İlerleme hayal etmekle başlar.

 Hüseyin Ergün - 29/10/2005 12:43:06 (898 okunma)

İlerleme hayal etmekle başlar. 

Anatol France şöyle diyor: Başka çağların ütopyaları olmasaydı, bugün perişan ve çıplak olarak hala mağaralarda yaşardık. Her ilerlemenin, daha iyi geleceğe doğru her hamlenin temeli ütopyadır.” Hayal etmek bir yanıyla iyimser olmaktır. 15 yaşındaki Kıbrıslı öğrenci Hasan Ergüler, gazeteci Can Dündar’a yazdığı mektubu şöyle bitiriyor: “Yarına iyi bakarsak yarın iyi olur.” Öte yandan, ideolojiler, bir yandan da toplumların entelektüel boyutunu yansıtırlar. Ahmet Kemerli’nin deyişiyle, “Entelektüel boyut, tarih boyunca bütün dirilişlerin olmazsa olmaz şartıdır.”

İdeolojilerin öldüğü sayı sağın bir ideolojik saldırısıdır.

Toplumun değişik sınıf ve kesimlerine bir tek ideolojik gömlek önermek orta çağ kafasıdır. Bilindiği gibi, orta çağda esas ideoloji dindi. Dinler geniş yığınlara “tevekkül, kadercilik, itaat ve öteki dünyada adalet”, egemenlere de “merhamet” öneriyordu. Ama, sanayi devrimi ve aydınlanma sayesinde bu anlayış değişti. Geniş yığınların özgürlük, eşitlik ve refah özlem ve istekleri, “merhamet” veya “öteki dünya” konusu olmaktan çıktı; bir hak arama mücadelesi haline geldi. Bu mücadele, insanlar arasında, çıkar, konum ve görüş farklılıkları var olduğu sürece var olacaktır. Bu mücadelelerin düşünsel aracı ideolojilerdir. İdeolojiler öldü diyenler, bize egemenlerin ideolojisine boyun eğmemizi önermekten daha kötü bir şey yapıyorlar: hayalimizi öldürmeye çalışıyorlar. Kendi işlerine gelen bir düzeni, bizim de kabul etmemizi istiyorlar.

Ölen idealler değil, eskiye ait bazı kabuller, geçerliliği kalmamış mücadele ve çözüm yöntemleridir. 

Geniş yığınların özgürlük, eşitlik ve refah özlem ve istekleri öncesiz ve sonrasızdır. Sola can veren özgürlük, eşitlik ve daha iyi yaşam idealleri, bugün de bütün canlılığını korumaktadır. Sosyalist hareket, özünde, bu ideallerin yaşama geçirilmesi isteklerinin ete kemiğe bürünmesidir. Sağcı düşünürlerin aşılamaya çalıştığı gibi gerçek hiç de bir tane değildir. Onların gerçeği, küçük bir azınlığın çıkarları penceresinden gördükleridir. Solun gerçeği ise “büyük insanlığın” özgürlük, eşitlik ve refaha ulaşma özlem ve istekleri ışığında şekillenmektedir. Ancak, bu ideallere ulaşmanın mücadele ve çözüm yöntemleri çağdan çağa ve yerden yere değişmektedir. 0 nedenle, solun mücadele ve çözüm yöntemlerinin değişen dünyaya uygun olarak yeniden kurulması gereklidir. 

Sol dünya görüşü sağ dünya görüşlerinden niteliksel olarak farklıdır. 

Sol dünya görüşü evrende ve toplumda değişimi esas alır; politikalarını bilimsel gerçeklikler üzerine oturtur. Sağ ideolojiler ise, durağanlığı esas alır; günü ve kurulu düzeni açıklarlar ve savunurlar; statükocudurlar. Sözgelimi, liberalizm, piyasayı esas alan ekonomik düzeni açıklar ve piyasayı kutsar. Piyasayı büyülü bir güç gibi, her derdin devası sayar. Demokrasi ile insan hak ve özgürlüklerini, bunlar, piyasa ekonomisi için elverişli olduğu ölçüde savunur. Öte yandan, sol dünya görüşü liberalizmin, demokrasi ve insan hak ve özgürlükleri konusundaki görüşlerini içkindir. Ama orada durmaz, bunun daha ilerisine gider. Tüm ayrıcalıkların ortadan kaldırılmasını hedefler ki, liberaller bunu hayal etmek bile istemezler. Sağ milliyetçi ve dinci görüşler ise, irrasyoneldir- Bir soyun veya bir inancın ötekinden üstün olduğu ilkesine dayanırlar. Sol dünya görüşü, bu bilime, ahlaka ve akla aykırı dinci ve milliyetçi görüşleri tümden reddeder. Beri yandan sağ görüşlerin hepsi, egemen kesimlerin penceresinden bakarlar. Sol ise bütün insanlığın eşitliğini ve kardeşliğini gözetir; bütün insanlar için, daha özgür, daha eşit ve daha kaliteli bir yaşamı hedefler. Nazım, “Elimde olsaydı! bu yolculuğa başlayıp başlamamak/başlardım yine.” derken sol dünya görüşünün, uğrunda savaşılmaya değer bir ideal oluşunu anlatmak ister.

