Bölünmüş insanlıktan /bütünleşmiş insanlığa


Hüseyin Ergün - 11/01/2006 16:05:25 (792 okunma)

Bölünmüş insanlıktan /bütünleşmiş insanlığa

69-İnsanlığın bütünleşmesi -küreselleşme- nesnel
bir gelişmedir.
 İnsanlığın bütünleşmesi -küreselleşme- 
bir tercih veya politikanın değil, esas olarak, bilgi, iletişim 
ve ulaşım teknolojisindeki gelişmelerin bir sonucudur. 
Bilişim teknolojisi ile insanlar ve insan faaliyetleri arası 
ilişkilerin ağırlığı ışık hızına kaymıştır. Ulusal sınırlar bu 
yeni hıza dar gelmektedir. Bir baş¬ka deyişle ışık hızına ulaşmış 
"at" artık eski meydana sığma¬maktadır. Sanayileşme ve mekanik
hız, nasıl derebeyliklerin duvarlarını yok edip ulus-devletleri yaratıysa, bilişim uygarlığı ve ışık hızı da ulusal sınırlan sınırlayıcı olmaktan çıkarmaktadır. Yaşamakta olduğumuz bu gelişme, enternasyonalizmden de, ticaretin serbestleşmesi ve uluslararası ilişkilerin gelişmesinden farklı bir şeydir. Enternasyonalizm, ulus devletlerin varlığına dayanır. Küreselleşme, ulus devletlerin 
sınırlarının sınırlayıcı olmaktan çıkması, bir başka deyişle, insanlığın ortak bir hukuk altında bütünleşmesi, bütün dünyada, aynı ilkelere dayanan bir hukukun egemen olması sürecidir.

70İnsanlığın bütünleşmesi ilerletici bir süreçtir. 
Manifesto'da Marx ve Engels gayet açık bir şekilde yazıyorlar: "Durmadan yeni sürüm pazarları edinme 
gereksinimiyle burjuvazi, yeryüzünün tümünü istila 
ediyor... Yeni sanayiler artık, ülke içinde tüketilen 
hammaddeleri değil, en uzak yerlerden getirilen hammaddeleri kullanıyorlar, ve ürünleri de
yalnızca ülke içinde değil tüm dünyada tüketiliyor...
Eski yöresel ve ulusal yalıtıldık ve kendine yeterlik yerine, her yönde ilişkilerle ulusların birbirine evrensel bağımlılığı görülüyor. Maddi üretim için doğru olan manevi üretim için daha az doğru değildir.
Ayrı ayrı ulusların entelektüel eserleri ortak servet haline geliyor. Ulusal tek yönlülük ve dar görüşlülük gün geçtikçe daha da olanaksızlaşıyor, sayısız ulusal ve yöresel edebiyattan bir dünya edebiyatı doğuyor... Tek sözcükle burjuvazi kendisine tıpatıp 
benzeyen bir dünya kurmaktadır." Sanayileşme çağında 
benzeşme, geniş ölçüde gerçekleşmiş, ama bütünleşme ger¬çekleşememiştir.

71. İnsanlık, bugün, küreselleşmeden değil, küreselleşmenin yetersizliğinden "acı çekmektedir." Bir başka deyişle, 
sermayenin, teknolojinin, ticaretin, üretimin ve emeğin farklı düzeylerde küreselleşmesi, insanlığın küreselleşmeden yararlanmasını geniş ölçüde sınırlandırmakta; çarpıklıklara neden olmaktadır. 
Bu aynen bir ülkede sermayenin, teknolojinin, ticaretin ve emeğin dolaşımında farklı hukukların -bazı yasakların ve bazı ayrıcalıkların- geçerli olmasına benzer. Bir kelimeyle, küreselleşmede asıl sorun, "yetersiz küreselleşme"dir. Bütün dünyada aynı hukukun geçerli olmamasından, yani hukukun Küreselleşememesinden ötürü, insanlık bütün
olanaklarını seferber edememekte; üretim güçlerini ve kaynaklarını en verimli oldukları yerlerde kullanamamaktadır. Ancak, bu sürgit böyle süremez; sürmüyor da.

