Çağımızda En Güçlü Siyasi Seçenek: Sosyalizm* DÖNEN DÖNSÜN BEN DÖNMEZEM YOLUMDAN

Hüseyin Ergün - 23/12/2011 11:58:33 (394 okunma)

Çağımızda En Güçlü Siyasi Seçenek: Sosyalizm*
DÖNEN DÖNSÜN BEN DÖNMEZEM YOLUMDAN


1. Oya Baydar’ın, sosyalizm tanımı şöyle: Sosyalizm, “İnsanlığın, eski çağlardan beri süren; dinlerin yeryüzünden gökyüzüne taşıyıp yaşamdan ölüm sonrasına ertelediği büyük ütopyasının bu dünyada gerçekleştirilebilmesi çabasıdır.” Bu tanımda en sevdiğim husus, öteden beri varolma, “evvel benem ahir benem” vurgusudur. Bir başka ifade ile, sosyalizmin, adı konmadan evvel de özgürlük ve eşitlik hayalleri ve talepleri olarak var olduğu ve gelecekte de var olacağı fikridir. 

2.İnsanlık, üretime geçişinden beri, tarım toplumu (köleci toplum ve feodalizm), sanayi toplumu (kapitalizm) aşamalarını yaşamıştır ve bilişim toplumu aşamasını yaşamaktadır. Bu toplum biçimleri, birilerinin, bir takım kişilerin ve/veya örgütlerin tasarımı değildir; teknolojik devrimin tetiklemesi ile bir sonraki toplum biçiminin bir öncekinin içinde filizlenmesi ve serpilip gelişerek başat konuma gelmesidir. Bir başka deyişle, bir toplum biçimi yokolurken öteki tarih sahnesine girmiştir. Tabii halen dünyada, tarım ve sanayi uygarlıklarından kalıntılar da varlıklarını sürdürmektedirler; ama başat ve sürükleyici olan bilişim uygarlığıdır.

3. Geniş yığınların özgürlük, eşitlik ve refahtan adil pay talepleri kapitalizmle başlamadı. “Sosyalizm”, öteden beri varolma bağlamında, daha adı konmadan ve tabii adı konduktan sonra, bu üç uygarlık içinde de varoldu. Sosyalizm, tarım toplumunda, yani daha adı konmadan, hayaller ve talepler şeklinde vardı. Bunlar da tarım toplumunun egemen ideolojisi (din) çerçevesinde merhamet kavramıyla dile getiriliyordu: merhamet talep etmek ve merhamet etmek.

4. Sanayi toplumunda (kapitalizmde) hayaller ve taleplere hak iddiaları da eklendi ve sosyalizm projelere dönüştü. Çünkü, Marksizm, artı değer teorisiyle siyaseti ilintilendirdi. Böylece, emeğin üretilen mal veya hizmet içindeki payını ifade eden “hak” kavramı ortaya çıktı. Merhametin yerini hak kavramı alınca; hayaller ve taleplere, daha iyi bir toplum kurma iddiaları eklendi. Bununla, sosyalizm kapitalizmden sonra gelecek bir toplum biçimi olarak tasavvur ve takdim edildi. Böylece, iktidarı ele geçirerek sosyalizmi kurma projesi gündeme geldi. 

5.Sosyalist toplumu kurmak iddiası, kapitalizmin (burjuvazinin) yapmakta olduğundan daha iyisini yapabiliriz demekti. Bunu yapacak olan işçi sınıfıdır ve yapılacak olanlar da bellidir. Peki nedir yapılacak olan? Buna iki yanıt verildi:

i. Sovyet Modeli (komünizm ve/veya “komünist” sosyalizm): Ekonomide üretim araçlarının kamusal mülkiyeti ve merkezi planlama; siyasette proletarya diktatörlüğü. Bu model 20. yy’ın ilk yarısında dünyanın üçte birinde egemen oldu. ii. Sosyal Demokrasi (demokratik sosyalizm): Çok partili bir rejimde iktidara gelerek, piyasa ekonomisi içinde geniş yığınlara sosyal haklar ve demokratik hak ve özgürlükler sağlamak. Bu model, çok partili rejimlerde iktidara gelerek, iktidarı paylaşarak veya muhalefet olarak yaşamaya devam etmektedir. 

6.Yirminci yüzyılın sonuna yaklaşırken, bu iki modelden biri, 1989’da Berlin duvarının yıkılışı ve 1991’de Sovyet Sisteminin dağılması ile çöktü. Çöken modelin bir daha dirilmesi olasılığı yok. Bugün sosyalizm dediğimizde anlaşılan Sosyal Demokrasi veya aynı şey demek olan “demokratik sosyalizm”dir. Bunun dışında bir model veya aklı başında bir model önerilmedi. Ya da ben bilmiyorum. Dolayısıyla, Demokratik Sosyalizm, bilişim çağında gerçek bir meydan okumadır. 