Sol, tarihin doğru kavranışına dayalı gerçekçi bir “umut ideolojisi”dir. 

Çünkü tarihin doğru bir irdelemesine dayanır. bu irdelemeye göre, uzun zaman dilimlerinde ve geniş ölçeklerde, insanlık iyiye ve ileriye gitmektedir. İyiye gidişin temeli, insanoğlu’nun doğanın sırlarını çözmesi ve bulgularını üretkenliği ve yaşam kalitesini artıracak şekilde kullanmasına dayanır. Bilim ve teknoloji geliştikçe insan toplumları da gelişir ve değişir. Bir tarihçinin dediği gibi, “Deneysel her bilimde mükemmeli arama eğilimi vardır. Her insanda ise yaşam koşullarını iyileştirme güdüsü bulunur. Bu iki gerçeklik, büyük toplumsal felaketler ve kötü kurumların engellemelerine rağmen, uygarlığı ileri götürmek için yeterli olmuşlardır.” Sağ “böyle gelmiş böyle gider” derken, sol “böyle gelmiş olsa da böyle gidemez” der. Değişimi ve ilerlemeyi esas alan sol, insanlığa umut verir ve daha iyi yarınlar vaat eder. Umut ve çözüm vaat edemeyen bir siyasal hareket sol olamaz.

Sol, geniş yığınların özgürlük, eşlilik ve refah özlem ve istekleri doğrultusunda sürekli bir yürüyüştür. 

Geniş yığınların özgürlük, eşitlik ve refah talepleri insanlıkla birlikte varolmuştur. Bu talepler, yaklaşık onbin yıl önce, toplamacılıktan tarıma -sınıflı topluma- geçilmesiyle “sınıf mücadelesi” niteliği kazanmıştır. Bu mücadele, tarih boyunca aralıksız sürmüş- tür; sürmektedir. “Sol” kavramının, ilk kez, 18. yüzyıl sonları ile 19. yüzyıl başlarında kullanılması bu gerçeği gözardı etmemizi gerektirmez. Ama 19. yüzyıl ortalarına kadar, bu mücadeleler merhamet ve iyilik dilenme şeklinde dile geliyordu. 19. yüzyıl ortalarından beri, sanayileşme ile toplumsal dokunun değişmesi ve marksizmin yeni dünyayı yorumu ile, bunlar, hak mücadelesi niteliği kazanmıştır. Bu mücadeleler, insanlık yaşadıkça devam edecektir. Bir başka deyişle, sol, sosyal demokrasi veya sosyalizm, özgürlük, eşitlik ve refaha doğru sürekli bir yürüyüştür. Bir menzile varılınca tamamlanmaz. Her menzil —her konak yeri- özgürlüğe, eşitliğe ve refaha doğru yürüyüşte yeni bir uğraktır. Çünkü —ve iyi ki- tarihin sonu yoktur.

Sol yoksulluk ideolojisi değil; özgürlük, eşitlik ve refah ideolojisidir. 

Solun hedefi, yalnız küçük bir azınlığın değil, geniş yığınların da Özgür, eşit ve gönençli bir yaşama kavuşmasıdır. 19. yüzyıl ortalarına kadar bunlar gerçekleşmesi olanaksız hayaller olarak algılanıyordu. Marksizm, insanlığın ulaştığı gelişmedüzeyinde, bu taleplerin hayal değil, geçekleşebilir birer özlem olduğunu gösterdi. 0 nedenle, 19. yüzyılın ortalarından beri, sol, fukaralığı paylaşmanın değil, fukaralığı tarihin çöplüğüne göndermenin, özgürlüğün ve eşitliğin ideolojisidir. Herkesin hakkını almasını, her insanın özgür, eşit ve refah içinde yaşamasını hedefler.

İnsanlık açlığı ve yoksulluğu alt edecek olanaklara sahiptir 

İçinde yaşadığımız çağdaki bilimsel ve teknolojik gelişmeler, bunu her zamankinden daha fazla gerçekleşebilir kılmıştır. Bugün, insanlığın ulaştığı üretkenlik düzeyinde, bütün ülkelerde nüfusun tamamı için kaliteli yaşam olanağı vardır; açlığı ve yoksulluğu yeryüzünden silmek olanaklıdır. Bu bağlamda, solun programında, bilimsel ve teknolojik ilerlemeyi hızlandırmak, dolayısıyla, daha yüksek üretime ulaşmak ve geniş yığınların dünya gelişmesinden daha adil pay almasını sağlamak önemli bir yer tutar.

İnsanlık ilerledikçe, geniş yığınlar için özgürlük, eşitlik ve refah mücadelesi olanakları artmaktadır. 