72-Emperyalizmle mücadele milliyetçilikle olmaz. Kenan Somer'in, Kızılcık Dergisinin Ocak-Şubat 2004 tarihli 19. sayısındaki sözleriyle, "Emperyalizm, Avrupalı ulus-devletlerin egemenliklerini kendi sınırları ötesine yaymaları" demektir. Emperyalizmin egemen olduğu dünyada, emperyalizm, sosyalizme milliyetçilik ve reelpolitik aşılamaktaydı. Örneğin, 1962'de kurulup 1971'de kapatılan gerçek TİP'in ünlü Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar, 1967'de, "sosyalizm ile milliyetçiliğin, hele geri kalmış ülkelerde, aynı anlama geldiğini" söylüyordu. Kenan Somer bu yaklaşımı "ulusalcı sol"da konumlanmak olarak tanımlıyor ve ulusalcı solu özünde faşizmin sosyalistlere mahsus cümle kapısı olarak niteliyor. Bugünün küreselleşme karşıtı "sol" hareketlerine kulak verdiğimiz zaman, Kenan Somer'in bu saptamasının doğrulandığını görüyoruz. Dahası sözde keskin anti-emperyalist olan bu milliyetçi söylemin özde emperyalizme karşı etkili bir mücadele anlamına gelmediğini de saptıyoruz. Bu, en pes perdeden bir batı düşmanlığına, giderek başka uluslara düşmanlığa ve dünyadan soyutlanmaya, içe kapanmacılığa dönüşüyor. Dolayısıyla, emperyalizme karşı mücadeleden çok emperyalizme karşı mücadelenin içini boşaltmaya yarıyor. Şimdi, Kenan Somer'in yazısının başlığı olan soruyu yinelemenin zamanı: Siz hala babalarınızın emperyalizmiyle mi savaşıyorsunuz?

73. Emperyalizmle mücadele, küreselleşmeyle olur. Bir önceki paragrafta da belirtildiği gibi, emperyalizm, bazı ulus devletlerin başka bazı ulus devletler üzerinde egemenlik kurmaları ve hak- hukuk tanımadan isteklerini dayatmaları ve elde etmeleridir. O nedenle, emperyalizme karşı mücadelenin amacı, bu dayatmanın ortadan kalkması, ilişkilerin hukukun üstünlüğüne dayalı bir ortamda gerçekleşmesidir. Bu da dünyada aynı hukukun egemen olması ile mümkündür. Ancak o zaman, dünya çapında ilişkiler, hukuk karşısında eşitlik temelinde oluşur ve gelişir. Bir başka ifadeyle, uygar bir ülkenin içindeki ilişkilere dönüşür. İstanbul ile Konya'nın iki ayrı devlet olduklarını düşünelim. Bu durumda emperyal İstanbul, Konya'ya tamamen kendi çıkarlarına uygun dayatmalar yapabilecektir. Ama, Türkiye Cumhuriyeti içinde bir tek hukuk egemendir. O nedenle, İstanbul'un Konya'ya hukuk dışı bir dayatmada bulunması ola¬naksızdır. Buradan çıkarak şunu söyleyebiliriz: bir devletin bir başka devlete dayatmada bulunmasını -emperyalizmi- gerçekten istemiyorsak, bunları bir tek hukuk altında birleştirmek en doğru çözümdür. Bir başka ifade ile küreselleşme süreci, ne kadar demokrasi, özgürlük ve eşitlik ideallerine uygun gelişirse, insanlığı ne kadar bir tek hukuk altında buluşturursa, "emperyalizm" o kadar geriletilmiş olacaktır. Tersi, yani milliyetçi, içe kapanmacı yaklaşımlar İse, emperyalizm'in değirmenine su taşımaktan başka bir şey değildir ve olmamıştır.

74. Yeni dünya, geri ve azgelişmiş ülkeler için daha büyük olanaklar sunmaktadır. Bilişim uygarlığı ve küreselleşme insanlığın -ve özellikle geri ve gelişmekte olan ülkelerin- önüne ilerleme ve eşitleşme bakımından, yeni fırsatlar ve olanaklar koymaktadır. 20. yüzyılın ikinci yarısında dünyaya açılan azgelişmiş ülkelerin kalkınması ve diğer azgelişmişler ile arayı açması da bunun uygulamalı bir kanıtıdır. Küreselleşme sınırları sınırlayıcı olmaktan çıkardıkça eşitleşme olanakları daha da artacaktır. Dünyanın geri ve yoksul bölgelerinin ve halklarının dünya gelişmesinden daha çok pay almaları ancak böyle -sı¬nırların sınırlayıcı olmaktan çıkmasıyla- mümkündür. Elbette bu kendiliğinden olacak bir iş değildir. Geri ve gelişmekte olan ülkelerin tutucu-yağmacı-baskıcı egemenleri ile ileri ülkelerin aç gözlü ve arkaik güçleri insanlığın bütünleşmesine direneceklerdir. Bu bağlamda, 2003'te, Cancun'da ileri ülkelerin tarım ürünlerindeki ambargoları kaldırmamaları insanlık adına utanç verici bir dar görüşlülüktür. Ancak bu boşuna bir çabadır.. Bilişim uygarlığı ile başlayan 21. Yüzyıl, insanlığın bütünleştiği bir dönem olmaya adaydır.