7. İnsanlık, 20. yy’ın son çeyreğinde, Bilimsel ve Teknolojik Devrim, Küreselleşme ve Sovyet Sisteminin çökmesi gibi üç köklü değişiklik yaşadı. Böylelikle, Marx tarafından “kapitalizm” diye adlandırılan üretim tarzı, dolayısıyla toplum (yaşama) biçimi bir başka toplum biçimine evrildi. Biz, 45’liler diyelim, sanayi toplumunun (kapitalizmin) son yarım yüzyılı ile bilişim toplumunun ilk çeyrek yüzyılında yaşayan bir kuşağız. Yarı feodal bir toplumdan kapitalizme, kapitalizmden bilişim toplumuna geçişi yaşadık sayılır. Sanayi toplumundan bilişim toplumuna geçiş, tarım toplumundan (feodalizmden) sanayi toplumuna geçiş gibi herc-ü merc şeklinde olmadı. Suyun yavaş yavaş ısınması şeklinde gerçekleşti. Bundan dolayı bir devrim yaşadığımızı farketmedik.

8. Marksist kabule göre, kapitalizmden sonra sosyalizm gelecekti. Öyle olmadı. Kapitalizmden sonra bilişim toplumu geldi. Çünkü, sosyalizm bir oluşum değildir; hayaller, talepler, iddialar şeklindeki projelerdir. Marx ve arkadaşları makine teknolojisinin kendi doğrultusunda gelişeceğini varsaydılar. Sosyalizmi, kapitalizmi izleyecek bir toplum biçimi olarak tahayyül ettiler; iddialarını bunun üzerine kurdular. Bir teknolojik devrimle sanayi toplumundan büsbütün başka bir uygarlık doğacağını öngöremediler. Bu arada, aynı çeyrek yüzyıl içinde, bilişim teknolojisi ile sanayi toplumu aşıldı ve Sovyet sisteminin çöküşü ile yapay-çakma sosyalizm yok oldu. Yapay-çakma sosyalizm de kapitalizm de tarihin derinliklerine gömüldü. 

9.Bilişim toplumuna inatla kapitalizm denmesinin iki nedeni var:

i. Piyasayı kapitalizme özgü bir kategori sanmak ve/veya saymak.

ii. Düşmanı kaybedip kimliksizleşmekten korkmak. Bu iki tutum da yanlış. Piyasa, ekonomik işlemlerin içinde aktığı bir ortamdır; atmosferin tabii olayların içinde aktığı bir ortam olması gibi. Piyasa kapitalizmden önce de vardı, sonra da var. Doğal olarak, piyasa feodal toplumdaki halde kalmadı. Kapitalizm piyasayı genişletip derinleştirdi; bilişim ekonomisi de genişletip derinleştirmektedir. Piyasayı kapitalizmle özdeştirmek, kapitalizmi ebed müddet bir tarihsel kategori olarak görmektir. Bu da her bakımdan yanlıştır; hele Marksist bakışa hiç uymaz. Düşmanı kaybetmek korkusuna gelince, bu da abes. Çünkü, bilişim toplumu da bir sınıflı toplumdur ve geniş yığınların özgürlük, eşitlik ve refah talepleri “tadadi” (belli bir sayıda) değildir. Karşılanıp bitmez. İnsanlık ilerledikçe yeni yeni talepler ortaya çıkar. 

10.Marx ve arkadaşları, kapitalizmin ilk yüz yılını vukufla tanımlamış; ancak geleceği aynı vukufla öngörememiş, sosyalizmin ekonomik ve siyasi teorisini aynı vukufla kuramamıştır. Yapay-çakma sosyalizmin, piyasayı reddeden, üretim araçlarının kamusal mülkiyeti ve merkezi planlama temeline dayalı ekonomik modeli büyük bir başarısızlığa uğramıştır. Yapay-çakma sosyalizmin egemen olduğu ülkelerde, temel hak ve özgürlükler ayaklar altına alınmıştır. Demek ki, Marksizmin, kapitalizmden sonra sosyalizmin geleceği öngörüsü de, piyasayı reddeden ekonomi politikaları da, proletarya diktatörlüğünde özetlenen siyasi teorisi de doğrulanmamıştır. 

11.Ebed müddet olan, kapitalizm değil, sosyalizmdir. Çünkü, feodalizm, kapitalizm, bilişim toplumu, vb.. birer toplum biçimi olarak geçici tarihsel kategorilerdir. Oysa sosyalizm her toplum biçiminin içinde, hayaller, talepler ve iddialar olarak varolmuştur ve varolmaya devam edecektir. Kapitalizmi “ebed müddet” görenler yanılıyorlar; ebed müddet olan sosyalizmdir. Dolayısıyla:

i.Geniş insan yığınlarının özgürlük, eşitlik ve refahtan adil pay talepleri sadece kapitalizme özgü değildir. İnsanlık üretim yapmaya başladığından beri vardır.

ii. Bilişim çağında yaşarken makine çağında yaşarmış gibi davranamayız; çağa uygun projeler yaratmak ve hayata geçirmek durumundayız. 
iii. Etik bir değer olarak sosyalizme bağlılıkla, toplumsal gerçeklik olarak sosyalizme bağlılık birbirini tamamlar. Onun için, gönül rahatlığıyla, “Dönen Dönsün Ben Dönmezem Yolumdan” diyoruz.