Üretim güçlerinin durmadan gelişmesi, eğitim yoluyla insan üretkenliğinin sürekli artması, geniş yığınlar için, daha büyük eşitleşme ve özgürleşme olanakları sağlamaktadır. İnsanlık ilerledikçe, temel haklar bakımından özgürleşmekte, yaşam olanakları ve yaşam kalitesi bakımından eşitleşmektedir. Geçim, eğitim ve iletişim olanakları artan birey güçlenmekte ve dolayısıyla hak mücadelesini daha etkili yürütebilmektedir. İnsanlığın zenginleşmesi ve bütünleşmesi ile çatışmacı politik akımlar marjinalleşmekte, demokratik tahammül —diyalog ve uzlaşma- gelişmektedir. Bu da sosyal ve politik mücadelelerin demokratik zeminde akmasına daha elverişli bir ortam sağlamaktadır. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce sadece bir avuç ülkede görülebilen çok partili politik yaşamın, bugün yüzü aşkın ülkede yönetim şekli haline gelmiş bulunması bunun göstergesidir. 

Sol siyasal akımlara olan gereksinim artarak sürmektedir. 

Toplumsal gelişimin, geniş yığınların özlem ve isteklerinin gerçekleşebilmesi için sağladığı olanakları değerlendirmek, ancak örgütlü mücadele ile mümkündür. 0 nedenle, sol demokratik ve politik mücadele, bugün, geniş insan yığınları için, enaz dünkü kadar önemli ve gereklidir. İlerde de öyle olacaktır. Gelişmesinin ileri aşamalannda, özgürleşme ve eşitleşmedeki ilerlemeler sonucu, insanlık, sınıfsız gelişmiş topluma yaklaşsa ve sınıfsal ayrıcalıklar ortadan kalkmaya yüz tutsa bile, o aşamada da insanlar arasındaki konum, çıkar ve görüş farklılıkları var olacaktır. Dolayısıyla sol siyasal harekete olan gereksinim, bugün olduğu gibi gelecekte de devam edecektir.

Dünyadaki köklü değişiklikler solun bazı kabullerini gözden geçirmesini gerektirmektedir.

Solun her iki kanadının geleneksel görüşleri, 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın ilk çeyreğinde oluşmuş ve farklı iki kulvarda gelişrniştir. Ancak, 20. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak insanlık yaşamında iki büyük değişiklik ortaya çıkmıştır. Birinci büyük değişiklik bilişim teknolojisinin gelişmesidir. Bu teknoloji ile bilgi, mal ve hizmet üretiminde başat unsur haline gelmiştir. Sermaye ve ücretli-üretken kol emeği başat konumunu yitirmiştir. 0 nedenle mal ve hizmet üretimindeki eski ilişkiler kökten değişmeye başlamıştır. Bilişim teknolojisi ile bilgiye ulaşmada, bilgiyi toplamada, tasnifte, kullanmakta ve insanlar ve kuruluşlar arasındaki iletişimde ışık hızı devreye girmiştir. Mekanik hızın yanısıra ışık hızının devreye girmesi, dünyayı küçük bir köy haline getirmiştir İkinci büyük değişiklik, 1917- 1990 yılları arasına damgasını vuran iki kutuplu dünyanın yıkılmasıdır. Bu iki büyük değişiklik, siyasetten hukuka, sınıflar arası ılişkilerden insan yerleşimlerine kadar herşeyi değiştirmeye başlamıştır. Sonuçta sanayi toplumu koşullarında ortaya çıkmış ve iki kutuplu dünya koşullarında şekillenmiş görüş ve yaklaşımların gözden geçirilmesi bir zorunluluk haline gelmiştir.

Yeni köy’de eski adetlerle ve eski aletlerle başarılı olunamaz.
Nazım Hikmet’in “benim şafak çığlıklarıyla sabaha eren müthiş gecem” nitelemesine uygun bir şekilde, 20. yüzyıl bir uygarlık değişimiyle sona erdi. Sol, bu “müthiş gece”den özgürlük, eşitlik ve refah idealleri ile adaletsizliğe isyan geleneğini devraldı. Ama, bir değişim ideolojisi olduğu için, eski mücadele yöntemlerini ve eski çözümleri bugünün gerçekleri ışığında tartışıyor, gözden geçiriyor. Prof. Aren’in sözleriyle “Koşullar değişince uygulamaların da değişmesi zorunludur... İnsanlar eski uygulamalara koşulların değişmiş olmasına rağmen değil, fakat koşulların değişmediğine inandıkları için bağlılık duyarlar.” Görüş ve kabullerde eskimeyi öngörme, eski görüş ve kabulleri gözden geçirme solun, tarihi boyunca elden bırakmadığı bir yöntemdir. Marx ve Engels, yazılışından yalnızca 25 yıl sonra, Manilesto’nun 1872 tarihli baskısına yazdıkları ön- sözde şöyle diyorlar: “Il. Bölümün sonunda ileri sürülen devrimci tedbirlere özel bir ağırlık verilmemelidir. 0 kısım bugün birçok bakımlardan başka türlü ifade edilebilirdi... Paris komününün pratik deneyimleri karşısında, bu programın bazı ayrıntıları artık eskimiştir.” Değişimi ve eskimeyi bir gerçeklik olarak hatırda tutmadan, gerçekçi mücadele ve çözüm yolları bulmak olanaksızdır.

