Solun tabanı ve hedef kitlesi genişlemiştir

Hüseyin Ergün - 02/01/2007 19:10:32 (868 okunma)

Solun tabanı ve hedef kitlesi genişlemiştir

Nasıl bir toplum düşlüyorsak öyle bir parti olmalıyız.“Şans yalnızca hazır beyinlerin işine yarar” sözü, yetenekli ve kitlesel desteği olan bir partinin önemini çok güzel açıklamaktadır. Öncelikle sol bir parti ötekilerden farklı olmak durumundadır. 

Ayrıcalıkları korumak isteyen bir parti ile ayrıcalıklara son vermek isteyen bir parti farklı niteliklere sahip olmalıdır. İçinde ayrıcalıklar taşıyan bir parti ayrıcalıklara son vereceğini söylerse, inandırıcı olamaz. Özgürlük, eşitlik ve refah toplumunu amaçlayan bir partinin kendi içinde de özgürlükçü ve eşitlikçi olması gerekir. Bu bağlamda, parti yönetiminin bir ayrıcalık olmaktan çıkarılması ve sıradan bir işbölümüne dönüştürülmesi, sol partinin olmazsa olmaz koşuludur.

Bilgi çağı partisi, bilgiye ve iletişime dayalı bir organizasyondur. Herşey değişirken partilerin eskisi gibi kalması düşünülemez. Bilgi çağının politik mücadele kurumu, ideoloji, örgütlenme, üyelik, örgüt içi İlişkiler, kendi dışıyla etkileşim, politik program ve söylem üretme pratikleri vb. konularda eskisinden ciddi şekilde farklı olmalıdır. Politika kamu yararını gözetme sorumluluğudur. Bu da, bu çağda, her şeyden önce dünyanın gidişini kavramayı ve buna uygun politikalar üretmeyi gerektirir. Bu üretim tek taraflı bir aşılama ile değil, ortak çalışmalarla yapılmalıdır. 

Üye yapısını çağın isterlerine yanıt verecek tarzda oluşturmaya özen gösterilmelidir. Parti, iletişimde çağın olanaklarını kullanabilmeli, her üyenin ve her yandaşın bir parti bürosu olmasını hedeflemelidir. Kendisiyle kendi dışı arasına duvar çeken bir parti çağdaş sorunlara cevap veremez. O nedenle Parti ülke ve dünya çapında kendi dışından beslenmeli, zengin bir etkileşim ortamı oluşturmalıdır. 

Sol parti yeniliği sistematik hale getirmelidir. Örneğin, çalışmalarını her üç ayda bir, bugün olsa böyle mi yapardık, diye her kademede tartışmalıdır. Parti, ancak böylece, bir ayrıcalıklar, konumlar, makamlar Örgütünden bir eşitler örgütüne dönüşebilir. Kitlelerin geleceğe doğru yürüyüşünü, yönlendirebilir ve hızlandırabilir

Parti, değişen dünyanın gerçeklerine dayalı bir vizyona sahip olmalıdır. Bir partinin idealist, adil, demokratik, seçmen etkilerine açık vb., niteliklere sahip olması iyi bir şeydir, ama yeterli değildir. Çünkü, partinin bir görevi de kitlelere liderlik etmektir. Drucker'a göre, "Liderlik çağın ana eğilimlerini yakalamak ve yönettiği kurumun bu eğilimlere rakiplerinden daha iyi uyum göstermesini sağlamaktır." 0 nedenle, partinin önerdiği politika ve çözümlerin, evrenin, dünyanın ve insan toplumlarının işleyiş kurallarına ve yaşanılan çağın gerçekliklerine dayalı olması da gereklidir. 