12. Demokratik Sosyalizm, ulaşıldıkça ulaşılmaz olandır. Yapay-çakma sosyalizm çökmüştür çökmesine ama, geniş yığınların hayalleri, talepleri, idealleri ve projeleri gün be gün hayata geçmektedir. Henüz hayata geçmemiş olanlar için de mücadele devam etmektedir. Temel talepler karşılandıkça daha rafine talepler gündeme girmektedir. İnsanların hayalleri, talepleri, idealleri ve projeleri geçmişte zorlu mücadelelerle hayata geçirilmiştir. Bundan sonra da öyle olacaktır. Demokratik Sosyalizm, bir bakıma, geçmişten geleceğe uzanan hayallerin, taleplerin, ideallerin ve projelerin hayata geçmesi için yapılan ve yapılacak olan mücadelelerin adıdır. Bu nitelikleriyle, Demokratik Sosyalizm hem hayatı etkilemek anlamında toplumsal gerçeklik, hem de etik değerler ve idealizmdir. 

13.Demokratik Sosyalizm, çağımızda güçlü bir seçenektir. Çünkü: Fakirliği paylaştırmak ve sesleri kısmak olarak özetlenebilecek Sovyet Modeli ölmüştür. Ama sosyalizm ideali geniş yığınların vicdanlarında ve hayallerinde yaşamakta, itibarını korumaktadır. Nitekim, Sovyet Sisteminin yıkılmasından sonra, dünyanın dört bir yanında, onlarca sol-sosyalist-sosyal demokrat parti iktidara geldi. Bunlardan birçoğu üstüste iki-üç seçim kazandılar. Fransız Sosyalist Partisi gibi bir çok parti de ilk seçimde iktidara gelme potansiyeline sahipler. Çünkü, Sovyet Sistemi yıkıldıktan sonra, sosyalizmin iki ayrı kanalda akmasının gerekçesi kalmadı. O nedenle, Demokratik Sosyalist mücadele bir tek ana kanalda toplanıp akarak daha büyük bir güç kazanıyor. 

14. Demokratik Sosyalizm, çağımızda güçlü bir seçenektir. Çünkü, Demokratik Sosyalizm, bilimi ve teknolojiyi ilerletmek, üretkenliği artırmak, üretimi çoğaltmak, zenginliği paylaştırmak ve herkes için özgürlüktür. Bilişim teknolojisiyle üretkenlik arttıkça sosyalizmin olurluğu da artmaktadır. Bir başka deyişle, bilişim toplumunda sosyalist iddianın gerçekleşme kapasitesi, daha önceki toplum biçimlerindekinden çok daha fazladır. Çünkü, bir toplum biçiminin özgürlük, eşitlik ve refah kapasitesi, o toplum biçiminin üretkenlik kapasitesine bağlıdır. İnsan hak ve özgürlüklerini yaşanır kılmak kadar, teknolojiyi geliştirmek, üretkenliği artırmak, ekonomiyi daha iyi yönetmek de sosyalist hareketlerin ve iktidarların iddiası ve görevidir. Sosyalizm sadece bir haktanırlık değil, aynı zamanda sahici bir yapıcılıktır. 


15.Demokratik Sosyalizm, çağımızda güçlü bir seçenektir. Çünkü, insanlığın üç kuşak haklarına** da sahip çıkmaktır. Bu hak ve özgürlükleri ödünsüz savunmak ve hayata geçirmektir. Birinci kuşak hakların yani Temel Hak ve Özgürlüklerin tamamı Demokratik Sosyalizmin programıdır.İkinci kuşak hakların yani Sosyal Hakların genişletilip derinleştirilmesi Demokratik Sosyalizmin programıdır. Üçüncü kuşak hakların, yani Kaliteli Yaşam Haklarının sözden gerçeğe dönüştürülmesi de Demokratik Sosyalizmin programıdır. Bu üç kuşak haklar, Demokratik Sosyalist Programın esasıdır.

16.Demokratik Sosyalizm, bilişim çağında gerçek ve güçlü bir meydan okumadır. Çünkü, Demokratik Sosyalizm sağlam bir yapıcılık ve etik olarak uğrunda savaşmaya değer ideallerdir. O nedenle, sosyalizmden umut kesmek, vazgeçmek ya da sosyalizmi ahlaki bir seçime indirgemek olgulara ters düşmektedir. Dolayısıyla makul tercihler değildir. Dönen Dönsün Ben Dönmezem Yolumdan derken, yapılabilirliği apaçık olan iyi ve gerçekçi amaçlar uğruna mücadele azmini ve kararlılığını vurgulamak istiyorum. 