Solun en büyük farkı gelecekten bugüne bakabilmesindedir.

Sol düşünceye göre, insanlık tarihi, bir uygarlıktan daha üst bir uygarlığa geçişler şeklinde ilerlemektedir. Bu yorum, solun gelecek tasarımı yapabilmesini, dolayısıyla, gelecekten bugüne bakabilmesini sağlamaktadır. Bugün, insanlık büyük bir değişim dalgasının üstündedir. Burada geleceği kestirmek ve ona doğru tepkiler vermek herşeyden önemlidir. Gelecekten bakabilmek mostralardan maden damarını bulabilmek gibidir. Prof. Sadun Aren, gelecekten bakışı küreselleşme bağlamında şöyle anlatıyor: “... küreselleşme henüz tamamlanmamıştır. Ama küreselleşmeden sözedebilmek için onun tamamlanmış olması değil, fakat başlamış olması yeterlidir. Zaten, insanlar için önemli olan sonuç değil süreçtir. Çünkü ama cımız, sürece müdahale ederek sonucu yani nasıl bir küreselleşme olacağını etkilemek ve belirlemektir. (1994)” Mostralardan madenin ana damarına ulaşmak, geleceği insanlık yararına etkilemek ancak böyle bir bakışla gerçekleşebilir.

Solun günümüzdeki görevi, yenidünyanın fırsat ve olanaklarını geniş yığınlar yararına değerlendirmektir.


Sol bunu geçmişte gerçekleştirdi. Sanayi devrimi insanlık tarihinde ileri bir aşamaydı. Sanayileşme ile mal ve hizmet üretiminin devasa boyutlarda artması, geniş insan yığınlarının bellerini doğrultmaları için muazzam olanaklar sunuyordu. Dünya solu, bu olanaklara sırtını dönmedi; tersine, bu olanakları en iyi şekilde kullanmak için yoğun mücadeleler verdi. Solun son iki yüzyıldaki başarılı mücadeleleri, hem ulusal, hem de küresel ölçekte, geniş yığınlara büyük kazanımlar sağladı. Bugün, olağan saydığımız temel hak ve özgürlüklerin; eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi sosyal hakların hayata geçmesi bu mücadelelerle sağlandı. Güçsüzlere destek bu sayede yasalara bağlandı ve kurumsallaştı. Sanayi devriminin son iki yüz yılda geniş yığınlar için sağladığı olanaklardan çok daha fazlası bilişim devrimi ve küreselleşme ile önümüze serilmektedir. Mesele solun bu olanakları geniş yığınlar için hakkıyla kullanmayı başarabilmesindedir

Hüseyin Ergün
Bilişim Çağında Sol 
Cem yayınları 
Sayfa 19-26

Televizyon ve Şiddet

Geçen bir kaç yıl içinde bazı temel alışkanlıklarımızı değiştirmek zorunda kaldık; kitle halinde. Önce rakı içmekten vaz geçtik çünkü zehirli rakı vardı ve insanlar ölüyordu, daha sonra da tavuk yemekten vaz geçtik tavuklar kitle halinde hastalanmıştı. Belirli yerlere gece gitmemek gibi yeni adetler geliştirdik ve haksızlık karşısında sessiz kalma seçeneğine çok daha sık başvuruyoruz. bütün bu deneyimlerden anladığımız; üzerinde yaşadığımız coğrafyada birbirimizi bireysel olarak, tek tek ya da kitle halinde öldürmekte çok tereddüt etmediğimiz gerçeği herhalde. Bugün Türkiye’de çok korkutucu süreçleri yaşamaya devam ediyoruz. Bu süreçlerin en temel özelliği şiddet yoğunluğu.

Bu süreçlerin en temel diğer bir özelliği sevgi yoksunluğu.

Genel olarak şiddetin yükseldiği farzedilen yerden (televizyon ekranı) hep aynı kişiler bu yükselişi aralıksız yorumluyorlar. Ekonomiyi ve enflasyonu, kürt sorununu ve insan haklarını, basketbolu ve üç büyükleri, liposankşını ve paintball oyununun özelliklerini, başı açık namazın hikmetlerini ve nba’yi, depremi ve kuzey anadolu fayını yorumlayan, irdeleyenler de aynı kişiler. Aynı erkek ya da erkeğe dönüşmüş kadınlar, çok konuşurken neredeyse hiç bir şey söylememe sanatının yüksek temsilcileri, elitin içinden seçilmiş bir avuç elit ve bir kaç palyaço hep aynı yanlış soruları sorarak süreci, sebeb ve sonuçları araştırıyorlar. Neredeyse hiç zahmet çekmeden; artık o evlerinden bile rahat hissettikleri ortamda,kameranın karşısında şiddetin kaynaklarını ve çözümleri sıralıyorlar; hep aynı tavırlarla efes pilsenin maccabi’ye yenilgisinin nedenlerini, depremde elli bin kişinin ölüm nedenini, maydonozon faydalarını ve şiddeti aynı yaklaşımla, aynı esprileri yaparak, aunı esleri vererek ve aynı ses tonuyla anlatıyorlar. 

