GOOGLE ÖĞRENMEYİ HIZLANDIRIR MI ?


GOOGLE ÖĞRENMEYİ HIZLANDIRIR MI ?

Gönderen Hüseyin İğdirli - 30/04/2012 1:02:17 (169 okunma)



Google öğrenmeyi hızlandırır mı?
Evet hızlandırır, daha çabuk öğrenirsiniz kuşkusuz; ama bir şartla, eğer yaptığınız gerçekten öğrenmekse. 

Her şeyi çok daha hızlı yapmamızı sağlıyor bilgisayar kullanmak, hem de onlarca yüzlerce misliyle. 

Ancak öğreniyorum sanarak aslında başka şey yapıyorsanız, diyelim yanlış öğreniyorsanız, iş değişir, bu defa yanlışlarınız artar!
Doğru, bilgisayar teknolojisi her makinenin, aletin edavatın verimliliğini inanılmaz boyutlara taşımıştır; işlerimizi eskiden olduğundan çok daha hızlı yapabiliyoruz.

Gelgelelim insan düşüncesinin verimliliğini artırmaya gelince, iş sarpa sarıyor.

Makineler kadar kolay değişemiyoruz biz.
İnsan beyni çok daha karmaşık.
“Öğrenme” ve “iş yönetimindeki” sonuçlar bunu gösteriyor. Zıplama yakalamak bir yana, yeni sorunlar söz konusu. Gelişmelerin tümü neredeyse makine verimliliğinden geliyor.

ººº 

“Öğrenme” bilgi edinme...

Bilgi ise doğru arayışı. 

Gelip “doğruyu” nasıl aradığımıza dayanıyor iş. Hâlâ “klasik anlamda bilgi” peşindeyseniz bilgisayarın ve google’ın öğrenmenize katkısı bir yana, zararı dokunabilir.
Nasıl mı?

Klasik anlamda bilim”in, doğru, güvenilir ve yeterince temellendirilmiş kesin bilgi ürettiği kabul edilir. Okulların bu anlayışla öğretim yaptığını söylemek yanlış olmaz.

Öğrenme kesin bilimsel bilgileri toplama sürecidir. Bilgelik ise bilgi stokçuluğu. 

Bilginin karşısında “bulan insan” vardır.

Soran insan” yoktur. 

Sorular değil, cevaplardır önemli olan. “Bilimsel” dediğimiz gerçek problemlerimizi çözen bilgi ile “sıradan gündelik bilgi” aynı şekilde bulunur. 

Sinemalarda hangi filmlerin oynadığını, Newton’un yer çekimi kanununu, bileğinizin neden ağrıdığını, ev ödevinizdeki sorunun yanıtını, Cem Yılmaz’ın doğum gününü aynı şekilde öğrenirsiniz. 

Girersiniz Google’a, okur öğrenirsiniz, gerekiyorsa kopyalayıp-yapıştırıp başkalarına gösterir, işi bildiğinizi kanıtlarsınız.

Hiçbir soyutlama veya deneyip yanlışlarınızı görmeye çalıştığınız bir somutlama yapmazsınız, soru ile cevap arasında. Kalabalık yığınlar, başkalarının sağlam bilgilerini kullanarak işini görebileceğine(!) inanmıştır.

Üniversitelerde yapılan ev ödevlerinin sizce yüzde kaçı “kopyala-yapıştır” metoduyla Google’dan alınmıştır?

Bilgiyi böyle anlarsak “yanlış bilgi”ye bile ulaşamayız Google’da. Çünkü doğru veya yanlış bilgi üretmek en azından işe yarar bir yöntem gerektirir. 

Bilgisayarı böyle kullanmak, yanlış –öğrenme- bile değildir, diyorum.
Tabii ki aradığımız –gerçek sorunları çözen- bilimsel bilgi ise.

ººº 

“Klasik bilgi” arayışından vazgeçersek bu açmazdan kurtuluruz.
Akıl yasalarını doğada bulmaz, -devrimci- hayal gücüyle kendisi yaratır ve doğaya dikte eder, diyen düşünür Kant’tır (ö.1804). 
Güneş’in etrafında döndüğünü söyleyerek Dünya’yı çevreye atan Kopernik’ten (ö.1543) iki yüzyıl sonra Kant, insanı tekrar merkeze geri getirmiştir.