Unutmayalım ki, zaman değiştikçe uygulanacak politika da değişir, "Dünün çözümleri bugünün sorunlarıdır". Çağına gelecekten bakamayan, çağının egemen trendlerini kendi idealleri ışığında yorumlayıp politikaya dönüştüremeyen, arkasına alması gereken rüzgârı karşısına alan partilerin, hele sol partilerin, başarı şansı yoktur. Gerçekçiliğin önemini, 6O'lı-70'li yıllarda Arap dünyasını saran milliyetçi-sol "Arab sosyalizmi’nin çökmesi ve bütün Arap dünyasında İslami köktendinciliğe yol açması en çarpıcı şekilde göstermektedir. Türkiye'de de 1970'lerin ve 1980'lerin sonundaki sol yükseliş de, fikirsiz, kadrosuz, ve eksensiz politikalar yüzünden başarısızlığa uğramış ve Türkiye'nin sağa savrulmasıyla sonuçlanmıştır. Bu bakıma, dünyanın ve Türkiye'nin demokratikleşmesi ve laikleşmesi, çağa uygun ve gerçekçi sol politikaların oluşturulmasıyla birebir ilişkilidir.

Parti halkın bilinç ve davranış düzeyini yükseltmeyi hedeflemelidir. Sol bir parti, halkla birlikte nefes alıp verir. Ama halkın bütün eğilimlerine teslim olmaz. Tam tersine kendi ilkelerini ve duruşunu halka benimsetmeye çalışır. Partinin amacı seçmenin onayını almaktadır; ama ne pahasına olursa olsun değil. Kendi değer yargılarından, ideallerinden ve ilkelerinden ödün vererek oy toplayan bir parti, iktidara gelse bile programını uygulayamaz. Ama ideallerine, değer yargılarına ve ilkelerine bağlı bir parti muhalefette bile toplumu etkileyebilir; yönlendirebilir. 0 nedenle, parti halkı anlamaya çalışmalıdır, ama aynı zamanda halkın bilinç ve davranış düzeyini yükseltmeyi de savsamamalıdır.

Parti bürokrasiyi yönlendirebilir olmalıdır. Türkiye'de partiler bürokrasiyi genellikle yönlendir(e)mezler, bürokrasi ve çıkar grupları tarafından yönlendirilirler. Bunun nedeni de, partilerin, partililer ve yandaşlar tarafından paylaşılıp içselleştirilmiş ve kamu oyuna açıklanmış net bir programa ve seçim bildirisine sahip olmamalarıdır. Bu duruma düşmemek için, partinin sağlam bir düşünsel eksene sahip olması gerekir. Bu düşünsel eksen de partinin üyeleri ile yöneticileri tarafından içselleştirilmiş olmalı ve sürekli güncelleştirilmelidir. Sol bir parti için bu, bir sağ parti için olduğundan, daha önemlidir. Yerleşik çıkarlara ve yolsuzluklara dokunmanın yaratacağı direnç, ancak filozofiyi ve programı içselleştirmiş partililer ve yandaşlar varsa, aşılabilir.

Parti kadroları dürüst ve idealist olmalıdır. Türkiye'de partiler çok partili yaşam boyunca, idealizmden ve dürüstlükten adım adım uzaklaştılar. 12 Eylül 1980 darbesiyle partilerin kapatılması, çıkar çevrelerinin ve çıkarcı kadroların yeni partiler şeklinde örgütlenmesini kolaylaştırdı. Kimseye karşı sorumluluk duymayan, yüzü kızarmayan kadrolar parti yönetimlerini ele geçirdiler. 

1987-2002 arasında partiler neredeyse birer çıkar dağıtma örgütü haline geldiler. Vizyondan ve ruhtan koptular; çeteleştiler. Politika mekanik bir ritüele; partiler kamu olanaklarını ele geçirmek ve paylaşmak esasına dayalı örgütlere dönüştü. Bunlar, 3 Kasım 2002 seçimlerinde iktidarı AKP'ye devrederek yok oldular. Bu durum, sağ için bir derece anlaşılabilir. Ama, aynı dönemde, sol etiketli partilerde de İdealizmden ve dürüstlükten uzak kadrolar at oynattılar. 1989 seçimlerinde belediyelerin büyük çoğunluğunu kazanan sol, bazı belediyelerdeki uygulamalarla idealizm ve dürüstlük imajını yitirdi. O zamandan beri de, ne vizyon, ne idealizm, ne inandırıcılık koyabildi ortaya. 