Yeni bir insan türü bu, her şeyden anlayan ve her şeyle ilgili tereddütsüz konuşabilme yetisiyle donatılmış; yatırınca ağlamaya başlayan bebekler gibi hiç duraksamadan ve düşünmeden konuşabiliyorlar. Onlar şiddetin televizyonla ilişkisini anlamlandırmaya çalışırken belki tüm diğer ilgi alanlarındaki konuları (dünyada ve uzayda olup biten, olup bitecek her şey) açıklarken yaptıklarına benzer fahiş, temel ve önemli hatalar yapıyorlar.
Bunu bilmedikleri için değil işlerine öyle geldiği için yapıyorlar ve bu daha çok gücümüze gidiyor. 

Anlattıklarını özetlersek şiddetin önemli bir kısmının televizyonda üretildiğini, televizyonun toplumsal cinnete önemli bir katkısı olduğunu bunun da bazı dizilerdeki sürekli yüceltilen mafiozi tiplerden, özellikle dizilerin ve film senaryolarının yaklaşımlardan kaynaklandığını savunuyorlar. Savunuyorlar ama bunu kendileri de dahil hiç birimiz yutmuyoruz. 

Televizyonun şiddetle ilişkisi üç tane diziyle ve bu dizilerde yüceltilen kötülükle sınırlı değil doğal olarak. Televizyon onlara o gevrek sesleriyle hiç bir şeyi anlatmazken de hiddet ve şiddet üretiyor; şişman kadınları salt şişman oldukları için asansöre almayan yaklaşımlarıyla, banka şubelerini hiç sevmem diye böğüren karakterleriyle, arabanın üzerine düşüp bir yerlerini kıracak adamın altından arabayı çeken pack shotlarıyla reklamlar da üretiyor şiddeti, haberler; söyledikleri, gizledikleri ve yorumlarıyla besliyor şiddeti; çok masum gibi görünen cümlelerinin altındaki acımasız aptallıkla haberler üretiyor şiddeti, örneğin;

...Amerikan askerleriyle Irak’lı direnişciler arasında çıkan çatışmada olan masum Irak’lılara oluyor...

İzlerken yalnızca utandığımız bütün yarışmalarıyla üretiyor televizyon şiddeti; arkadaşlarını elemek zorunda bırakılan yarışmacı aslında arkadaşlarını öldürmüş oluyor ve yakın zamanda bu da olacaktır ekranda.

Televizyonda yarışırken gerçekten biri ölecek. Televizyon bütün programlarıyla üretiyor şiddeti, total olarak, bütün olarak. Bilmem hagi şirketin CEO’suna birbuçuk saat tamamen manyelli sorular sorularak yapılan sözümona bir ekonomi programı süresinde bu şirkete diğer şirketlerin aleyhine sağlanan haksız ve adaletsiz reklam olanağı da üretiyor şiddeti.

Bir büyük hastanenin logolarını göstererek yapılan sözümona bir sağlık programının tüm diğer doktorlara karşı ortaya çıkardığı haksız durum da yaratıyor şiddeti. Ancak ana akım medyanın içinden bu küçük sayıdaki elitin bunu söylemesine olanak yok çünkü burada varoluyor ve buradan besleniyorlar. Bu itiraf ellerindeki sonsuza dek geçerli ekrana çıkma vizesinin sürekli ya da çok uzun süreli iptali anlamına geleceği için bunu söyleyemezler. Televizyondaki şiddeti gerçekten azaltmak yönünde bu çok küçük azınlığın yapacağı en önemli ve somut ilk adım susmak olacaktır aslında.

Şiddetin sebeplerini araştırıyormuş gibi yaparak ekranda sürekli tekrar eden ve hiç bir işe yaramadığı ortaya çıkan bu “soğutma” operasyonuna sıklıkla başka bilim insanlarını, psikologları, doktorları, eğiticileri de ortak ediyor televizyonun operasyonel kadroları. Onlar da “dizilerdeki tipler gerçekten de...” diye başlayıp sürdürdükleri konuşmalarıyla bu kandırmaca, lafı dolandırmaca, saatlerce konuşup bir şey söylememe operasyonununa ortak oluyorlar. Çünkü onlar da kendi meslek alanlarından hiç adil olmayan ölçütlerle seçilmiş ve ekrana çıkma müsadesi almış bir azınlık. Tıpkı evsahipleri olan elit azınlık gibi. Aslında onun çok somut bir parçası ve destek gücü olarak hazırlar; arkaplanlarında çalıştıkları hastanenin logosuyla bir sorunu çözmek, bir yaraya ilaç olmaktan çok bir reklam karakteri olarak oradalar.