75. Açlıktan tokluğa geçiş insanlığın bütünleşmesi ile hızlanacaktır. Sanayi toplumunda insanlığın gelişmesi eşitlik içinde gerçekleşmemiştir. Ülkeler ve ülkeler içinde bölgeler insanlığın ileriye doğru yürüyüşünde eşit ve/veya paralel bir geliş¬me göstermemiştir. Eşitsiz gelişme kanunu, sanayileşme çağı¬nın bir gerçeğidir. Sanayileşme ile dünyanın bazı yerlerinde üretkenlik artmış, sanayileşemeyen yerlerde eski düzeyinde kalmış veya pek az değişmiştir. Bu bakışla, geri kalmışlık, ileri teknolojiye geçememek veya yetersiz geçmekle eş anlamlıdır. Sanayi çağında, ülkeler arasındaki gelişmişlik uçurumları, ulus devletlerin varlığı ve sınırların aşılmazlığı ile geniş ölçüde korunmuştur. Geri ve gelişmekte olan ülkelerde sınırlar, bir bakıma, yoksulluğu, yağmacılığı, hukuk dişiliği ve baskıyı güvence altına almıştır. Ticaretin serbestleşmesi ve uluslararası işbölümü, bu uçurumları kapamaya yeterli olmamıştır. Küreselleşme, bir anlamda dünyanın bir tek ülke haline gelmesi demek olduğundan, sermayenin, emeğin, bilginin, girişimciliğin dünyada her yere serbestçe ve aynı hukuk altında akabilmesi olanağını sağlayacaktır. Bu da, kaynakların daha verimli kullanılmasına imkân verecek, ülkeler arasındaki gelişmişlik uçurumlarının kapanmasına çok daha elverişli bir ortam yaratacaktır. Edgar Morin'in deyişiyle "Dünyadaki açlığı ortadan kaldırmak teknik olarak elimizde, ama siyasi olarak değil." Küreselleşme siyasi engeli ortadan kaldıracaktır.

76-1990'dan önceki dünya ile sonraki dünya kökten farklıdır. İkinci Dünya Savaşı sonrası bilgi ve iletişim teknolojilerinin gelişmesi her ülkede "yaşamın üretimi ve yeniden üretimi"ni temelden değiştirmiştir. Ulusal sınırlar sınırlayıcı olmaktan çıkmış, dünya ticaretindeki serbestleşme, malı, sermayeyi, girişimi ve bilgiyi küreselleştirmiştir. Kitlesel göçler yoluyla başlamış olan emeğin küreselleşmesi ise, yerinden uzak bir ülkedeki şirket için çalışma, ileri ülkelere nitelikli emek göçü, sığınmacılık vb. yollarla sürmektedir. İleri ülkelerde nüfus artışının durması, hatta bazılarında tersine dönmesi emeğin küreselleşmesini tetikleyecektir. Kimi siyasal gelişmeler de küreselleşmenin hızlanmasına katkıda bulunmaktadır. Avrupa Birliği'nin başarılı genişlemesi bunlardan biridir. 1990'da Sovyetler Birligi'nin çöküşü ile küreselleşme yeni ve başat gelişme çerçevesi haline gelmiştir. 1990'dan önceki kabullerin çoğu, geçerliliğini yitirmiş; o arada küreselleşmenin önündeki en önemli ideolojik engel de ortadan kalkmıştır. Bu sonuç, yalnız Sovyet tipi sosyalizm için değil sosyal demokrasi için de -ve hatta merkez ve sağ politik akımlar için de geçerlidir. Çünkü, gelişmeler, dinci içe kapanmacılığın da (infiratçılık) millî içe kapanmacılığın da sonunun geldiğini göstermektedir. Bu akımlar değişim korkusu ile zaman zaman ve yer yer yükselseler de gidecekleri yer tarihin çöplüğüdür.