Akıl yasalarını Google’da da bulmaz!

İnsan, Google’ı kaldırıp merkeze kendisini koyabilmelidir; bilgisayar o zaman öğrenmede mucizeler yaratacaktır.

Hayatta ve doğada tökezleyen kişi çıkış yolunu kendisi bulmak zorundadır. Eninde sonunda; ihtarla, tekdirle kötekle öğrenecektir bunu.
Kant’tan sonra değişen, bilginin kesin değil, tahmini ve varsayımsal olduğunun anlaşılmasıdır. Bilgiyi hayal eden insan yanılabilir olduğundan, bilgi de yanılabilirdir. 

Kararlarımız her an başımızı belaya sokabilir.

Ve de elimizde “doğru-ölçer” bir metre yok; bilgiyi ölçüp biçip “doğrudur!” diye damgalayamayız. Ulaşmış olsak bile hiçbir zaman bilemeyiz ve emin olamayız doğrudan.

Bu bizi hayal kırıklığına uğratmıyor, çünkü, “doğru-ölçer”imiz yoksa da “gelişme-ölçer”imiz var. İki bilgiden –iddiadan- hangisinin daha doğru olduğunu eleştirel yöntemle bulabiliyoruz
. 
Bu bizi daha iyi bir dünyaya taşıyabiliyor.

Uygarlığımız “gelişme-ölçer”in bir ürünü. 

ººº 
Google dahil herhangi bir yerden, okuldan veya bir otoriteden öğrendiklerinizle doğrudan hiçbir probleminizi çözemezsiniz; gündelik hayatta, işte, ailede nerede olursa olsun, çıkış yolunu kendi kafanızda, kendi hayal gücünüzle bulmak zorundasınız. 

Bulduğunuz yolun işe yarayıp yaramadığından asla emin olamazsınız, saçmalama olasılığınız epey yüksektir. Gündelik hayatın budalalar yarışmasına dönmesi bundandır, herkes saçmalayabilir.

Ekonomide, borsada, ticarette, aşkta, insan ilişkilerinde; adım adım, sürekli sonuçlarla hedefleri karşılaştırıp hataların bedelini en aza indirebilmek esastır. 

Karl Popper’ın -piecemeal engineering- parça bölük mühendislik dediği yöntemle...

ººº

Bilgisayarın öğrenmeyi hızlandırabilmesi için “Klasik bilgi anlayışından”, “Yeni bilgi anlayışına” geçmek, yöntemi değiştirmek gerekiyor.

Böylelikle “öğrenme sorunlarını” yaratan düşünce düzeyinden, çözen düşünce düzeyine geçilebilir.

Bu yapılmazsa, bilgisayarlı öğrenme eskinin yanlışlarını düzeltilemeyecek kalıplara döküp hızla uygular. 

İşletme yönetiminde olan budur. Şirketler atmış sene öncenin hatalarını bilgisayarlara hapsetmiş bugün onları aynen –ama çok daha hızlı- uygulamaktadır. 

Dumanla haberleşen kızılderililerin, telefon çıkınca, dumandan vazgeçmek yerine, telefonu ateşin yakılmasını hızlandırmakta kullanmalarına benzemektedir bu.

Bilgisayarların gerçek verimliliğini “kârlılığa” aktaracak “yönetim düzeyi” değişikliği hâlâ yapılmayı beklemektedir şirketlerde.
Fatih projesinde de tablet bilgisayarların öğretimi hızlandırması bu düğümün çözülmesine bağlıdır.

Gönderen Hüseyin İğdirli - 16/03/2012 13:56:46 (271 okunma)





Baktım Canan Barlas’ın moderatörlüğünde tartışılıyor: “İdeolojiler öldü mü?”
Konuşmacılar : Süleyman Seyfi Öğün, Halil Berktay ve Ömer Laçiner. 

Ben de evirip çeviriyorum kafamda, bireyin “gündelik ideoloji”si ile “bildik ideoloji” nasıl bir alış veriş içindeler diye... Hazır ayağına gelmiş, dedim, kaçırma.

