Her şey kötüye gidiyor; sorumlusu yok mu



Her şey kötüye gidiyor; sorumlusu yok mu

12Eylül 2010 Anayasa Değişikliği Referandumundan beri her şey, bir kere daha, kötüye gidiyor. Son 10 yıldaki muhalefet bunalımına iktidar bunalımı da eklendi. Referandumla birlikte, Ak Parti ve özellikle Genel Başkanı, yani Hükümet ile Başbakan küçük dağları da büyük dağları da biz yarattık inancına kapıldılar. Bu inançla da durmadan yanlış işler yapıyorlar. Kısa örneklerle asıl konuya gelelim:

İktidar, 12 Haziran 2011 seçiminden beri, Kürt meselesini, Kürtleri ezerek halletme yoluna saptı. Bu yanlış politika sürerken, Suriye bunalımı sonucu, ülkemiz bölünme sapağına geldi.

Başbakan ve Dışbakanı, “sıfır sorun” uyduru’suyla, Orta-Doğu’ya ve Kafkaslara ve Balkanlara ve dahi dünyaya düzen vermek hevesine kapıldılar. 1979 Humeyni devrimi ile İran’ın saptığı Cihan Şümul İslamcılık politikasına özenerek Osmanlı’yı canlandırmaya heveslendiler. Cihan Şümul İslamcılık, petrolüne rağmen, İran’ı 30 senedir kemire kemire çökme noktasına getirdi. Bereket bizde Osmanlıcılık hevesi üç yılda duvara çarptı.

Hükümet Ergenekon yargılamalarını yönetemedi. Uzayan davalar ve tutuklamalar her geçen gün darbecilerin değirmenine su taşıyor.

Başbakanın evlerden uzak İçbakanı’ndan esinlenen Polis vatandaşa meydan dayağı çekiyor; insanları herkesin gözü önünde kurşunlayıp öldürüyor. Gazeteciler, öğrenciler hapiste...

Başbakan yazarları işten attırıyor...

Hükümet Uludere katliamını sis perdesi arkasında saklıyor.

Suriye’de karasularında veya açığında düşen/düşürülen uçak konusu hükümetin ayağına dolaşmış bulunuyor.

PKK, 20 gün Şemdinli’yi işgal altında tutuyor; Tunceli’de Milletvekili’ni kaçırıp bırakarak hükümetle oyun oynuyor...

Meclis’teki muhalefet aciz. Ana muhalefet, çözüm önermek yerine hükümete komisyon kurmak için yalvarıyor.

Bütün bunlar köy boşaltmaların, on binlerce can kaybının faili meçhullerin (aslında faili malumların), maddi manevi kayıpların üstüne ekleniyor...

Bütün bu ve benzeri meselelerde elbette çözüm önerileri vardı. Ama zamanın hükümetleri bunları dikkate almak yerine baskı, zulüm politikaları uyguladılar. Memleketi batağa sürdüler.

Bir örnek, Kürt Meselesi: 30-31 Ekim 1970’te, Türkiye İşçi Partisi 4. Büyük Kongresi, çeşitli konulardaki kararları arasında Kürt Sorunu konusundaki görüşlerini de 8 no.lu karar ile açıkladı. TBMM’nde temsil edilen yasal bir siyasal partinin bu görüşleri iktidarı ve muhalefeti ile bütün siyasi örgütler için de uyarıcı ve yol gösterici idi.

Tarihsel ve bugüne ışık tutan değerini dikkate alarak Karar Metni’ni aşağıda sunuyoruz:

“Türkiye İşçi Partisi 4. Büyük Kongresi, - Türkiye’nin Doğu’sunda Kürt halkının yaşamakta olduğunu, - Kürt halkı üzerinde, baştan beri, hâkim sınıfların faşist iktidarlarının, zaman zaman kanlı zulüm hareketleri niteliğine bürünen, baskı, terör ve asimilasyon politikasını uyguladıklarını,

- Kürt halkının yaşadığı bölgenin, Türkiye’nin öteki bölgelerine oranla geri kalmış olmasının temel nedenlerinden birinin, kapitalizmin eşitsiz gelişme kanununa ek olarak, bu bölgede Kürt halkının yaşadığı gerçeğini göz önüne alan hâkim sınıf iktidarlarının güttükleri ekonomik ve sosyal politikanın bir sonucu olduğunu,

