Türkiye, Suriye’nin açık hedefi mi oldu

Türkiye, Suriye’nin açık hedefi mi oldu


Ağrılı, sancılı, yumuşak bölgeleriniz varsa ve siz bunlar yokmuş gibi hareket ederseniz, ortaya çıkan olumsuz duruma şaşıranlara şaşılmalı. Yaralı bölgeniz varsa, 
“atlayıp, zıplarsanız” yaranız kanamaya başlar. Acı ocağa düştüğünde, aynayı önce kendinize tutmanız gerekiyor.

Reyhanlı’da yaşananlara, 
neden-sonuç ilişkisi bağlamında bakılırsa, olup bitenden ders çıkartılabileceğini düşünüyorum.

Sözlü savaş ilan edilen Suriye ile 911 kilometre kara sınırımız bulunuyor. Suriye’de iç savaşın başlamasıyla; AFAD’ın mart ayında yaptığı açıklamaya göre: 
267 bin 702 Suriyeli Türkiye’ye giriş yaptı, 82 bin 497’si ülkesine döndü. Mart itibariyle barınma merkezlerinde 185 bin 205 Suriye vatandaşı kalıyor.” Hassas bir sınır hattı ve her türlü provokasyona açık, kısacası sıcak savaş bölgesi burası. Kasabanızın, köyünüzün karşısındaki, kasaba ve köydeki savaşta, mermiler sizin sokağınıza, evinizin içine düşüyor. Suriye açısından bitmemiş tarihî bir rövanş var. Suriye, Hatay’ı kendi toprak parçası olarak görmeye devam ediyor. Öte yandan, 1986 yılında, Suriye’de THKP-C Acilciler adıyla yeniden kurulan örgüt, Suriye’de “Hatay Kurtuluş Ordusu” olarak tanınıyor ve biliniyor. İlgi duyanların internete girip yukarıdaki bilgiden daha fazlasını bulabileceği bir zamanda yaşıyoruz. İktidar, somut veriler üstünden siyaset yapıyorsa, bu nedenlerin sonucunun ne olacağını kestirememiş ise; Reyhanlı katliamını önleyememek sorumluluğu iktidarındır. Demek ki, iktidar, Suriye’yi yeterince tanımamış!


Evininiz her tarafı camsa, komşunuzun camına taş atarken kırk kere düşünün


Suriye’de, soğuk savaştan kalma, babadan oğlu geçen BAAS dikta rejimi var. “Arap Baharı” rüzgarı buraya da ulaştı. Bütün dikta rejimlerine karşı eylemli direnişe karşı, asker-polis şiddetiyle başlayan bastırma girişimi, iç savaşa dönüştü. Türkiye’nin Suriye ile“sıfır sorunlu” dış politikası, Esad’ı iktidardan indirme politikasına dönüştü. Başbakan Erdoğan, Esad karşıtlığını iç politikanın parçası hâline getirdi. Esad ve BAAS partisi sanki dördüncü muhalefet partisi gibi iç politika gündemin malzemesi yapıldı.


Evet, Suriye rejimi insanlık suçu işliyor, kendi halkını katlediyor. Bütün bunları, kendi iktidarını korumak için yapıyor. Rejime karşı çıkanları düşman ilan etmiş ve onların köylerini kasabalarını bombalıyor. Londra Merkezli Suriye İnsan Hakları İzleme Örgütü 14 mayısta yaptığı açıklamada; Suriye’de ölü sayısının 82 bin 257’ye ulaştığını, yaklaşık 12 bin 500 insanın ise kayıp olduğunu açıkladı. Ölenlerden yaklaşık 12 bininin muhalif, 16 bininin asker, 34 bininin sivil olduğu belirtildi. Böyle bir durumda, Türkiye, Suriye muhalefetinin, siyasi ve askerî güçlerini açıkça destekliyorsa, Suriye için Türkiye açık hedef demektir. Böyle olduğunun işaretleri birkaç eylemle verildi. İktidar, demek ki bunları ciddiye almadı. Söylem düzeyinde sertlikle yetinmeyi tercih etti!


Başbakan’ın, “Kendi halkına zulmeden, çoluk çocuğu öldüren rejime karşı sessiz kalamayız” çıkışı, insani açıdan anlaşılabilir. Erdoğan’ın bu hassasiyetine, uluslararası ve diplomatik ilişkiler açısından bakanlar, bu duyarlılığı dinî tercih ve “zafiyet” olarak görüyorlar. Batı’da, Suriye tarafından uğranılan şiddet ve terör eylemlerinin nedeni, Suriyeli “radikal İslamcılara” destek verildiği için teröre maruz kalındığı gibi algılanıyor.


Evininiz her tarafı camsa, komşunuzun camına taş atarken kırk kere düşünmeniz gerekiyor.
Suriye rejimi açısından Türkiye, rejim karşıtlarını desteklediği için savaş alanı kapsamında görülmektedir. 911 kilometre sınırınız sıcak savaş bölgesi ise, siz de savaşanlardan birinin tarafıysanız, fiilen savaşın içindesiniz demektir.
Bunun farkında mısınız?
İster ülke sınırları içinde ister komşu ülkelerle veya uluslararası ilişkilerde sorun çözme yönteminde, şiddeti yöntem olarak benimsiyorsanız, siz de kaçınılmaz olarak şiddete maruz kalırsınız. Şiddet, ister fiziki güç- silah kullanma olsun, ister diplomatik, siyasi dil olsun fark etmez. Sizin diliniz ve eyleminiz neyse karşılığı da benzer yöntemlerle olur. 2013 yılında, 1 Mayıs ve Newroz bayramlarında iki yaklaşım ve iki zihniyet örneğini yaşadık. Bazen, devletin ve iktidarın duyu organları çalışmıyor. Normal olanı anormal hâle getirebiliyor. Bu, iktidar sarhoşluğu mu acaba! 

 

Devlet refleksi: Yasaklıyorum


Reyhanlı katliamının geliyorum diye bağıran sesini duymayanlar, ölüm çığlıklarına ve acılara yasak getirerek hakikatlerin üstü örtmeye çalışıyorlar. Reyhanlı, Sulh Ceza Mahkemesi,Söz konusu soruşturmaya ilişkin dosya ve soruşturma kapsamı içinde kalan olay yerinde ve olayda ölen ve yaralananlara ilişkin, olay içeriğine ilişkin her türlü sesli, görüntülü ve yazılı ve görsel medyadaki yayınlar ile internet ortamındaki bu kapsamdaki bilgilerin CMK madde 153 ve diğer maddeleri gereğince yayınlanmasının ve gösterilmesinin yasaklanmasına karar verildi” diyor. Biz faniler, benzer zihniyeti daha önce defalarca, defalarca gördük.


Reyhanlı katliamını önleyememenin zaaflarını, basına sansürle, konuşmayı yasaklama refleksi, hiç yabancısı olmadığımız “baba devlet ve otoriter siyasi refleksidir”.
Özgürlük alanını kısıtlayarak, hakikatlerin üstünü örtmek, yasaklar getirerek hakikatlerin ortaya çıkmasına engel olmak, iktidar zafiyeti değil de nedir peki? Bu zafiyetler süreklilik kazanmaya başladığında, iktidarı otoriterleştiriyor, yasakçılık her alanda yönetim yöntemi hâline geliyor.


Sonuçta, “Fermanımdır yapıla” noktasına geliniyor, niyetiniz ve amacınızın önemi ortadan kalkıyor, yöntemleriniz sizi bambaşka bir noktaya taşıyor.