Canlı Notlar’ defterimi kaptığım gibi çöktüm televizyonun başına. Not alarak dinledim.

Biraz şaşırmadım değil, sonunda katılımcılar yüzde 90-95 aynı görüşte oldukları konusunda anlaştılar. Daha bir yüksek tonda, dramatik gerilimi yüksek tartışmaya hazırlamıştım kendimi... Türkiye değişiyor.

Özetle şunlar söylendi:

İdeolojiler bilim felan değildir. Modernite ile dinlerin yerini almaya çalıştılar. Bir farkla, dinlerin iktidar talebi yoktu. 150 yıl insanların beynini formatladılar. 

İdeolojiler öldü, bunlardan artık bir şey çıkmaz. Bir yığın insan bitmemiş gibi yapmaya devam edecektir.

Temel sorulara yeni cevaplar aramalıyız. Küseselleşme süreçlerini nasıl kontrol edebiliriz? Hangi yeni kurumları yaratabiliriz?

Bugünün dünyası farklı. Apple en kârlı şirket, patronu Steve Jobs’ın yaptığı pek çok şeyde bireysel emeği var. Bir günde 9000 kişiyi işe alabiliyor. 

Apple’ın ne gibi bir insanı maliyeti var, ona da bakmalıyız!” 


Tartışma Apple’ın mucizeleriyle mutlu sonla kapandı. 

Hep böyle olur, küresel dünyada umut veren parıltılı bölgenin işaret fişeğidir Apple.

ººº

Gündelik Hayat İdeolojisi

İnsan ideolojisiz yapamıyor. Gündelik hayatla baş etmenin yolu da ‘gündelik bir ideoloji’den geçiyor. 

Modern” insanın gündelik hayattaki asla öngörülemeyen, akıl sır ermez anlamsızlıklarını Woody Allen işliyor, filmlerinde. 

Dikkatli bir izleyici iseniz, 1977 yapımı “Annie Hall”da, filmin sonundaki şu yorumu ve ardından gelen fıkrayı kaçırmamışsınızdır: 

Gündelik hayattaki ilişkilerimiz genellikle mantıksız, saçma ve komiktir. Ama yine de ilişkilerimizi sürdürürüz, çünkü ‘yumurtalara’ ihtiyacımız vardır. 

Adam psikoloğa gitmiş, “Arkadaşım” demiş, “kendini tavuk zannediyor.” 
Doktor, “Öylemi” demiş, “hemen bana getirin onu.” 
Adam itiraz etmiş ,“Yok, getiremem!”
“Neden?” 
“Çünkü yumurtalara ihtiyacım var!”


Arzuların, tutkuların, çıkarların, isteklerin insafsızca kendine yer açmaya çalıştığı bir cangıl gündelik hayat . Geçim derdinin, güç hesaplaşmalarının arenası.

Pek, akıllı insan işi değil aslında. 

Biliyorsunuz, beyin insanları akıllı yapmaya programlanmamış. Bütün derdi bizi ayakta tutmak. Ölmeyelim yeter.

Yalnızca yenip güçlü kalmayı dert eden insanlarla karşılaşıyor olmanız boşuna değil.

Daniel Kahneman (d. 1934) bir deneysel psikolog. 2002’de Nobel ödülü alıyor. Hem de ekonomi alanında. Ekonomiyi ne okumuş ne yazmış birisi. Yaptığı ne? Riskli durumlarda nasıl karar aldığımızı, hüküm verdiğimizi incelemiş.

İddialarının temelinde, -isteyenin tekrarlayarak sınayabileceği- deneyleri var. İnsan aklı, diyor, “iki vitesli”, biri hızlı, diğeri yavaş. 

Hızlı olan Sistem 1, yavaşı ise Sistem 2.”

Bizim rasyonel dediğimiz Sistem 2. İradi, yavaş, zahmetli; uzun iş Sistem 2 ile hüküm vermek.

Sistem 1’e gelince, otomatik, basit, hızlı, sezgisel. İçgüdülerimizi, izlenimlerimizi ve tüm duygularımızı aktif biçimde kullanarak anında kararlar alıyor. Gündelik hayata pek uygun, şip şak!