- Bu nedenle ‘Doğu sorununu’ bir bölgesel kalkınma sorunu olarak ele almanın, hâkim sınıf iktidarlarının şoven-milliyetçi görüşlerinin ve tutumunun uzantısından başka bir şey olmadığını,

- Kürt halkının Anayasal vatandaşlık haklarını kullanmak ve diğer tüm demokratik özlem ve isteklerini gerçekleştirmek yolundaki mücadelesinin, bütün anti-demokratik, faşist, baskıcı, şoven milliyetçi akımların amansız düşmanı olan Partimiz tarafından desteklenmesinin olağan ve zorunlu bir devrimci görev olduğunu,

- Kürt halkının gelişen demokratik özlem ve isteklerini ifade ve gerçekleştirme mücadelesi ile işçi sınıfının ve onun öncü örgütü Partimiz öncülüğünde yürütülen sosyalist devrim mücadelesini tek bir devrimci dalga halinde bütünleştirmek için, Kürt ve Türk sosyalistlerinin Parti içinde omuz omuza çalışmaları gerektiğini,

- Kürt halkına karşı uygulanan ırkçımilliyetçi şoven burjuva ideolojisinin, Partililer, sosyalistler ve bütün işçi ve diğer emekçi yığınlar arasında yerle bir edilmesini sağlamanın, Partinin ideolojik mücadelesinin ve gelişmesinin temel ve devamlı bir davası olduğunu,

- Partinin, Kürt sorununa, işçi sınıfının sosyalist devrim mücadelesinin gerekleri açısından baktığını kabul ve ilan eder.”

Ne yazık ki, Türkiye İşçi Partisi’nin bu kararı dikkate alınmadı. 1960’lı yılların ortasından itibaren Türkiye İşçi Partisi konuyu “Doğu Sorunu” adı altında gündeme getirdiği gibi; pek çok demokratik, sivil ve siyasi Kürt örgütü ile gazete ve dergileri de konuyu gündeme getirmişlerdi. Buna karşı, o zamanki siyasi iktidarların tavrı, Türkiye İşçi Partisi’ni Anayasa Mahkemesi eli ile kapatmak ve yöneticilerini 12 Mart mahkemelerinde yargılayıp mahkum etmek; diğer demokratik ve siyasi kuruluşlar ve basın üzerindeki baskı ve zulmü yoğunlaştırmak oldu. Böylece Karar’ın üzerinden tam 42 yıl geçti.

TİP kararından 14 yıl sonra, Türkiye’de, 15 Ağustos 1984’te Eruh ve Şemdinli baskınları ile bir Kürt Silahlı Ayaklanması başladı. Bir iç savaş niteliğine evrilen bu ayaklanma aralıksız devam etmektedir. Bu süreçte, kendisinden önceki siyasi iktidarlar gibi, son on yıldaki siyasi iktidar da sorunu çözmek yerine ağırlaştırmaktadır. Son zamanlarda PKK yeni mevziler kazanmakta; ülke, Suriye’deki gelişmelerin ışığında, bölünmeye doğru gitmektedir.

Resmi rakamlara göre, bu iç savaşta, Silahlı Kuvvetler ile Emniyet Kuvvetlerinin can kaybı 12.000’den fazladır. Bunlara ilave can kaybının sayısı 30.000’i aşmıştır. Bunların ezici çoğunluğu sivil Kürtler ile PKK militanları ve çoğu yurttaşımız olan çeşitli milliyetlerden insanlardır.

Bu son 28 yıllık savaşta, can kayıplarının ötesinde, yurttaşlarımızın ve devletin mali ve maddi kaybının da haddi hesabı yoktur.

Şimdi, 42 yıl önce yasal bir siyasi parti tarafından önerilen çözümü uygulamak yerine, bunca can ve mal kayıplarına yol açanların sorumluluğunu tartışmanın zamanı gelmiştir. Tabii, Kürt Sorunu konusundaki örneğin diğer konulara uygulanması da düşünülmelidir. Bunların sorumlusu kim? Siyasi sorumluluk, seçimde hesaplaşmakla biter mi? Yoksa ağır yanlışların bir yaptırımı olmalı mıdır? Elbette hayır.