Adalet kavramının hiç bir anlamının kalmadığı, gelirin adaletsiz dağıtıldığı, dayanışmanın tümden parçalandığı, ülkenin entellektüellerinin ve sanatçılarının önemli bir kısmının iktidarın etrafında toplanıp kendini beğendirmeyarışına girdiği, eğitimin çöktüğü bir ortamda şiddet tabii yükselir” demek zor geliyor herkese anlaşılan.

Ülkede gittikçe yayılan ve çılgınlaşan şiddet ve cinnet eğilimini ve delirme halini tam olarak açıklamak için televizyonun yalnızca dizilerde ve dizi karakterleriyle değil ama tümüyle, bütünüyle şiddet ürettiğini, ya da medyanın şiddet ürettiğini kabul etmek de yetmez. Medyanın bir sektör olmasının veya herkesin çok sevdiği anlamsız tabiriyle dördüncü kuvvet olmasının kabulü de yetmez şiddeti açıklamaya; medyanın bir yansıtıcı ve ayna olduğu bilgisinin de açıkca ortaya konması gerekir. Yani hukuk, sağlık, eğitim, tarım, turizm alanlarında olup bitenin bir kısmını birinci elden deneyimlerle öğreniyorsak kalan bir kısmındaki çarpıklığı, bitmişliği, zavallılığı ve yoksunluğu da pek derinliğine olmasa da, pek güvenilir verilerle olmasa da televizyondan öğreniyoruz. Televizyon bize yalnızca kendi içindeki karanlığı değil ama toplumun karanlığını da yansıtıyor. Çünkü medya bir yansıtıcıdır; olanı az ya da çok distorte ederek tekrar yansıtır. Keşke kurtlar vadisi yayından kaldırılsa bitse şiddet.

Çok uzun süredir önemli bir labarba malzemesi olarak iş gören “televizyondaki şiddet çocukları etkiliyor mu etkilemiyor mu, galiba etkilemiyor belçika’da yapılan araştırmalara göre...” mevzuu artık sonlandı. Çok uzun bir süredir ekrandaki şiddetin çocukları olumsuz etkilediği kanıtlandı. Şüphesiz büyükleri de. Sanatta çok sık kullanılan önemli bir ana tema şiddet, ya da öykünün, anlatının bazen önemli bir parçası. Sinemada şiddetin estetiği ile ilgili çok ciddi eserler veren Stanley Kubrick ya da Michael Haneke gibi önemli yönetmenler var. Televizyonda şiddetin anlamlandırılmasıyla ilgili “South Park” sağlam ve önemli bir örnek gibi görünüyor. Her üç örneğin de ortak noktası yönetmenlerin içinde yaşadıkları ya da bir yönleriyle ait oldukları toplumu şiddetle eleştirmek için “şiddeti” kullanıyor olmaları. “South Park” dizisinin yaratıcılarının büyük bir katliamın yaşandığı Columbine Lisesinin bulunduğu kasabalı olmaları da bir bilgi olarak önem kazanıyor. Şiddete dair bir düşünce üretmek aslında korku ve yetersizlik üzerine düşünmekten farklı değil; bugünden ve gelecekten korkmak üzerine.

Televizyon çok çabuk, çok uzağa, çok duyuya birden seslenerek, çok dolaysız insanlara ulaşıyor. Korkutuyor... Noam Chomski’nin olağanüstü sade açıkladığı gibi "korkutarak rıza" üretiyor.

Televizyonda şiddetin sunum yöntemlerinden birincisi şiddetin çıplak sunumu; Çıplak. Çıplak ve yalın şiddetin sunulduğu yapımlar(reality show), haberler ya da haber programlar. Bu programların önemsediği herhangi bir kaide, kriter, etik kural varsa da bunların bize okullarda öğretilen; dürüst ve tarafsız olmak, Türkçe’yi düzgün konuşmak ve bilmek, bir eğitim ve kültür düzeyine ulaşmış olmak gibi kriterler olmadığı belli. Çünkü haberlerin sunumu pek nezaketli bir yaklaşım içermiyor gibi; kaba ve kullanılan Türkçe’de sorunlar var ADETA. Haberlerin seçim ve sunum süreçleri bizde tüm kanalların ciddi olarak nesnellikten uzak olduğu şüphesini uyandırıyor. Yapılan bu programlarda alabildiğine yoğun şiddet gerçek yaşamdan alınarak zamanda çok boyutlu bir yeniden üretime tabi tutuluyor. Aynı şey mekan ve coğrafyada da çok yönlü yayılıma bırakılarak yeniden ve yeniden üretime tabi tutuluyor. Yoğunlaştırılıyor. Bu türetme ve çoğaltmada kullanılan tekniklerin yapısı iyi çözümlendiği zaman çıldırtıcı noktalara gidiyor.Şiddetle hiç ilgisi yokmuş gibi görünen bölümlerde bile korkunç gelecek teorileri gizli. 