77 -Bütün politik hareketler için yeni bir dönem başlamıştır. Başta politika olmak üzere, ekonominin, sosyal yaşamın, eğitimin vb. her şeyin yenidünya bağlamında düşünülmesi gereklidir. Bu yeni gerçeklik, geçmişteki mücadelelerin anlamsız olduğunu göstermez. Ne var ki, bugün, o kabullerin, mücadele tarzlarının ve çözümlerin geçerlilikleri kalmamıştır. Onlara can veren temeller, koşullar ve dinamikler değişmiştir. Şimdi, yepyeni bir durumla karşı karşıyayız. Bu "yeni durumu" eski kavramlarla anlamak da anlatmak da olanaksızdır. Sözgelimi, bir gün, sonradan "komünizm" denilecek bir durum gerçekleşirse, bu durum herhalde, bugün, hiç kimsenin beklemediği bir şey olacaktır. 0 nedenle, eskiye takılıp kalmadan, yeni duru çözümlemek (tahlil, analiz) gerekmektedir. Geniş yığınların özgürlük, eşitlik ve refah mücadelesinin, ancak bu çözümlemenin ortaya çıkardığı yeni verilerin ışığında yürütülmesi halinde başarı şansı vardır. 

Bilişim Çağında Sol Sayfa:51 56

Televizyon ve Şiddet

Geçen bir kaç yıl içinde bazı temel alışkanlıklarımızı değiştirmek zorunda kaldık; kitle halinde. Önce rakı içmekten vaz geçtik çünkü zehirli rakı vardı ve insanlar ölüyordu, daha sonra da tavuk yemekten vaz geçtik tavuklar kitle halinde hastalanmıştı. Belirli yerlere gece gitmemek gibi yeni adetler geliştirdik ve haksızlık karşısında sessiz kalma seçeneğine çok daha sık başvuruyoruz. bütün bu deneyimlerden anladığımız; üzerinde yaşadığımız coğrafyada birbirimizi bireysel olarak, tek tek ya da kitle halinde öldürmekte çok tereddüt etmediğimiz gerçeği herhalde. Bugün Türkiye’de çok korkutucu süreçleri yaşamaya devam ediyoruz. Bu süreçlerin en temel özelliği şiddet yoğunluğu.

Bu süreçlerin en temel diğer bir özelliği sevgi yoksunluğu.

Genel olarak şiddetin yükseldiği farzedilen yerden (televizyon ekranı) hep aynı kişiler bu yükselişi aralıksız yorumluyorlar. Ekonomiyi ve enflasyonu, kürt sorununu ve insan haklarını, basketbolu ve üç büyükleri, liposankşını ve paintball oyununun özelliklerini, başı açık namazın hikmetlerini ve nba’yi, depremi ve kuzey anadolu fayını yorumlayan, irdeleyenler de aynı kişiler. Aynı erkek ya da erkeğe dönüşmüş kadınlar, çok konuşurken neredeyse hiç bir şey söylememe sanatının yüksek temsilcileri, elitin içinden seçilmiş bir avuç elit ve bir kaç palyaço hep aynı yanlış soruları sorarak süreci, sebeb ve sonuçları araştırıyorlar. Neredeyse hiç zahmet çekmeden; artık o evlerinden bile rahat hissettikleri ortamda,kameranın karşısında şiddetin kaynaklarını ve çözümleri sıralıyorlar; hep aynı tavırlarla efes pilsenin maccabi’ye yenilgisinin nedenlerini, depremde elli bin kişinin ölüm nedenini, maydonozon faydalarını ve şiddeti aynı yaklaşımla, aynı esprileri yaparak, aunı esleri vererek ve aynı ses tonuyla anlatıyorlar. 

Yeni bir insan türü bu, her şeyden anlayan ve her şeyle ilgili tereddütsüz konuşabilme yetisiyle donatılmış; yatırınca ağlamaya başlayan bebekler gibi hiç duraksamadan ve düşünmeden konuşabiliyorlar. Onlar şiddetin televizyonla ilişkisini anlamlandırmaya çalışırken belki tüm diğer ilgi alanlarındaki konuları (dünyada ve uzayda olup biten, olup bitecek her şey) açıklarken yaptıklarına benzer fahiş, temel ve önemli hatalar yapıyorlar.
Bunu bilmedikleri için değil işlerine öyle geldiği için yapıyorlar ve bu daha çok gücümüze gidiyor. 

Anlattıklarını özetlersek şiddetin önemli bir kısmının televizyonda üretildiğini, televizyonun toplumsal cinnete önemli bir katkısı olduğunu bunun da bazı dizilerdeki sürekli yüceltilen mafiozi tiplerden, özellikle dizilerin ve film senaryolarının yaklaşımlardan kaynaklandığını savunuyorlar. Savunuyorlar ama bunu kendileri de dahil hiç birimiz yutmuyoruz. 