II. Dünya Savaşı sonrası Nürnberg yargılamaları, siyasetçinin cezai sorumluluğu olabileceğinin kanıtıdır.


12Eylül 2010 Anayasa Değişikliği Referandumundan beri her şey, bir kere daha, kötüye gidiyor. Son 10 yıldaki muhalefet bunalımına iktidar bunalımı da eklendi. Referandumla birlikte, Ak Parti ve özellikle Genel Başkanı, yani Hükümet ile Başbakan küçük dağları da büyük dağları da biz yarattık inancına kapıldılar. Bu inançla da durmadan yanlış işler yapıyorlar. Kısa örneklerle asıl konuya gelelim:

İktidar, 12 Haziran 2011 seçiminden beri, Kürt meselesini, Kürtleri ezerek halletme yoluna saptı. Bu yanlış politika sürerken, Suriye bunalımı sonucu, ülkemiz bölünme sapağına geldi.

Başbakan ve Dışbakanı, “sıfır sorun” uyduru’suyla, Orta-Doğu’ya ve Kafkaslara ve Balkanlara ve dahi dünyaya düzen vermek hevesine kapıldılar. 1979 Humeyni devrimi ile İran’ın saptığı Cihan Şümul İslamcılık politikasına özenerek Osmanlı’yı canlandırmaya heveslendiler. Cihan Şümul İslamcılık, petrolüne rağmen, İran’ı 30 senedir kemire kemire çökme noktasına getirdi. Bereket bizde Osmanlıcılık hevesi üç yılda duvara çarptı.

Hükümet Ergenekon yargılamalarını yönetemedi. Uzayan davalar ve tutuklamalar her geçen gün darbecilerin değirmenine su taşıyor.

Başbakanın evlerden uzak İçbakanı’ndan esinlenen Polis vatandaşa meydan dayağı çekiyor; insanları herkesin gözü önünde kurşunlayıp öldürüyor. Gazeteciler, öğrenciler hapiste...

Başbakan yazarları işten attırıyor...

Hükümet Uludere katliamını sis perdesi arkasında saklıyor.

Suriye’de karasularında veya açığında düşen/düşürülen uçak konusu hükümetin ayağına dolaşmış bulunuyor.

PKK, 20 gün Şemdinli’yi işgal altında tutuyor; Tunceli’de Milletvekili’ni kaçırıp bırakarak hükümetle oyun oynuyor...

Meclis’teki muhalefet aciz. Ana muhalefet, çözüm önermek yerine hükümete komisyon kurmak için yalvarıyor.

Bütün bunlar köy boşaltmaların, on binlerce can kaybının faili meçhullerin (aslında faili malumların), maddi manevi kayıpların üstüne ekleniyor...

Bütün bu ve benzeri meselelerde elbette çözüm önerileri vardı. Ama zamanın hükümetleri bunları dikkate almak yerine baskı, zulüm politikaları uyguladılar. Memleketi batağa sürdüler.

Bir örnek, Kürt Meselesi: 30-31 Ekim 1970’te, Türkiye İşçi Partisi 4. Büyük Kongresi, çeşitli konulardaki kararları arasında Kürt Sorunu konusundaki görüşlerini de 8 no.lu karar ile açıkladı. TBMM’nde temsil edilen yasal bir siyasal partinin bu görüşleri iktidarı ve muhalefeti ile bütün siyasi örgütler için de uyarıcı ve yol gösterici idi.

Tarihsel ve bugüne ışık tutan değerini dikkate alarak Karar Metni’ni aşağıda sunuyoruz:

“Türkiye İşçi Partisi 4. Büyük Kongresi, - Türkiye’nin Doğu’sunda Kürt halkının yaşamakta olduğunu, - Kürt halkı üzerinde, baştan beri, hâkim sınıfların faşist iktidarlarının, zaman zaman kanlı zulüm hareketleri niteliğine bürünen, baskı, terör ve asimilasyon politikasını uyguladıklarını,

- Kürt halkının yaşadığı bölgenin, Türkiye’nin öteki bölgelerine oranla geri kalmış olmasının temel nedenlerinden birinin, kapitalizmin eşitsiz gelişme kanununa ek olarak, bu bölgede Kürt halkının yaşadığı gerçeğini göz önüne alan hâkim sınıf iktidarlarının güttükleri ekonomik ve sosyal politikanın bir sonucu olduğunu,