Doğal halinizde Sistem 1’in içindesiniz, farkında bile olmadan kararlarınızı onunla alırsınız. Sistem 2’ye geçmeniz iradi çaba gerektirir. Örneğin otomobil kullanırken Sistem 1’i, dar bir yere park ederken Sistem 2’i uygularsınız.

Daniel Kahneman’ın iddiaları böyle.

Sistem 1’i sakın ola bir otomatik plot gibi düşünmeyin; Sistem 2’nin hızlandırılmış şekli felan değil. 

Hızlı ve otomatik kararlar alabilmek için evrilmiş bir seri “kısayoldan sonuç çıkarma” yöntemleri –heurisrics-, Sistem 1. Ayrıntılar için Kahneman adı ile heuristics’i birlikte google’lamanız yeter.

Farkında bile olmazsınız, Sistem 1’le düşünüp karar alıyor olduğunuzun. ‘Rasyonel’ dediğiniz düşünce ile yürüdüğünüzü sanırsınız. 

Çabucak kararlar alır, hatalar yaparak bu ‘hız’ın bedelini ödersiniz. 

Gündelik hayatın duygusal didişmelerle geçen bir cangıl olmasında Sistem 1’in rolü önemli. 

Genellikle Sistem 1’in lifleriyle örülmüş ipek böceğininkine benzer güvenli kozaların içinde geçirir insan gündelik hayatını. 

Kozalar gündelik hayat ideolojinizdir:

Deneyimlerinizden çıkardığınız sebep-sonuç iddialarınızı kolayca doğrularsınız, her şeye bir cevabınız vardır; sebepleri olay sonrası geriye bakarak çıkarır, “Tü, Allah kahretsin çok basitmiş nasıl da göremedim!” diye hayıflanırsınız. 

Aslında hayat hiç de anlaşılmaz değildir, Sitem 1’le kozalarınızdan bakınca.

Tekrarlayan gözlemlerinizi hep öyle sürüp gidecekmiş gibi görürsünüz, özele bakarak genel geçer kurallar bulup güvende olduğunuzu zannederiniz.

Kozanızın içine girer, bildiğiniz bir dünyada yaşıyormuş gibi hayata tutunmaya çalışır mutlu olursunuz. 

İnsan “Anlamadığı bir dünyada yaşadığı gerçeğini kabullenmeyi sevmez.”

Böyle yapılmış beynimiz, iki vitesli; hızlı vitesiyle ideolojik bir korunak örmüş içinde yaşıyoruz, gündelik hayatta.


Toplumsal İdeoloji

Ancak bitmiyor, hayat öylesine kederli bir yolculuk ki, bir de grup halinde yaşadığımız korunaklarımız var. 

Bildiğimiz ideolojiler bunlar. Aklımızın “yavaş vitesinin” tuğlalarıyla inşa edilmiş kulübeler.

Varoluşun kaygıları hepimizi biraz filozof yapmıyor mu? Felsefi önyargıları olmayan insan bulabilir misiniz? Kimin hayatı roman değil ki?

Dünyanın kadim soruları gündelik hayat bilgeliğimize birkaç boy büyük geliyor. Sistem 1’in alel acele verdiği cevapları doyurucu bulmuyoruz.

Daha iyi bir dünyanın nasıl kurulacağı, doğadaki vahşetin gündelik hayatta nasıl ehlileştirileceği, adaletsizliklerle nasıl baş edileceği gibi derin sorunlara hazır cevaplar var mı gündelik aklımızda? Yok!..

İşte ikinci sığınağımız burada devreye girer.

Sitem 2’nin tuğlalarıyla örülmüş kulübede, büyük sorulara, kolay anlaşılır hazır cevaplar buluruz.

Sonunda, aklımızın her vitesine bir tane, toplam iki ideolojimiz olmuştur; iki gözümüz, iki kulağımız olduğu gibi. Belki de Tanrı, önemli araçlarımızı yedeklemiştir.

Hep çifte ideolojisi olmuş insanın. 

En köklü toplumsal idoloji din. İnsanın olduğu her yerde, her zaman var. Modernite ile dine rakipler gelmiş. Hatta yasaklanmış din.