Böylelikle, sol, 1989'dan sonraki her seçimde biraz daha küçüldü. Şimdi bu süreci tersine çevirmek gerekiyor. Bu da vizyon ve programın yanına idealizmi ve dürüstlüğü de koymayı ve kitlelere bunu kanıtlamayı gerektiriyor. Sol bir partinin üyesi ve yandaşı Hobsbawm'ın şu sözlerini içselleştirmelidir: "Dünya bizim kişisel çıkarımız için yaratılmamıştır. Bizim de dünyada varoluşumuz kişisel çıkarımız için değildir."

Sol bir partide, yönetim dürüst, demokratik ve kurallara saygılı olmalıdır. Etik Yönetim, diğer kurumlar için olduğu kadar, partiler için de gereklidir. Açıkça söylemek gerekir ki, partiler, kendi ülkeleri ve hatta dünya İçin özgürlük ve demokrasi türküleri söylerken, kendi içlerinde, çoğu zaman alabildiğine anti-demokratik ve adaletsizdirler. Bunun temel nedeni, partilerin bir şekilde, ülke yönetimini ele geçirmek için bir oligopol'den yararlanmalarıdır. Seçimlere katılma hakkı esas olarak siyasal partilere tanınmış bir ayrıcalıktır. Böyle olunca da partide iktidarı ele geçirmek, seçimlerde aday olmak için ön koşuldur. O nedenle de, özellikle de idealizm dozu düşük, çıkarcılık ve kariyerizm dozu yüksek partilerde, hak ve adalet kuralları bir yana itilmektedir. 
Bu, sağ partilerde bir miktar anlaşılabilir; onlar ayrıcalıkları savunan partilerdir. Ama sol partilerde bunun özrü yoktur. İçinde demokrasi ve adalet olmayan bir parti bir özel çıkar çetesi olabilir ancak. Bu durumu seçmen de er veya geç farkeder. Böyle bir parti, seçmenin çaresizliği ve konjonktüre! etkenler dolayısıyla bir seçimde başarılı olsa bile bunu sürdüremez. Üst üste iki, üç seçim kazanamaz.

Etkin yönetim denetimsiz olmaz. Çan çalmıyoruz, yok sela veren. Sol bir partiyiz. Halka karşı sorumluyuz. O nedenle de demokratik bir disiplin uygulamak zorundayız. Bu bağlamda, Partide tüzüğün, programın ve alman kararların uygulanıp uygulanmadığı denetlenmelidir. Parti saygınlığının korunup korunmadığı irdelenmelidir. Bunun için bir Denetleme Kurulu kurulmalıdır. Bu kurul yönetime bağlı olmamalı ama yönetime rapor vermelidir. Kurulun görev ve yetkileri bir yönetmelikle belirlenmelidir.

Sol bir parti, seçmenle arasındaki duvarları yıkmak zorundadır. Sağ partiler, azınlık çıkarlarını temsil ederler. Bunların halk ile aralarına duvarlar çekmeleri olağandır. Bu partiler, seçkinci Osmanlı zihniyetinin etkisi altından kurtulamamışlardır. Osmanlı ahlakçıları, siyasetçilere şu öğüdü veriyorlardı: "Nas ile istisnas, alâmet-i iflastır." (Halk İle içli dışlı olmak iflas işaretidir.) Sağın halka karşı böyle tepeden bakması, onlar için, ne yanlıştır ne de ayıp. Ama geniş yığınların çıkarlarını savunduklarını ve onları temsil ettiklerini ileri süren sol partiler için bu, hem yanlıştır hem de ayıp. Çünkü sol bir partinin kendi içinde yönetime katılımı gerçekleştirmesi ve adil olması yetmez: Bu parti aynı zamanda, kendi dışından etkilenmeye de açık olmalıdır; geniş kitlelerle birlikte soluk alıp vermelidir. Başta aydınlar ve emekçiler olmak üzere, bütün toplum kesimleriyle etkileşmelidir. Seçmenle arasındaki duvarları yıkmak, bağları güçlendirmelidir. Bunların yüzlerce yolu vardır. Aşağıda, parti içi demokrasi ve seçmenle etkileşme konularında çok önemli gördüğüm üç öneriyi sunuyorum.