Televizyon ciddi bir şiddet transferi yapmakla kalmıyor, bunu üretiyor da. Tek bir taş atma, yaralama veya öldürme sahnesi defalarca gösteriliyor; yavaş çekimlerde uzatılıyor. Kaza ile televizyona çıkabilmiş ciddi bir şairin programı hiç bir tekrara girmezken stüdyoda birbirine saldıran iki astroloğun ya da futbol yorumcusunun görüntüleri tekrar tekrar sunuluyor. Bazı programların sürekli tekrarlayan jeneriklerinde yüzlerce takla atarak gövdesinde kırılmadık kemik kalmayan sporcular ve kalın bir çantayı diğer meslektaşının kafasına indiren parlementer veya benzeri görüntüler kullanılıyor. Bu görüntüler sürekli geliştirilenbir görüntü sunum ve dağtımı şebekesinden geçerek çözünürlüğü daha yüksek ekranlardan dünayay dağılıyor; sonuçta dönüştürülen, değiştirilen, distorte edilerek yeniden yaratılan tarih (!), gerçek (!), yeni gerçek (!), haber(!) ekranlardan daha net, daha kuvvetli sinyallerle, birim alanda daha fazla pikselle, daha parazitsiz birşekilde akmayı sürdürüyor: Bu büyük emeklerle oluşturulmuş ve bugün gerçekten muhteşem bir mükemmelliğe ulaşmış alanın ve teknolojinin ürünleri olarak genelde ekranda insanları birbirlerine bağırır, taş, kurşun atarken, küfrederken görüyoruz; yanmış, öldürülmüş, yaralanmış insanlar ve onları yaralayanları, öldürenleri görüyoruz. Can alıcı görüntüler bunlar. Bir anlamı ve bağlamı olması gerekmiyor. Haberin doğası gereği şiddet öne çıkıyor. Bu da dünya’yı olduğundan daha dayanılmaz gösteriyor. Korkutuyor. Stockholm ya da Bern sokaklarında trafik ışıklarına ve nezaket kurallarına uyarak dolaşan insanlar haber malzemesi olarak uygun değiller (di belki de dili geçmiş kullanmak gerek; komşuda kan akıyorsa sana bulaşır, sana doğru akar ve sen de kanarsın ki kanamaya başladılar, nasıl ırak’da akan kan bizi de boğacaksa, boğuyorsa). Bu basit nedenden dolayı haberlerde görülen kentler, evler, bürolar, sokaklar, bireyler ya da kitleler yanmış, yıkılmış, dövülmüş, öldürülmüş, öldürmekte ve öldürülmekte. 

Genelde İslâm ülkeleri ve az gelişmiş ülkeler. Bu görüntülerin üzerimizdeki ilk ve belki de en önemli etkisi lanet olası halimize şükretmek duygulanımı olsa gerek. Bu görüntüler bu duygulanımı hiç şüphesiz herkes için farklı boyutlarda gerçekleştiriyor .(Televizyon muhafazakardır) Gerçekte yaşanan şiddet ekranda tekrarlanıp milyonlarca kez çoğalmadan önce en kanlı ve can alıcı kısımları bir şey müjdelermiş gibi bazen günlerce bazen saatlerce tekrar tekrar gösteriliyor. Eğer olay çok etkileyiciyse (İsrail’de bombalanan otobüs ya da lokanta gibi, Irak’daintahar saldırısına uğrayan bir cami gibii) tüm dünya ekranlarında tekrar, tekrar ve tekrar yatınmanıyor. (şiddetin karesinin karesinin karesi) Yaşananın tüm bu çoğaltma ve türetmelerin yanı sıra yaşananın en iğrenç bölümü yavaş gösterimle olduğundan daha uzun bir hale getiriliyor. Sunucunun üzerine döktüğü incilerle, görüntü yönetmeninin uygun gördüğü görsel efektlerle 'tadından yenmez' bir hale geliyor. Çoğaltılan, değiştirilen, dönüştürülen, uzatılan, seslendirilen şiddet izleyicisiyle ilişkisinden emin bir sunucu tarafından kullanılırken aynı zamanda pazarlanıyor: İzleyin, mutlaka izleyin, kaçırmayın... Bunu izleyen potansiyel hasta birey süreçte hasta değilse de hastalanıyor.

Tutun ki programın şiddetle hiç ilgisi yok ve fakat orada öngörülmeyen bir şey gerçekleşiyor, (konuşmacılardan birinin durup duruken ötekini tokatlaması ya da stüdyoda düşüp ölmesi gibi) yalnızca bu bölüm tekrara giriyor, üretiliyor. Koca bir ordu; telefon, telsiz başında bekleyenler, kameramanlar, yönetmenler, kurgucular, link görevlileri, naklen yayın ekipleri, şoförler, otobüsler hazır vaziyette bir uçağın düşmesini, bir otobüsün şarampole uçmasını, birinin birini bıçaklamasını bekliyorlar. Bu işlerinden kazandıkları paralarla midye yiyor, ağaç dikiyor, çocuklarını okutuyor, arabalarını değiştiriyor, ödül alıyor, gündemde kalıyor ve terfi ediyorlar.

