“Yalan, kişiyi haddi aşmaya götürür”

 “Yalan, kişiyi haddi aşmaya götürür”

 

“Yalancıların alametlerinden biri de, kendisinden istenmeden

Allah adına yemin edip durmasıdır”

Bu “yalan dünya”da yalan/yalancılık başını almış gidiyor. Yalan söylemenin ayıbı, günahı, utanması falan kalmadı. Halk arasında “siyaset demek yalan ve yalancılık demek” olarak görülürdü. 12 Eylül darbesini yapanlar, “ siyasetçilerin ve siyasetin” güvenilmez olduğunu gerekçe yapmışlardı. 

Gezi eylemlerinden sonra başbakan, yakın çevresi, danışmanları ve  (Aydın Engin’den ödünç alarak)  organ medyası, ideolojik, siyasi hegemonya oluşturmak adına propaganda/ajitasyonla yalanı/yalancılığı birbirine karıştırdılar(!). Yalancılık ve yalan üstüne kurulu algıyla siyasal üstünlük elde etmeye yöneldiler. 

Tarihteki ve bugünkü bütün otoriter ve diktatörlük rejimlerinde yapıldığı gibi,“büyük-ulu-yüce lider”in söylediği her şeye sorgusuz sualsiz güvenmek biat etmek, ulu öndere kuşku duymayı akıldan bile geçirmeden inanmak, iman etmenin bir parçası olarak sunuluyor.  Biat edenler için bağlı ve bağımlı olmanın temel koşulu: Liderine iman ve ibadet eder gibi inanmaktan geçiyor. Bu nedenledir ki, biat edenlere gerçekler çarpıtılarak anlatılır. 17 Aralık yolsuzluk/hırsızlık soruşturması, yüce lidere ve iktidara karşı darbe yapmak isteyen paralel büyük düşman heyulası, tütsü gibi inananların üstüne serpilmeye devam ediyor. 

Mantıklı soru şu değil mi: Varsa paralel devlet, çete… on iki yıldır iktidarsızın, ülkeyi kötü yönetmişsiniz demek ki. Paralel devlet veya çete, iktidar boşluk yaratırsa ortaya çıkar. Haydi, acemiydiniz, yönetmeyi bilmiyordunuz diyelim. Ergenekon davaları ve vesayet sistemini soruşturan savcı-  polis, yargılayan yargıçlar o zaman iyi idi, şimdi mi “paralelci” oldular. Diyelim ki şimdi oldular. Kim ise bu paralelci suçlular, bunları ortaya çıkartmak, iktidar olarak sizin işiniz ve göreviniz değil mi? 

Neden bir öcü sakızı çiğner gibi aynı sözleri geveleyip duruyorsunuz.

Gerçek olanla yalan olanı nasıl ayıracağız?

Yolsuzlukların boyutu ve derinliğinin ortaya çıkması paniği, yalan ve inkâr makinesini harekete geçirdi.  En son ortaya çıkan ses kaydında Erdoğan ve oğlu arasındaki evdeki paralarının” sıfırlanması”konuşması,  yalan üstünden yolsuzluk gerçeğini perdelemek ve yalan üstünden darbe yapılıyor çığırtkanlığı ve telaşının nedenini  gösteriyor.

Bu yalanlara inanan olur mu? Elbette canı gönülden inananlar da olacak, kuşku duyanlar ve hiç inanmayanlar da. 

Liderin söylediği bir yalana partilileri koşulsuz inanabilir. Sempati duyanlar ve seçmenler kuşku duyabilirler, ama inanmaya devam ederler. Ancak, iktidarın geleceği yalanlara dayalı algı yaratarak sağlanmaya çalışıldığında ve yalan siyasal şiddette dönüştürüldüğünde; yalan kutuplaştırmanın aracı haline getirildiğinde; önce sempatizanlar, sonra seçmenler soru sormaya başlarlar, kuşku güvensizliğe doğru yol alır.