*Beni bu yazıyı yazmaya, Murat Belge, Halil Berktay, Oya Baydar ve Zülfü Dicleli’nin sosyalizm üzerine yazıları yöneltti. Hepsine teşekkür ederim. HE 


**ÜÇ KUŞAK HAK VE ÖZGÜRLÜKLER

İnsanlığın tarih boyunca mücadelesini verdiği ve pozitif hukukça tanınan veya henüz pozitif hukukça tanınmamış olmakla birlikte genel kabul gören hak ve özgürlüklerin “ucu açık” bir listesi:

- Temel Hak ve Özgürlükler:
* Yaşama, maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkı
* İnsan onuruyla bağdaşmayan işlemlerden korunma hakkı
* Korkudan uzak yaşama ve adil yargılanma hakkı
* Mülkiyet ve miras hakkı
* Serbest girişim özgürlüğü,
* Özel hayatın gizliliği
* Konut dokunulmazlığı
* Din, vicdan ve ibadet özgürlüğü
* Düşünce ve ifade; basın ve yayın özgürlüğü
* Toplantı ve gösteri özgürlüğü
* Örgütlenme özgürlüğü
* İletişim özgürlüğü 
* Yerleşim ve seyahat özgürlüğü
* Hak arama özgürlüğü
* Seçme, seçilme, oy bildirme hakkı 
* Kamu yönetimine katılma hakkı
* Kamu hizmetlerine girme hakkı
* Siyaset hak ve özgürlüğü, vb..

- Sosyal Hak ve özgürlükler:

* Açlık, yoksulluk ve yoksunluk sınırının üzerinde geçim hakkı
* Serbest toplu pazarlık, toplu sözleşme, grev ve lokavt hakkı
* Emeklilik hakkı
* Ücretli izin hakkı
* İşsizlik sigortası 
* Temel sağlık hizmetlerinden parasız yararlanma hakkı
* Parasız temel eğitim hakkı
* Sağlıklı bir konutta barınma hakkı, vb..

- Kaliteli Yaşam Hakları 

* Kadının sosyal eşitliği
* Çocuk hakları
* Engelli hakları 
* Cinsel tercihini yaşama hakkı
* Barış hakkı
* Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı…
* Kent Hakları,
* Yerel yönetimlerin özerkliği,
* Azınlık hakları; kendi dilini ve kültürünü özgürce yaşama ve kullanma hakkı
* Kamusal ve özel bütün kurum ve kuruluşlarda yönetime katılma hakkı
* İnsanlık gelişmesinden yararlanma hakkı
* Kalkınmadan pay alma hakkı, vb…

Televizyon ve Şiddet

Geçen bir kaç yıl içinde bazı temel alışkanlıklarımızı değiştirmek zorunda kaldık; kitle halinde. Önce rakı içmekten vaz geçtik çünkü zehirli rakı vardı ve insanlar ölüyordu, daha sonra da tavuk yemekten vaz geçtik tavuklar kitle halinde hastalanmıştı. Belirli yerlere gece gitmemek gibi yeni adetler geliştirdik ve haksızlık karşısında sessiz kalma seçeneğine çok daha sık başvuruyoruz. bütün bu deneyimlerden anladığımız; üzerinde yaşadığımız coğrafyada birbirimizi bireysel olarak, tek tek ya da kitle halinde öldürmekte çok tereddüt etmediğimiz gerçeği herhalde. Bugün Türkiye’de çok korkutucu süreçleri yaşamaya devam ediyoruz. Bu süreçlerin en temel özelliği şiddet yoğunluğu.

Bu süreçlerin en temel diğer bir özelliği sevgi yoksunluğu.

Genel olarak şiddetin yükseldiği farzedilen yerden (televizyon ekranı) hep aynı kişiler bu yükselişi aralıksız yorumluyorlar. Ekonomiyi ve enflasyonu, kürt sorununu ve insan haklarını, basketbolu ve üç büyükleri, liposankşını ve paintball oyununun özelliklerini, başı açık namazın hikmetlerini ve nba’yi, depremi ve kuzey anadolu fayını yorumlayan, irdeleyenler de aynı kişiler. Aynı erkek ya da erkeğe dönüşmüş kadınlar, çok konuşurken neredeyse hiç bir şey söylememe sanatının yüksek temsilcileri, elitin içinden seçilmiş bir avuç elit ve bir kaç palyaço hep aynı yanlış soruları sorarak süreci, sebeb ve sonuçları araştırıyorlar. Neredeyse hiç zahmet çekmeden; artık o evlerinden bile rahat hissettikleri ortamda,kameranın karşısında şiddetin kaynaklarını ve çözümleri sıralıyorlar; hep aynı tavırlarla efes pilsenin maccabi’ye yenilgisinin nedenlerini, depremde elli bin kişinin ölüm nedenini, maydonozon faydalarını ve şiddeti aynı yaklaşımla, aynı esprileri yaparak, aunı esleri vererek ve aynı ses tonuyla anlatıyorlar. 