Televizyonun şiddetle ilişkisi üç tane diziyle ve bu dizilerde yüceltilen kötülükle sınırlı değil doğal olarak. Televizyon onlara o gevrek sesleriyle hiç bir şeyi anlatmazken de hiddet ve şiddet üretiyor; şişman kadınları salt şişman oldukları için asansöre almayan yaklaşımlarıyla, banka şubelerini hiç sevmem diye böğüren karakterleriyle, arabanın üzerine düşüp bir yerlerini kıracak adamın altından arabayı çeken pack shotlarıyla reklamlar da üretiyor şiddeti, haberler; söyledikleri, gizledikleri ve yorumlarıyla besliyor şiddeti; çok masum gibi görünen cümlelerinin altındaki acımasız aptallıkla haberler üretiyor şiddeti, örneğin;

...Amerikan askerleriyle Irak’lı direnişciler arasında çıkan çatışmada olan masum Irak’lılara oluyor...

İzlerken yalnızca utandığımız bütün yarışmalarıyla üretiyor televizyon şiddeti; arkadaşlarını elemek zorunda bırakılan yarışmacı aslında arkadaşlarını öldürmüş oluyor ve yakın zamanda bu da olacaktır ekranda.

Televizyonda yarışırken gerçekten biri ölecek. Televizyon bütün programlarıyla üretiyor şiddeti, total olarak, bütün olarak. Bilmem hagi şirketin CEO’suna birbuçuk saat tamamen manyelli sorular sorularak yapılan sözümona bir ekonomi programı süresinde bu şirkete diğer şirketlerin aleyhine sağlanan haksız ve adaletsiz reklam olanağı da üretiyor şiddeti.

Bir büyük hastanenin logolarını göstererek yapılan sözümona bir sağlık programının tüm diğer doktorlara karşı ortaya çıkardığı haksız durum da yaratıyor şiddeti. Ancak ana akım medyanın içinden bu küçük sayıdaki elitin bunu söylemesine olanak yok çünkü burada varoluyor ve buradan besleniyorlar. Bu itiraf ellerindeki sonsuza dek geçerli ekrana çıkma vizesinin sürekli ya da çok uzun süreli iptali anlamına geleceği için bunu söyleyemezler. Televizyondaki şiddeti gerçekten azaltmak yönünde bu çok küçük azınlığın yapacağı en önemli ve somut ilk adım susmak olacaktır aslında.

Şiddetin sebeplerini araştırıyormuş gibi yaparak ekranda sürekli tekrar eden ve hiç bir işe yaramadığı ortaya çıkan bu “soğutma” operasyonuna sıklıkla başka bilim insanlarını, psikologları, doktorları, eğiticileri de ortak ediyor televizyonun operasyonel kadroları. Onlar da “dizilerdeki tipler gerçekten de...” diye başlayıp sürdürdükleri konuşmalarıyla bu kandırmaca, lafı dolandırmaca, saatlerce konuşup bir şey söylememe operasyonununa ortak oluyorlar. Çünkü onlar da kendi meslek alanlarından hiç adil olmayan ölçütlerle seçilmiş ve ekrana çıkma müsadesi almış bir azınlık. Tıpkı evsahipleri olan elit azınlık gibi. Aslında onun çok somut bir parçası ve destek gücü olarak hazırlar; arkaplanlarında çalıştıkları hastanenin logosuyla bir sorunu çözmek, bir yaraya ilaç olmaktan çok bir reklam karakteri olarak oradalar.

Adalet kavramının hiç bir anlamının kalmadığı, gelirin adaletsiz dağıtıldığı, dayanışmanın tümden parçalandığı, ülkenin entellektüellerinin ve sanatçılarının önemli bir kısmının iktidarın etrafında toplanıp kendini beğendirmeyarışına girdiği, eğitimin çöktüğü bir ortamda şiddet tabii yükselir” demek zor geliyor herkese anlaşılan.

Ülkede gittikçe yayılan ve çılgınlaşan şiddet ve cinnet eğilimini ve delirme halini tam olarak açıklamak için televizyonun yalnızca dizilerde ve dizi karakterleriyle değil ama tümüyle, bütünüyle şiddet ürettiğini, ya da medyanın şiddet ürettiğini kabul etmek de yetmez. Medyanın bir sektör olmasının veya herkesin çok sevdiği anlamsız tabiriyle dördüncü kuvvet olmasının kabulü de yetmez şiddeti açıklamaya; medyanın bir yansıtıcı ve ayna olduğu bilgisinin de açıkca ortaya konması gerekir. Yani hukuk, sağlık, eğitim, tarım, turizm alanlarında olup bitenin bir kısmını birinci elden deneyimlerle öğreniyorsak kalan bir kısmındaki çarpıklığı, bitmişliği, zavallılığı ve yoksunluğu da pek derinliğine olmasa da, pek güvenilir verilerle olmasa da televizyondan öğreniyoruz. Televizyon bize yalnızca kendi içindeki karanlığı değil ama toplumun karanlığını da yansıtıyor. Çünkü medya bir yansıtıcıdır; olanı az ya da çok distorte ederek tekrar yansıtır. Keşke kurtlar vadisi yayından kaldırılsa bitse şiddet.