- Bu nedenle ‘Doğu sorununu’ bir bölgesel kalkınma sorunu olarak ele almanın, hâkim sınıf iktidarlarının şoven-milliyetçi görüşlerinin ve tutumunun uzantısından başka bir şey olmadığını,

- Kürt halkının Anayasal vatandaşlık haklarını kullanmak ve diğer tüm demokratik özlem ve isteklerini gerçekleştirmek yolundaki mücadelesinin, bütün anti-demokratik, faşist, baskıcı, şoven milliyetçi akımların amansız düşmanı olan Partimiz tarafından desteklenmesinin olağan ve zorunlu bir devrimci görev olduğunu,

- Kürt halkının gelişen demokratik özlem ve isteklerini ifade ve gerçekleştirme mücadelesi ile işçi sınıfının ve onun öncü örgütü Partimiz öncülüğünde yürütülen sosyalist devrim mücadelesini tek bir devrimci dalga halinde bütünleştirmek için, Kürt ve Türk sosyalistlerinin Parti içinde omuz omuza çalışmaları gerektiğini,

- Kürt halkına karşı uygulanan ırkçımilliyetçi şoven burjuva ideolojisinin, Partililer, sosyalistler ve bütün işçi ve diğer emekçi yığınlar arasında yerle bir edilmesini sağlamanın, Partinin ideolojik mücadelesinin ve gelişmesinin temel ve devamlı bir davası olduğunu,

- Partinin, Kürt sorununa, işçi sınıfının sosyalist devrim mücadelesinin gerekleri açısından baktığını kabul ve ilan eder.”

Ne yazık ki, Türkiye İşçi Partisi’nin bu kararı dikkate alınmadı. 1960’lı yılların ortasından itibaren Türkiye İşçi Partisi konuyu “Doğu Sorunu” adı altında gündeme getirdiği gibi; pek çok demokratik, sivil ve siyasi Kürt örgütü ile gazete ve dergileri de konuyu gündeme getirmişlerdi. Buna karşı, o zamanki siyasi iktidarların tavrı, Türkiye İşçi Partisi’ni Anayasa Mahkemesi eli ile kapatmak ve yöneticilerini 12 Mart mahkemelerinde yargılayıp mahkum etmek; diğer demokratik ve siyasi kuruluşlar ve basın üzerindeki baskı ve zulmü yoğunlaştırmak oldu. Böylece Karar’ın üzerinden tam 42 yıl geçti.

TİP kararından 14 yıl sonra, Türkiye’de, 15 Ağustos 1984’te Eruh ve Şemdinli baskınları ile bir Kürt Silahlı Ayaklanması başladı. Bir iç savaş niteliğine evrilen bu ayaklanma aralıksız devam etmektedir. Bu süreçte, kendisinden önceki siyasi iktidarlar gibi, son on yıldaki siyasi iktidar da sorunu çözmek yerine ağırlaştırmaktadır. Son zamanlarda PKK yeni mevziler kazanmakta; ülke, Suriye’deki gelişmelerin ışığında, bölünmeye doğru gitmektedir.

Resmi rakamlara göre, bu iç savaşta, Silahlı Kuvvetler ile Emniyet Kuvvetlerinin can kaybı 12.000’den fazladır. Bunlara ilave can kaybının sayısı 30.000’i aşmıştır. Bunların ezici çoğunluğu sivil Kürtler ile PKK militanları ve çoğu yurttaşımız olan çeşitli milliyetlerden insanlardır.

Bu son 28 yıllık savaşta, can kayıplarının ötesinde, yurttaşlarımızın ve devletin mali ve maddi kaybının da haddi hesabı yoktur.

Şimdi, 42 yıl önce yasal bir siyasi parti tarafından önerilen çözümü uygulamak yerine, bunca can ve mal kayıplarına yol açanların sorumluluğunu tartışmanın zamanı gelmiştir. Tabii, Kürt Sorunu konusundaki örneğin diğer konulara uygulanması da düşünülmelidir. Bunların sorumlusu kim? Siyasi sorumluluk, seçimde hesaplaşmakla biter mi? Yoksa ağır yanlışların bir yaptırımı olmalı mıdır? Elbette hayır.

II. Dünya Savaşı sonrası Nürnberg yargılamaları, siyasetçinin cezai sorumluluğu olabileceğinin kanıtıdır.