Yeni bir insan türü bu, her şeyden anlayan ve her şeyle ilgili tereddütsüz konuşabilme yetisiyle donatılmış; yatırınca ağlamaya başlayan bebekler gibi hiç duraksamadan ve düşünmeden konuşabiliyorlar. Onlar şiddetin televizyonla ilişkisini anlamlandırmaya çalışırken belki tüm diğer ilgi alanlarındaki konuları (dünyada ve uzayda olup biten, olup bitecek her şey) açıklarken yaptıklarına benzer fahiş, temel ve önemli hatalar yapıyorlar.
Bunu bilmedikleri için değil işlerine öyle geldiği için yapıyorlar ve bu daha çok gücümüze gidiyor. 

Anlattıklarını özetlersek şiddetin önemli bir kısmının televizyonda üretildiğini, televizyonun toplumsal cinnete önemli bir katkısı olduğunu bunun da bazı dizilerdeki sürekli yüceltilen mafiozi tiplerden, özellikle dizilerin ve film senaryolarının yaklaşımlardan kaynaklandığını savunuyorlar. Savunuyorlar ama bunu kendileri de dahil hiç birimiz yutmuyoruz. 

Televizyonun şiddetle ilişkisi üç tane diziyle ve bu dizilerde yüceltilen kötülükle sınırlı değil doğal olarak. Televizyon onlara o gevrek sesleriyle hiç bir şeyi anlatmazken de hiddet ve şiddet üretiyor; şişman kadınları salt şişman oldukları için asansöre almayan yaklaşımlarıyla, banka şubelerini hiç sevmem diye böğüren karakterleriyle, arabanın üzerine düşüp bir yerlerini kıracak adamın altından arabayı çeken pack shotlarıyla reklamlar da üretiyor şiddeti, haberler; söyledikleri, gizledikleri ve yorumlarıyla besliyor şiddeti; çok masum gibi görünen cümlelerinin altındaki acımasız aptallıkla haberler üretiyor şiddeti, örneğin;

...Amerikan askerleriyle Irak’lı direnişciler arasında çıkan çatışmada olan masum Irak’lılara oluyor...

İzlerken yalnızca utandığımız bütün yarışmalarıyla üretiyor televizyon şiddeti; arkadaşlarını elemek zorunda bırakılan yarışmacı aslında arkadaşlarını öldürmüş oluyor ve yakın zamanda bu da olacaktır ekranda.

Televizyonda yarışırken gerçekten biri ölecek. Televizyon bütün programlarıyla üretiyor şiddeti, total olarak, bütün olarak. Bilmem hagi şirketin CEO’suna birbuçuk saat tamamen manyelli sorular sorularak yapılan sözümona bir ekonomi programı süresinde bu şirkete diğer şirketlerin aleyhine sağlanan haksız ve adaletsiz reklam olanağı da üretiyor şiddeti.

Bir büyük hastanenin logolarını göstererek yapılan sözümona bir sağlık programının tüm diğer doktorlara karşı ortaya çıkardığı haksız durum da yaratıyor şiddeti. Ancak ana akım medyanın içinden bu küçük sayıdaki elitin bunu söylemesine olanak yok çünkü burada varoluyor ve buradan besleniyorlar. Bu itiraf ellerindeki sonsuza dek geçerli ekrana çıkma vizesinin sürekli ya da çok uzun süreli iptali anlamına geleceği için bunu söyleyemezler. Televizyondaki şiddeti gerçekten azaltmak yönünde bu çok küçük azınlığın yapacağı en önemli ve somut ilk adım susmak olacaktır aslında.

Şiddetin sebeplerini araştırıyormuş gibi yaparak ekranda sürekli tekrar eden ve hiç bir işe yaramadığı ortaya çıkan bu “soğutma” operasyonuna sıklıkla başka bilim insanlarını, psikologları, doktorları, eğiticileri de ortak ediyor televizyonun operasyonel kadroları. Onlar da “dizilerdeki tipler gerçekten de...” diye başlayıp sürdürdükleri konuşmalarıyla bu kandırmaca, lafı dolandırmaca, saatlerce konuşup bir şey söylememe operasyonununa ortak oluyorlar. Çünkü onlar da kendi meslek alanlarından hiç adil olmayan ölçütlerle seçilmiş ve ekrana çıkma müsadesi almış bir azınlık. Tıpkı evsahipleri olan elit azınlık gibi. Aslında onun çok somut bir parçası ve destek gücü olarak hazırlar; arkaplanlarında çalıştıkları hastanenin logosuyla bir sorunu çözmek, bir yaraya ilaç olmaktan çok bir reklam karakteri olarak oradalar.