Çok uzun süredir önemli bir labarba malzemesi olarak iş gören “televizyondaki şiddet çocukları etkiliyor mu etkilemiyor mu, galiba etkilemiyor belçika’da yapılan araştırmalara göre...” mevzuu artık sonlandı. Çok uzun bir süredir ekrandaki şiddetin çocukları olumsuz etkilediği kanıtlandı. Şüphesiz büyükleri de. Sanatta çok sık kullanılan önemli bir ana tema şiddet, ya da öykünün, anlatının bazen önemli bir parçası. Sinemada şiddetin estetiği ile ilgili çok ciddi eserler veren Stanley Kubrick ya da Michael Haneke gibi önemli yönetmenler var. Televizyonda şiddetin anlamlandırılmasıyla ilgili “South Park” sağlam ve önemli bir örnek gibi görünüyor. Her üç örneğin de ortak noktası yönetmenlerin içinde yaşadıkları ya da bir yönleriyle ait oldukları toplumu şiddetle eleştirmek için “şiddeti” kullanıyor olmaları. “South Park” dizisinin yaratıcılarının büyük bir katliamın yaşandığı Columbine Lisesinin bulunduğu kasabalı olmaları da bir bilgi olarak önem kazanıyor. Şiddete dair bir düşünce üretmek aslında korku ve yetersizlik üzerine düşünmekten farklı değil; bugünden ve gelecekten korkmak üzerine.

Televizyon çok çabuk, çok uzağa, çok duyuya birden seslenerek, çok dolaysız insanlara ulaşıyor. Korkutuyor... Noam Chomski’nin olağanüstü sade açıkladığı gibi "korkutarak rıza" üretiyor.

Televizyonda şiddetin sunum yöntemlerinden birincisi şiddetin çıplak sunumu; Çıplak. Çıplak ve yalın şiddetin sunulduğu yapımlar(reality show), haberler ya da haber programlar. Bu programların önemsediği herhangi bir kaide, kriter, etik kural varsa da bunların bize okullarda öğretilen; dürüst ve tarafsız olmak, Türkçe’yi düzgün konuşmak ve bilmek, bir eğitim ve kültür düzeyine ulaşmış olmak gibi kriterler olmadığı belli. Çünkü haberlerin sunumu pek nezaketli bir yaklaşım içermiyor gibi; kaba ve kullanılan Türkçe’de sorunlar var ADETA. Haberlerin seçim ve sunum süreçleri bizde tüm kanalların ciddi olarak nesnellikten uzak olduğu şüphesini uyandırıyor. Yapılan bu programlarda alabildiğine yoğun şiddet gerçek yaşamdan alınarak zamanda çok boyutlu bir yeniden üretime tabi tutuluyor. Aynı şey mekan ve coğrafyada da çok yönlü yayılıma bırakılarak yeniden ve yeniden üretime tabi tutuluyor. Yoğunlaştırılıyor. Bu türetme ve çoğaltmada kullanılan tekniklerin yapısı iyi çözümlendiği zaman çıldırtıcı noktalara gidiyor.Şiddetle hiç ilgisi yokmuş gibi görünen bölümlerde bile korkunç gelecek teorileri gizli. 