Partide özerk Seçim Kurulu kurulmalıdır. Parti insanların
bir yandan omuz omuza verirken öte yandan birbirlerine dirsek attıkları bir Örgüttür. Yani dayanışma ile rekabet İçiçedir. O nedenle, partide, parti içi rekabetten etkilenmeyen kurullara gereksinim vardır. Bunlardan biri seçim kurullarıdır. Bu kurullar, parti içi yarışmanın adil ve demokratik bir ortamda akmasını sağlamakla görevli olmalıdırlar. Görevleri yarışmanın adil olmasını örgütlemek olduğu kadar, yarıştan en iyi kadroların çıkmasını da gözetmek olmalıdır.

Parti içi demokrasi ve üye hakları için Etik Kurul oluşturulmalıdır. Bilindiği gibi, partilerde disiplin kurulları, genellikle, yönetimin listesinden seçilirler. Parti içi çekişmelerde, bir disiplin uygulaması söz konusu olduğunda, bunda "adalet değil taraf" etkili olur; genellikle yönetimin istediği karar çıkar. Bu da parti içi demokrasiyi felç eder. Onun için, sol partilerin, partili olmayan saygın kişilerden oluşan bir "etik kurul" kurmaları ve parti içi mekanizmalar tüketildikten sonra, ilgili partililere bu kurula başvurma hakkı tanımaları ve sonunda bu kurulun kararına uymaları gerekir. Türkiye'nin Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi'ne başvuruyu kabul etmesi ve mahkemenin kararlarına uyması gibi.

Önseçimi seçmene açmak sol bir partide yaşamsal öneme sahiptir. 80 sonrası adet olduğu üzere, 03 Kasım 2002 seçimleri İle 28 Mart 2004 seçimlerinde de siyasal partiler, adaylarını merkez yoklaması ile belirlediler. Bu tutum partileri taahhüt şirketlerine dönüştürmektedir. "O ki aday gösterme hakkı partinindir; parti merkezinin bu hakkım bizzat ve istediği gibi kullanması da olağandır" düşüncesi demokratik değildir. Sağ partiler, kendi içlerine kapanıp kalsalar bile, sol partilerin, partilere tanınan bu oligarşik hakkı, yalnız üyelerine değil, aynı zamanda seçmene de açması gereklidir. Bir başka deyişle, sol partiler, aday belirleme imtiyazından vazgeçmelidirler. Her görev için belirlenmiş aday adaylarını, bir eğilim yoklaması ile seçmenin Önüne koymalıdırlar. İ

steyen her seçmenin partinin sandığına gelip istediği adaya/adaylara oy kullanmasını özendirmelidirler. Bu üç önlem, sol partileri kendi içlerinde demokratikleştirmek ve partiyle yığınlar arasındaki duvarları yıkmak bakımından iyi bir başlangıç olacaktır.

Solun tabanı ve hedef kitlesi genişlemiştir. Geleneksel işçi sınıfının toplum içindeki ve üretimdeki ağırlığı azalırken, sol politikanın kitlesel desteği genişlemektedir. Sanayi toplumundaki gelişmeler, solun özgürlük, eşitlik ve refah belgilerini, aydınlar ve işçi sınıfının yanı sıra, bütün orta sınıfların ortak talebi haline getirmiştir. 1990'dan sonra iki bloklu dünyanın yıkılması da, orta sınıfları sol taleplere daha çok yakınlaştırmıştır. Yani "zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri" olanlar da özgürlük, eşitlik ve refah taleplerini dile getiren sol politikaları desteklemektedirler. Birçok ülkede yeni sol politikalar, daha kolay destek bularak iktidara gelmekte veya merkez ve sağ politikaları derinden etkilemektedir. Türkiye'de solun başarısızlıklarının nedeni taban daralması değil; ufuktan, fikirden, idealizmden, özveriden, demokratlıktan ve dolayısıyla kitlelerden uzaklaşılmasıdır.