Adalet kavramının hiç bir anlamının kalmadığı, gelirin adaletsiz dağıtıldığı, dayanışmanın tümden parçalandığı, ülkenin entellektüellerinin ve sanatçılarının önemli bir kısmının iktidarın etrafında toplanıp kendini beğendirmeyarışına girdiği, eğitimin çöktüğü bir ortamda şiddet tabii yükselir” demek zor geliyor herkese anlaşılan.

Ülkede gittikçe yayılan ve çılgınlaşan şiddet ve cinnet eğilimini ve delirme halini tam olarak açıklamak için televizyonun yalnızca dizilerde ve dizi karakterleriyle değil ama tümüyle, bütünüyle şiddet ürettiğini, ya da medyanın şiddet ürettiğini kabul etmek de yetmez. Medyanın bir sektör olmasının veya herkesin çok sevdiği anlamsız tabiriyle dördüncü kuvvet olmasının kabulü de yetmez şiddeti açıklamaya; medyanın bir yansıtıcı ve ayna olduğu bilgisinin de açıkca ortaya konması gerekir. Yani hukuk, sağlık, eğitim, tarım, turizm alanlarında olup bitenin bir kısmını birinci elden deneyimlerle öğreniyorsak kalan bir kısmındaki çarpıklığı, bitmişliği, zavallılığı ve yoksunluğu da pek derinliğine olmasa da, pek güvenilir verilerle olmasa da televizyondan öğreniyoruz. Televizyon bize yalnızca kendi içindeki karanlığı değil ama toplumun karanlığını da yansıtıyor. Çünkü medya bir yansıtıcıdır; olanı az ya da çok distorte ederek tekrar yansıtır. Keşke kurtlar vadisi yayından kaldırılsa bitse şiddet.

Çok uzun süredir önemli bir labarba malzemesi olarak iş gören “televizyondaki şiddet çocukları etkiliyor mu etkilemiyor mu, galiba etkilemiyor belçika’da yapılan araştırmalara göre...” mevzuu artık sonlandı. Çok uzun bir süredir ekrandaki şiddetin çocukları olumsuz etkilediği kanıtlandı. Şüphesiz büyükleri de. Sanatta çok sık kullanılan önemli bir ana tema şiddet, ya da öykünün, anlatının bazen önemli bir parçası. Sinemada şiddetin estetiği ile ilgili çok ciddi eserler veren Stanley Kubrick ya da Michael Haneke gibi önemli yönetmenler var. Televizyonda şiddetin anlamlandırılmasıyla ilgili “South Park” sağlam ve önemli bir örnek gibi görünüyor. Her üç örneğin de ortak noktası yönetmenlerin içinde yaşadıkları ya da bir yönleriyle ait oldukları toplumu şiddetle eleştirmek için “şiddeti” kullanıyor olmaları. “South Park” dizisinin yaratıcılarının büyük bir katliamın yaşandığı Columbine Lisesinin bulunduğu kasabalı olmaları da bir bilgi olarak önem kazanıyor. Şiddete dair bir düşünce üretmek aslında korku ve yetersizlik üzerine düşünmekten farklı değil; bugünden ve gelecekten korkmak üzerine.

Televizyon çok çabuk, çok uzağa, çok duyuya birden seslenerek, çok dolaysız insanlara ulaşıyor. Korkutuyor... Noam Chomski’nin olağanüstü sade açıkladığı gibi "korkutarak rıza" üretiyor.

Televizyonda şiddetin sunum yöntemlerinden birincisi şiddetin çıplak sunumu; Çıplak. Çıplak ve yalın şiddetin sunulduğu yapımlar(reality show), haberler ya da haber programlar. Bu programların önemsediği herhangi bir kaide, kriter, etik kural varsa da bunların bize okullarda öğretilen; dürüst ve tarafsız olmak, Türkçe’yi düzgün konuşmak ve bilmek, bir eğitim ve kültür düzeyine ulaşmış olmak gibi kriterler olmadığı belli. Çünkü haberlerin sunumu pek nezaketli bir yaklaşım içermiyor gibi; kaba ve kullanılan Türkçe’de sorunlar var ADETA. Haberlerin seçim ve sunum süreçleri bizde tüm kanalların ciddi olarak nesnellikten uzak olduğu şüphesini uyandırıyor. Yapılan bu programlarda alabildiğine yoğun şiddet gerçek yaşamdan alınarak zamanda çok boyutlu bir yeniden üretime tabi tutuluyor. Aynı şey mekan ve coğrafyada da çok yönlü yayılıma bırakılarak yeniden ve yeniden üretime tabi tutuluyor. Yoğunlaştırılıyor. Bu türetme ve çoğaltmada kullanılan tekniklerin yapısı iyi çözümlendiği zaman çıldırtıcı noktalara gidiyor.Şiddetle hiç ilgisi yokmuş gibi görünen bölümlerde bile korkunç gelecek teorileri gizli. 