Televizyon ciddi bir şiddet transferi yapmakla kalmıyor, bunu üretiyor da. Tek bir taş atma, yaralama veya öldürme sahnesi defalarca gösteriliyor; yavaş çekimlerde uzatılıyor. Kaza ile televizyona çıkabilmiş ciddi bir şairin programı hiç bir tekrara girmezken stüdyoda birbirine saldıran iki astroloğun ya da futbol yorumcusunun görüntüleri tekrar tekrar sunuluyor. Bazı programların sürekli tekrarlayan jeneriklerinde yüzlerce takla atarak gövdesinde kırılmadık kemik kalmayan sporcular ve kalın bir çantayı diğer meslektaşının kafasına indiren parlementer veya benzeri görüntüler kullanılıyor. Bu görüntüler sürekli geliştirilenbir görüntü sunum ve dağtımı şebekesinden geçerek çözünürlüğü daha yüksek ekranlardan dünayay dağılıyor; sonuçta dönüştürülen, değiştirilen, distorte edilerek yeniden yaratılan tarih (!), gerçek (!), yeni gerçek (!), haber(!) ekranlardan daha net, daha kuvvetli sinyallerle, birim alanda daha fazla pikselle, daha parazitsiz birşekilde akmayı sürdürüyor: Bu büyük emeklerle oluşturulmuş ve bugün gerçekten muhteşem bir mükemmelliğe ulaşmış alanın ve teknolojinin ürünleri olarak genelde ekranda insanları birbirlerine bağırır, taş, kurşun atarken, küfrederken görüyoruz; yanmış, öldürülmüş, yaralanmış insanlar ve onları yaralayanları, öldürenleri görüyoruz. Can alıcı görüntüler bunlar. Bir anlamı ve bağlamı olması gerekmiyor. Haberin doğası gereği şiddet öne çıkıyor. Bu da dünya’yı olduğundan daha dayanılmaz gösteriyor. Korkutuyor. Stockholm ya da Bern sokaklarında trafik ışıklarına ve nezaket kurallarına uyarak dolaşan insanlar haber malzemesi olarak uygun değiller (di belki de dili geçmiş kullanmak gerek; komşuda kan akıyorsa sana bulaşır, sana doğru akar ve sen de kanarsın ki kanamaya başladılar, nasıl ırak’da akan kan bizi de boğacaksa, boğuyorsa). Bu basit nedenden dolayı haberlerde görülen kentler, evler, bürolar, sokaklar, bireyler ya da kitleler yanmış, yıkılmış, dövülmüş, öldürülmüş, öldürmekte ve öldürülmekte. 

Genelde İslâm ülkeleri ve az gelişmiş ülkeler. Bu görüntülerin üzerimizdeki ilk ve belki de en önemli etkisi lanet olası halimize şükretmek duygulanımı olsa gerek. Bu görüntüler bu duygulanımı hiç şüphesiz herkes için farklı boyutlarda gerçekleştiriyor .(Televizyon muhafazakardır) Gerçekte yaşanan şiddet ekranda tekrarlanıp milyonlarca kez çoğalmadan önce en kanlı ve can alıcı kısımları bir şey müjdelermiş gibi bazen günlerce bazen saatlerce tekrar tekrar gösteriliyor. Eğer olay çok etkileyiciyse (İsrail’de bombalanan otobüs ya da lokanta gibi, Irak’daintahar saldırısına uğrayan bir cami gibii) tüm dünya ekranlarında tekrar, tekrar ve tekrar yatınmanıyor. (şiddetin karesinin karesinin karesi) Yaşananın tüm bu çoğaltma ve türetmelerin yanı sıra yaşananın en iğrenç bölümü yavaş gösterimle olduğundan daha uzun bir hale getiriliyor. Sunucunun üzerine döktüğü incilerle, görüntü yönetmeninin uygun gördüğü görsel efektlerle 'tadından yenmez' bir hale geliyor. Çoğaltılan, değiştirilen, dönüştürülen, uzatılan, seslendirilen şiddet izleyicisiyle ilişkisinden emin bir sunucu tarafından kullanılırken aynı zamanda pazarlanıyor: İzleyin, mutlaka izleyin, kaçırmayın... Bunu izleyen potansiyel hasta birey süreçte hasta değilse de hastalanıyor.

Tutun ki programın şiddetle hiç ilgisi yok ve fakat orada öngörülmeyen bir şey gerçekleşiyor, (konuşmacılardan birinin durup duruken ötekini tokatlaması ya da stüdyoda düşüp ölmesi gibi) yalnızca bu bölüm tekrara giriyor, üretiliyor. Koca bir ordu; telefon, telsiz başında bekleyenler, kameramanlar, yönetmenler, kurgucular, link görevlileri, naklen yayın ekipleri, şoförler, otobüsler hazır vaziyette bir uçağın düşmesini, bir otobüsün şarampole uçmasını, birinin birini bıçaklamasını bekliyorlar. Bu işlerinden kazandıkları paralarla midye yiyor, ağaç dikiyor, çocuklarını okutuyor, arabalarını değiştiriyor, ödül alıyor, gündemde kalıyor ve terfi ediyorlar.

Eskiden bunların şiddeti bekledikleri duygularla insanlar yağmur, meltem, bir dost, sevgili beklerlerdi. İnsanlar hala da bekliyor bunları.