Eskiden bunların şiddeti bekledikleri duygularla insanlar yağmur, meltem, bir dost, sevgili beklerlerdi. İnsanlar hala da bekliyor bunları.

Filmler, diziler, çizgi film ve yarışma programlarındaki şiddet yoğunluk olarak haberleri aratmayacak düzeydedir. Çocuklar başta olmak üzeretoplumun tamamı bu şiddeti tüketmektedir. Bu şiddet bombardımanının arkasında babanın ailedeki korkulan kişi olma özelliğini, Televizyonun toplumda korkutan gereç olma özelliği olarak aldığını görüyoruz.(Televizyon büyüktür)

(Birbirine yansıyarak çoğalan) televizyondan dağılan şiddet ve kokuşmuşluk toplumsal yapıda aynı gücü karşılığı buluyor. Hukuk, eğitim, sağlık, iç ve dış politikaları çürümüş bir toplum. Adalet kavramı yok olmuş, gelir dağılımı bozuktan öte. Kaçınılmaz bir şekilde şiddet kol geziyor. Tüm bunlara ek olarak Türk toplumunun genlerine işlemiş bastırılmışlığın neden olduğu zaten varolan yoğun şiddet potansiyeli, tepkisizlik.. 

Tüm bu gösterilenlerin ne kadar beğenildiğini gene onları sunanların bize verdiği rakamlardan anlıyoruz. Hamburgeri, neskafeyi ya da blucini ne kadar beğendiğimizi de onlar bize söylüyor ve biz de itaat ediyoruz. 

Tüm bu şiddetin kutsanması ve şiddete tapınılması sürecinin nedenlerini araştırdığım zaman tek bir fiile gelip durmak zorunda kalıyorum.Yetersizlik. gerçekten de bu yetersizlik hali önemli bir sebep. Belki de şaka programlarını inceleyerek bir açıklık getirmek daha kolay olacaktır. Şaka yapmak de şiir yazmak gibi çok ciddi bir birikim isteyen ancak bu birikimle bile belli bir süreç isteyen bir şeydir. Sürekli şaka yapamazsınız. Bu komedyenler için de geçerlidir. 

Bir de hiç bir yeteneği olmayan şaka programı yapımcılarını düşününüz, onların şiddet kullanmaktan başka çareleri kalmıyor. ve kullanıyorlar da, izlemeye dayanılmayacakbir kabalık ve zavallılık içinde.

Dizilerdeki şiddeti ise gene yetersizlikte aramak gerekiyor. Bu dizilerdeki dramatik yapıların hiç biri bir Haneke filminin ya da Otomatik Portakal’ınşiddeti kullanışıyla benzerlik taşımıyor. Bu dizi filmlerde kullanılan şiddet tamamen çaresizlikle ilgili. Bu çaresizliği şöyle de açıklayabiliriz;

Gerçekten de izleyiciyi etkileyecek bir iki dakikalı ciddi bir aşk sahnesinin ortaya çıkması için çok iyi bir senaryoya, çok iyi iki oyuncuya, çok iyi metne, çok iyi yönetmene, çok iyi bir kurgucuya ve daha bir çok “çok iyi” olmak zorunda olan kişiye ve bunların çok iyi işbölümüne ihtiyaç vardır. Gerek sanatta (!) gerek haberde veya aktüalitede hiç bir teknik özellik aranmıyor; şiddet sahnesinde netlik kaçsa da oluyor, kamera titrese de kadraj bozulsa da; odunu ötekinin kafasına vurup kan fışkırttığında iş tamamlanıyor. Bu böyle...

Şiddetin kol gezdiği her yerde çok ciddi bir yetememe durumu olduğundan şüphe ediyorum. Televizyonun veya kitle iletişim araçlarının şiddetle ilişkisi bize ana akımdan seslenebilme yeterliliğine sahip elit azınlığın anlattığı kadar basit değildir. Şiddetle medyanın mutlaka çok ciddi bir ilişkileri vardır ama bu ilişki üç tane diziyle açıklanamaz. Bireyin yalnız, umarsız ve çaresiz yaşamını dayanışmayla taçlandırdığı sevginin, adaletin geçerli ve önemli olduğu bir gelecekte şiddet azalacak. 

Bugün yaşadığımız ülkede insanların çok büyük bir kısmı kendini mağdur hissediyor olabilir mi acaba; acaba şiddet burada gizli olabilir mi. Bugün insanların büyük bir kısmı kendini yalnız, zavallı ve çaresiz hissediyor olabilir mi?

Bence olabilir. Kamerlara bakan gözler ne görüyor bilemem ama ben otobüsün penceresinden dışarı baktığımda da aynaya baktığımda da bunu görüyorum.