Televizyon ciddi bir şiddet transferi yapmakla kalmıyor, bunu üretiyor da. Tek bir taş atma, yaralama veya öldürme sahnesi defalarca gösteriliyor; yavaş çekimlerde uzatılıyor. Kaza ile televizyona çıkabilmiş ciddi bir şairin programı hiç bir tekrara girmezken stüdyoda birbirine saldıran iki astroloğun ya da futbol yorumcusunun görüntüleri tekrar tekrar sunuluyor. Bazı programların sürekli tekrarlayan jeneriklerinde yüzlerce takla atarak gövdesinde kırılmadık kemik kalmayan sporcular ve kalın bir çantayı diğer meslektaşının kafasına indiren parlementer veya benzeri görüntüler kullanılıyor. Bu görüntüler sürekli geliştirilenbir görüntü sunum ve dağtımı şebekesinden geçerek çözünürlüğü daha yüksek ekranlardan dünayay dağılıyor; sonuçta dönüştürülen, değiştirilen, distorte edilerek yeniden yaratılan tarih (!), gerçek (!), yeni gerçek (!), haber(!) ekranlardan daha net, daha kuvvetli sinyallerle, birim alanda daha fazla pikselle, daha parazitsiz birşekilde akmayı sürdürüyor: Bu büyük emeklerle oluşturulmuş ve bugün gerçekten muhteşem bir mükemmelliğe ulaşmış alanın ve teknolojinin ürünleri olarak genelde ekranda insanları birbirlerine bağırır, taş, kurşun atarken, küfrederken görüyoruz; yanmış, öldürülmüş, yaralanmış insanlar ve onları yaralayanları, öldürenleri görüyoruz. Can alıcı görüntüler bunlar. Bir anlamı ve bağlamı olması gerekmiyor. Haberin doğası gereği şiddet öne çıkıyor. Bu da dünya’yı olduğundan daha dayanılmaz gösteriyor. Korkutuyor. Stockholm ya da Bern sokaklarında trafik ışıklarına ve nezaket kurallarına uyarak dolaşan insanlar haber malzemesi olarak uygun değiller (di belki de dili geçmiş kullanmak gerek; komşuda kan akıyorsa sana bulaşır, sana doğru akar ve sen de kanarsın ki kanamaya başladılar, nasıl ırak’da akan kan bizi de boğacaksa, boğuyorsa). Bu basit nedenden dolayı haberlerde görülen kentler, evler, bürolar, sokaklar, bireyler ya da kitleler yanmış, yıkılmış, dövülmüş, öldürülmüş, öldürmekte ve öldürülmekte. 

Genelde İslâm ülkeleri ve az gelişmiş ülkeler. Bu görüntülerin üzerimizdeki ilk ve belki de en önemli etkisi lanet olası halimize şükretmek duygulanımı olsa gerek. Bu görüntüler bu duygulanımı hiç şüphesiz herkes için farklı boyutlarda gerçekleştiriyor .(Televizyon muhafazakardır) Gerçekte yaşanan şiddet ekranda tekrarlanıp milyonlarca kez çoğalmadan önce en kanlı ve can alıcı kısımları bir şey müjdelermiş gibi bazen günlerce bazen saatlerce tekrar tekrar gösteriliyor. Eğer olay çok etkileyiciyse (İsrail’de bombalanan otobüs ya da lokanta gibi, Irak’daintahar saldırısına uğrayan bir cami gibii) tüm dünya ekranlarında tekrar, tekrar ve tekrar yatınmanıyor. (şiddetin karesinin karesinin karesi) Yaşananın tüm bu çoğaltma ve türetmelerin yanı sıra yaşananın en iğrenç bölümü yavaş gösterimle olduğundan daha uzun bir hale getiriliyor. Sunucunun üzerine döktüğü incilerle, görüntü yönetmeninin uygun gördüğü görsel efektlerle 'tadından yenmez' bir hale geliyor. Çoğaltılan, değiştirilen, dönüştürülen, uzatılan, seslendirilen şiddet izleyicisiyle ilişkisinden emin bir sunucu tarafından kullanılırken aynı zamanda pazarlanıyor: İzleyin, mutlaka izleyin, kaçırmayın... Bunu izleyen potansiyel hasta birey süreçte hasta değilse de hastalanıyor.

Tutun ki programın şiddetle hiç ilgisi yok ve fakat orada öngörülmeyen bir şey gerçekleşiyor, (konuşmacılardan birinin durup duruken ötekini tokatlaması ya da stüdyoda düşüp ölmesi gibi) yalnızca bu bölüm tekrara giriyor, üretiliyor. Koca bir ordu; telefon, telsiz başında bekleyenler, kameramanlar, yönetmenler, kurgucular, link görevlileri, naklen yayın ekipleri, şoförler, otobüsler hazır vaziyette bir uçağın düşmesini, bir otobüsün şarampole uçmasını, birinin birini bıçaklamasını bekliyorlar. Bu işlerinden kazandıkları paralarla midye yiyor, ağaç dikiyor, çocuklarını okutuyor, arabalarını değiştiriyor, ödül alıyor, gündemde kalıyor ve terfi ediyorlar.