Filmler, diziler, çizgi film ve yarışma programlarındaki şiddet yoğunluk olarak haberleri aratmayacak düzeydedir. Çocuklar başta olmak üzeretoplumun tamamı bu şiddeti tüketmektedir. Bu şiddet bombardımanının arkasında babanın ailedeki korkulan kişi olma özelliğini, Televizyonun toplumda korkutan gereç olma özelliği olarak aldığını görüyoruz.(Televizyon büyüktür)

(Birbirine yansıyarak çoğalan) televizyondan dağılan şiddet ve kokuşmuşluk toplumsal yapıda aynı gücü karşılığı buluyor. Hukuk, eğitim, sağlık, iç ve dış politikaları çürümüş bir toplum. Adalet kavramı yok olmuş, gelir dağılımı bozuktan öte. Kaçınılmaz bir şekilde şiddet kol geziyor. Tüm bunlara ek olarak Türk toplumunun genlerine işlemiş bastırılmışlığın neden olduğu zaten varolan yoğun şiddet potansiyeli, tepkisizlik.. 

Tüm bu gösterilenlerin ne kadar beğenildiğini gene onları sunanların bize verdiği rakamlardan anlıyoruz. Hamburgeri, neskafeyi ya da blucini ne kadar beğendiğimizi de onlar bize söylüyor ve biz de itaat ediyoruz. 

Tüm bu şiddetin kutsanması ve şiddete tapınılması sürecinin nedenlerini araştırdığım zaman tek bir fiile gelip durmak zorunda kalıyorum.Yetersizlik. gerçekten de bu yetersizlik hali önemli bir sebep. Belki de şaka programlarını inceleyerek bir açıklık getirmek daha kolay olacaktır. Şaka yapmak de şiir yazmak gibi çok ciddi bir birikim isteyen ancak bu birikimle bile belli bir süreç isteyen bir şeydir. Sürekli şaka yapamazsınız. Bu komedyenler için de geçerlidir. 

Bir de hiç bir yeteneği olmayan şaka programı yapımcılarını düşününüz, onların şiddet kullanmaktan başka çareleri kalmıyor. ve kullanıyorlar da, izlemeye dayanılmayacakbir kabalık ve zavallılık içinde.

Dizilerdeki şiddeti ise gene yetersizlikte aramak gerekiyor. Bu dizilerdeki dramatik yapıların hiç biri bir Haneke filminin ya da Otomatik Portakal’ınşiddeti kullanışıyla benzerlik taşımıyor. Bu dizi filmlerde kullanılan şiddet tamamen çaresizlikle ilgili. Bu çaresizliği şöyle de açıklayabiliriz;

Gerçekten de izleyiciyi etkileyecek bir iki dakikalı ciddi bir aşk sahnesinin ortaya çıkması için çok iyi bir senaryoya, çok iyi iki oyuncuya, çok iyi metne, çok iyi yönetmene, çok iyi bir kurgucuya ve daha bir çok “çok iyi” olmak zorunda olan kişiye ve bunların çok iyi işbölümüne ihtiyaç vardır. Gerek sanatta (!) gerek haberde veya aktüalitede hiç bir teknik özellik aranmıyor; şiddet sahnesinde netlik kaçsa da oluyor, kamera titrese de kadraj bozulsa da; odunu ötekinin kafasına vurup kan fışkırttığında iş tamamlanıyor. Bu böyle...

Şiddetin kol gezdiği her yerde çok ciddi bir yetememe durumu olduğundan şüphe ediyorum. Televizyonun veya kitle iletişim araçlarının şiddetle ilişkisi bize ana akımdan seslenebilme yeterliliğine sahip elit azınlığın anlattığı kadar basit değildir. Şiddetle medyanın mutlaka çok ciddi bir ilişkileri vardır ama bu ilişki üç tane diziyle açıklanamaz. Bireyin yalnız, umarsız ve çaresiz yaşamını dayanışmayla taçlandırdığı sevginin, adaletin geçerli ve önemli olduğu bir gelecekte şiddet azalacak. 

Bugün yaşadığımız ülkede insanların çok büyük bir kısmı kendini mağdur hissediyor olabilir mi acaba; acaba şiddet burada gizli olabilir mi. Bugün insanların büyük bir kısmı kendini yalnız, zavallı ve çaresiz hissediyor olabilir mi?

Bence olabilir. Kamerlara bakan gözler ne görüyor bilemem ama ben otobüsün penceresinden dışarı baktığımda da aynaya baktığımda da bunu görüyorum.

 



 Haneke  Otomatik Portakal’ın

 “çok iyi” 

 Bireyin yalnız, umarsız ve çaresiz yaşamını dayanışmayla taçlandırdığı sevginin, adaletin geçerli ve önemli olduğu bir gelecekte şiddet azalacak. 

 mağdur  yalnız, zavallı ve çaresiz