Bazıları katılmasa da, ideolojiler öldü, artık bunlardan bir şey çıkmaz...” dendi tartışmada. Sonrası için de bir işaret fişeği atıldı, Steve Jobs’ın Apple şirketini gösteren. 

Şirket deyince Apple’ı düşünmek hoş, zamanın ruhuna olan güvenini canlı tutuyor, modern insanın.

Yaraya Süleyman Hoca dokundu: “Apple’ın insani maliyetine iyi bakılmalı...” 

Ama, diyorum içimden, küresel dünyanın aşırı kırılganlığını gören yeni yöntemlerle...

 



Apple’ın insani maliyetine iyi bakılmalı...” 




Apple’ın insani maliyetine iyi bakılmalı...” 





 bütün yarışmalarıyla üretiyor televizyon şiddeti; 



 Televizyondaki şiddeti gerçekten azaltmak yönünde bu çok küçük azınlığın yapacağı en önemli ve somut ilk adım susmak olacaktır aslında.

 “soğutma”  “dizilerdeki tipler gerçekten de...” 

Adalet kavramının hiç bir anlamının kalmadığı, gelirin adaletsiz dağıtıldığı, dayanışmanın tümden parçalandığı, ülkenin entellektüellerinin ve sanatçılarının önemli bir kısmının iktidarın etrafında toplanıp kendini beğendirmeyarışına girdiği, eğitimin çöktüğü bir ortamda şiddet tabii yükselir” 

 medyanın şiddet ürettiğini kabul etmek de yetmez dördüncü kuvvet olmasının kabulü de yetmez şiddeti açıklamaya;  Televizyon bize yalnızca kendi içindeki karanlığı değil ama toplumun karanlığını da yansıtıyor. 

televizyondaki şiddet çocukları etkiliyor mu etkilemiyor mu, galiba etkilemiyor belçika’da yapılan araştırmalara göre...”  Stanley Kubrick  Michael Haneke  “South Park”  “şiddeti” South Park”  Columbine Lisesinin 

 Noam Chomski’nin  "korkutarak rıza" 

 birincisi şiddetin çıplak sunumu; Şiddetle hiç ilgisi yokmuş gibi görünen bölümlerde bile korkunç gelecek teorileri gizli. 

Televizyon ciddi bir şiddet transferi yapmakla kalmıyor, bunu üretiyor da.  sonuçta dönüştürülen, değiştirilen, distorte edilerek yeniden yaratılan tarih (!), gerçek (!), yeni gerçek (!), haber(!) ekranlardan daha net, daha kuvvetli sinyallerle, birim alanda daha fazla pikselle, daha parazitsiz birşekilde akmayı sürdürüyor:  Stockholm ya da Bern sokaklarında trafik ışıklarına ve nezaket kurallarına uyarak dolaşan insanlar haber malzemesi olarak uygun değiller  

 .(Televizyon muhafazakardır) İsrail’de bombalanan otobüs ya da lokanta gibi, Irak’daintahar saldırısına uğrayan bir cami gibii) şiddetin karesinin karesinin karesi Çoğaltılan, değiştirilen, dönüştürülen, uzatılan, seslendirilen şiddet 

 (konuşmacılardan birinin durup duruken ötekini tokatlaması ya da stüdyoda düşüp ölmesi gibi) 



Filmler, diziler, çizgi film ve yarışma programlarındaki şiddet yoğunluk olarak haberleri aratmayacak düzeydedir. toplumun tamamı bu şiddeti tüketmektedirTelevizyon büyüktür

(Birbirine yansıyarak çoğalan)  

Tüm bu gösterilenlerin ne kadar beğenildiğini gene onları sunanların bize verdiği rakamlardan anlıyoruz.  

Yetersizlik.  



 Haneke  Otomatik Portakal’ın

 “çok iyi” 

 Bireyin yalnız, umarsız ve çaresiz yaşamını dayanışmayla taçlandırdığı sevginin, adaletin geçerli ve önemli olduğu bir gelecekte şiddet azalacak. 

 mağdur  yalnız, zavallı ve çaresiz