Solun iki kanadının ayrılığına yol açan nedenler ortadan kalkmıştır. Solun hedef kitlesinin genişlemesinin bir nedeni de, solun iki ayrı ana kol yerine bir tek ırmakta buluşması koşullarının ortaya çıkmasıdır. 19. yy. sonu ile 20. yy boyunca, solun, sosyalist komünist ve sosyal demokrat iki temel kanada bölünmesine yol açan kabuller 21. yüzyılda, geçerliliğini yitirmiştir. Kanatlar arasındaki, işçi sınıfı, piyasa, merkezi planlama, üretim araçlarının kamusal mülkiyeti, sömürü, yönetim-demokrasi vb kavramlarda ki farklı -ve kimisinde uzlaşmaz- kabuller, birer birer temellerini kaybetmişlerdir. O nedenle de sol politikanın gü¬nümüzdeki temel görevlerinden biri, solun iki ayrı kanat halinde duruşuna yol açan eski kabulleri tartışmak ve geçerlilikleri kalmayanları elemek, solu bir tek büyük dalga halinde birleştirmektir. Solun iki ayrı kanadının tek bir politik akım halinde bü¬tünleşmesi, ülkemiz gibi, demokratikleşmeye çalışan az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeler için daha da önemlidir.

Cumhuriyet değerlerini savunmak da solun sorumluluğu içine girmiştir. 03 Kasım 2002 ve 28 Mart 2004 seçimleri sonuçları, 1987- 2002 arasında Mecliste temsil edilen, vizyondan ve İdealizmden yoksun, yağmacı partilerin Türkiye'ye ne kadar pahalıya patladıklarının kanıtıdır. Bunun zararı, sadece talan, yağma ve hortumculukla sınırlı değildir. Bundan daha Önemlisi, son iki seçimde ülke yönetiminin, varlıklı sınıfların taleplerini politikaya dönüştüren, Taliban uygulamalarından rahatsız olmayan, dünyaya din gözlüğünden bakan kadrolara teslim edilmiş olmasıdır. Sağdan Cumhuriyet değerlerini korumak bakımından etkili bir gücün çıkması olası değildir. Onun için sol, Cumhuriyeti ve demokrasiyi koruyup yaşatmak sorumluluğuyla da karşı karşıyadır. Solun hedef kitlesinin genişlemesinin bir nedeni de budur.

Sol partiler için bugünün koşulları dünün koşullarından daha elverişlidir. Demokratik politika umutların yarıştığı barışçı bir arenadır. Bu arenada seçmen kendisine ulaşan çeşitli mesajları süzer. Bunlardan çıkardığı izlenime ve karşısındaki seçeneklere göre karar verir. Sol, "böyle gelmiş olsa da böyle gitmez" tezinin sahibi olduğu için umut ve geniş yığınlar yararına çözüm üretmek bakımından daha elverişli bir konumdadır. 

Geçmişte ve bugün, dünya çapında büyük bir kabul görmesi de buna dayalıdır. Bugünün dünyası, sol bir parti için, kitlelerin umut ve güvenini sandıkta oya dönüştürmek açısından, dünün dünyasından daha elverişlidir. 20. yüzyıla damgasını vuran solun ikiye bölünmesinin gerekçeleri ortada kalkmıştır. Orta sınıfların da katılımıyla solun kitlesel temeli genişlemektedir. 

Üretimde kafa emeğinin ağırlığının artması, solun entelektüel düzeyini daha da yükseltmektedir. Bu ve benzeri nedenlerle sol, eskisine oranla çok daha avantajlı durumdadır. Yalnız sosyal destek bakımından değil, sorunların çözümü bakımından da. Solun Önündeki görev, aydınlatılması, inandırılması, Örgütlenmesi ve seferber edilmesi yoluyla, seçmenin aklının ve gönlünün kazanılması ve bu onayın sandığa yansıtılmasıdır.

Televizyon ve Şiddet

Geçen bir kaç yıl içinde bazı temel alışkanlıklarımızı değiştirmek zorunda kaldık; kitle halinde. Önce rakı içmekten vaz geçtik çünkü zehirli rakı vardı ve insanlar ölüyordu, daha sonra da tavuk yemekten vaz geçtik tavuklar kitle halinde hastalanmıştı. Belirli yerlere gece gitmemek gibi yeni adetler geliştirdik ve haksızlık karşısında sessiz kalma seçeneğine çok daha sık başvuruyoruz. bütün bu deneyimlerden anladığımız; üzerinde yaşadığımız coğrafyada birbirimizi bireysel olarak, tek tek ya da kitle halinde öldürmekte çok tereddüt etmediğimiz gerçeği herhalde. Bugün Türkiye’de çok korkutucu süreçleri yaşamaya devam ediyoruz. Bu süreçlerin en temel özelliği şiddet yoğunluğu.