Sürekli yalan söylenmeye devam edilirse, yalan söylemenin “iyi” sonucuna inanılırsa, bilinç parçalanması, bilinç sapması hayatın devamı – düzeninin olmazsa olmazı haline gelir.  Yalanın bir çıkış yolu olmadığı da bilinir ancak yine de söylenmeye  devam edilir. Sürekli yalan söylemek, herkesi kandırdığına inanmak, yalan söylemenin getirdiği başarı ve yalan söylemenin cezasız/karşılıksız kalması, İnsanı, bütün değerlerinden, inancından ve imanından kopartır; yalancılık,  akılcılığın başarılı bir aracına dönüştürülür.

Gerçek olanla yalan olanı nasıl ayıracağız?  Hiç kuşkusuz ki öncelikle somut kanıtlara bakılır. Kanıtların yeterli olmadığı, kuşkulu olduğu durumlarda insanlar vicdanlarının sesini dinlerler. Ancak vicdanın sezi özgür değilse, o veya bunun araçsallaşmış parçasına dönüşmüşse, bu durumda söz konusu olan vicdan olmaz: Taraftarlık, müritlik, bağımlı ve bağlı olarak, gerçek, araçsal akıl süzgecinden geçirilerek, kendisi gibi düşünenlerin “doğrusu” na vicdanını kandırarak inandırır. Mütedeyyin insanların, “siyasal İslam’ın” parçası haline gelmeleri, siyasi İslam’ı, İslamiyet sanmaları yanılsamaları, araçsallaştırılmış ve/ya maddi çıkar ilişkisinin parçası haline getirilmesinin sonucu, iman ve inanç yalan duvarına çarparak parçalanmaktadır.

Yalanla, iman ve inancın barış içinde bir arada olamayacağını bütün inananlar bilir. İslam’da yalan (Mumsema) haram kılınmış ve şiddetle yasaklamıştır. Yalan, insanları birbirine düşürür, güven duygusunu yok eder, toplum içinde karışıklıklara sebep olur; dostlukları yıkar, yerine düşmanlık tohumları eker. Yalan er veya geç ortaya çıkacağından, yalancılar kendilerine güvenilmeyen, saygı duyulmayan ve sevilmeyen insanlar durumuna düşerler.

Kısaca yalanı tek başına bir insan söylüyorsa onu felakete sürükler. Devleti yöneten kamu adına iş yapanlar yalan söylüyorlarsa, devleti ve toplumu felakete sürüklerler.

Müslüman, yalan ile imanın bir arada bulunamayacağını bilip yalandan kaçınarak doğruluğun temsilcisi olmalıdır.

Bitirirken, yalan söylemek, ahlaki ve inanan-imanlı olmanın ötesinde İnsani olmakla ilgili bir mesele. Müslümanlığını siyasetin parçası ve iktidar olmanın aracı haline getirmiş olanların yalan söylemeleri,  kendi çıkarları ve yolsuzluklarının üstünü örtmek için mütedeyyin insanların duygularını çalmak için yalan söylemeleri, günahı da aşıyor.  
Kur’an-ı Kerim’de yalancılarla ilgili çok sayıda Ayet vardır.

Allah’a karşı kim yalan uydurursa, işte onlar zalimlerin ta kendileridir”. (Âl-i İmrân Sûresinin 94 . Ayet)
‘’Nihayet, Allah’a verdikleri sözden döndüklerinden ve yalan söylediklerinden dolayı Allah, kendileriyle karşılaşacakları güne kadar onların kalbine nifak (iki yüzlülük) soktu.’’
(Tevbe,77)

“Kul yalan söylemeye ve yalan söyleme niyetini taşımaya devam edince bir an gelir ki, kalbinde önce siyah bir nokta belirir. Sonra bu nokta büyür ve kalbinin tamamı simsiyah olur. Sonunda Allah nezdinde ‘yalancılar’ arasına kaydedilir.” (Muvatta, “Kelâm”, 18- Hadis)