Eskiden bunların şiddeti bekledikleri duygularla insanlar yağmur, meltem, bir dost, sevgili beklerlerdi. İnsanlar hala da bekliyor bunları.

Filmler, diziler, çizgi film ve yarışma programlarındaki şiddet yoğunluk olarak haberleri aratmayacak düzeydedir. Çocuklar başta olmak üzeretoplumun tamamı bu şiddeti tüketmektedir. Bu şiddet bombardımanının arkasında babanın ailedeki korkulan kişi olma özelliğini, Televizyonun toplumda korkutan gereç olma özelliği olarak aldığını görüyoruz.(Televizyon büyüktür)

(Birbirine yansıyarak çoğalan) televizyondan dağılan şiddet ve kokuşmuşluk toplumsal yapıda aynı gücü karşılığı buluyor. Hukuk, eğitim, sağlık, iç ve dış politikaları çürümüş bir toplum. Adalet kavramı yok olmuş, gelir dağılımı bozuktan öte. Kaçınılmaz bir şekilde şiddet kol geziyor. Tüm bunlara ek olarak Türk toplumunun genlerine işlemiş bastırılmışlığın neden olduğu zaten varolan yoğun şiddet potansiyeli, tepkisizlik.. 

Tüm bu gösterilenlerin ne kadar beğenildiğini gene onları sunanların bize verdiği rakamlardan anlıyoruz. Hamburgeri, neskafeyi ya da blucini ne kadar beğendiğimizi de onlar bize söylüyor ve biz de itaat ediyoruz. 

Tüm bu şiddetin kutsanması ve şiddete tapınılması sürecinin nedenlerini araştırdığım zaman tek bir fiile gelip durmak zorunda kalıyorum.Yetersizlik. gerçekten de bu yetersizlik hali önemli bir sebep. Belki de şaka programlarını inceleyerek bir açıklık getirmek daha kolay olacaktır. Şaka yapmak de şiir yazmak gibi çok ciddi bir birikim isteyen ancak bu birikimle bile belli bir süreç isteyen bir şeydir. Sürekli şaka yapamazsınız. Bu komedyenler için de geçerlidir. 

Bir de hiç bir yeteneği olmayan şaka programı yapımcılarını düşününüz, onların şiddet kullanmaktan başka çareleri kalmıyor. ve kullanıyorlar da, izlemeye dayanılmayacakbir kabalık ve zavallılık içinde.

Dizilerdeki şiddeti ise gene yetersizlikte aramak gerekiyor. Bu dizilerdeki dramatik yapıların hiç biri bir Haneke filminin ya da Otomatik Portakal’ınşiddeti kullanışıyla benzerlik taşımıyor. Bu dizi filmlerde kullanılan şiddet tamamen çaresizlikle ilgili. Bu çaresizliği şöyle de açıklayabiliriz;

Gerçekten de izleyiciyi etkileyecek bir iki dakikalı ciddi bir aşk sahnesinin ortaya çıkması için çok iyi bir senaryoya, çok iyi iki oyuncuya, çok iyi metne, çok iyi yönetmene, çok iyi bir kurgucuya ve daha bir çok “çok iyi” olmak zorunda olan kişiye ve bunların çok iyi işbölümüne ihtiyaç vardır. Gerek sanatta (!) gerek haberde veya aktüalitede hiç bir teknik özellik aranmıyor; şiddet sahnesinde netlik kaçsa da oluyor, kamera titrese de kadraj bozulsa da; odunu ötekinin kafasına vurup kan fışkırttığında iş tamamlanıyor. Bu böyle...

Şiddetin kol gezdiği her yerde çok ciddi bir yetememe durumu olduğundan şüphe ediyorum. Televizyonun veya kitle iletişim araçlarının şiddetle ilişkisi bize ana akımdan seslenebilme yeterliliğine sahip elit azınlığın anlattığı kadar basit değildir. Şiddetle medyanın mutlaka çok ciddi bir ilişkileri vardır ama bu ilişki üç tane diziyle açıklanamaz. Bireyin yalnız, umarsız ve çaresiz yaşamını dayanışmayla taçlandırdığı sevginin, adaletin geçerli ve önemli olduğu bir gelecekte şiddet azalacak. 

Bugün yaşadığımız ülkede insanların çok büyük bir kısmı kendini mağdur hissediyor olabilir mi acaba; acaba şiddet burada gizli olabilir mi. Bugün insanların büyük bir kısmı kendini yalnız, zavallı ve çaresiz hissediyor olabilir mi?

Bence olabilir. Kamerlara bakan gözler ne görüyor bilemem ama ben otobüsün penceresinden dışarı baktığımda da aynaya baktığımda da bunu görüyorum.