Bu süreçlerin en temel diğer bir özelliği sevgi yoksunluğu.

Genel olarak şiddetin yükseldiği farzedilen yerden (televizyon ekranı) hep aynı kişiler bu yükselişi aralıksız yorumluyorlar. Ekonomiyi ve enflasyonu, kürt sorununu ve insan haklarını, basketbolu ve üç büyükleri, liposankşını ve paintball oyununun özelliklerini, başı açık namazın hikmetlerini ve nba’yi, depremi ve kuzey anadolu fayını yorumlayan, irdeleyenler de aynı kişiler. Aynı erkek ya da erkeğe dönüşmüş kadınlar, çok konuşurken neredeyse hiç bir şey söylememe sanatının yüksek temsilcileri, elitin içinden seçilmiş bir avuç elit ve bir kaç palyaço hep aynı yanlış soruları sorarak süreci, sebeb ve sonuçları araştırıyorlar. Neredeyse hiç zahmet çekmeden; artık o evlerinden bile rahat hissettikleri ortamda,kameranın karşısında şiddetin kaynaklarını ve çözümleri sıralıyorlar; hep aynı tavırlarla efes pilsenin maccabi’ye yenilgisinin nedenlerini, depremde elli bin kişinin ölüm nedenini, maydonozon faydalarını ve şiddeti aynı yaklaşımla, aynı esprileri yaparak, aunı esleri vererek ve aynı ses tonuyla anlatıyorlar. 

Yeni bir insan türü bu, her şeyden anlayan ve her şeyle ilgili tereddütsüz konuşabilme yetisiyle donatılmış; yatırınca ağlamaya başlayan bebekler gibi hiç duraksamadan ve düşünmeden konuşabiliyorlar. Onlar şiddetin televizyonla ilişkisini anlamlandırmaya çalışırken belki tüm diğer ilgi alanlarındaki konuları (dünyada ve uzayda olup biten, olup bitecek her şey) açıklarken yaptıklarına benzer fahiş, temel ve önemli hatalar yapıyorlar.
Bunu bilmedikleri için değil işlerine öyle geldiği için yapıyorlar ve bu daha çok gücümüze gidiyor. 

Anlattıklarını özetlersek şiddetin önemli bir kısmının televizyonda üretildiğini, televizyonun toplumsal cinnete önemli bir katkısı olduğunu bunun da bazı dizilerdeki sürekli yüceltilen mafiozi tiplerden, özellikle dizilerin ve film senaryolarının yaklaşımlardan kaynaklandığını savunuyorlar. Savunuyorlar ama bunu kendileri de dahil hiç birimiz yutmuyoruz. 

Televizyonun şiddetle ilişkisi üç tane diziyle ve bu dizilerde yüceltilen kötülükle sınırlı değil doğal olarak. Televizyon onlara o gevrek sesleriyle hiç bir şeyi anlatmazken de hiddet ve şiddet üretiyor; şişman kadınları salt şişman oldukları için asansöre almayan yaklaşımlarıyla, banka şubelerini hiç sevmem diye böğüren karakterleriyle, arabanın üzerine düşüp bir yerlerini kıracak adamın altından arabayı çeken pack shotlarıyla reklamlar da üretiyor şiddeti, haberler; söyledikleri, gizledikleri ve yorumlarıyla besliyor şiddeti; çok masum gibi görünen cümlelerinin altındaki acımasız aptallıkla haberler üretiyor şiddeti, örneğin;

...Amerikan askerleriyle Irak’lı direnişciler arasında çıkan çatışmada olan masum Irak’lılara oluyor...

İzlerken yalnızca utandığımız bütün yarışmalarıyla üretiyor televizyon şiddeti; arkadaşlarını elemek zorunda bırakılan yarışmacı aslında arkadaşlarını öldürmüş oluyor ve yakın zamanda bu da olacaktır ekranda.

Televizyonda yarışırken gerçekten biri ölecek. Televizyon bütün programlarıyla üretiyor şiddeti, total olarak, bütün olarak. Bilmem hagi şirketin CEO’suna birbuçuk saat tamamen manyelli sorular sorularak yapılan sözümona bir ekonomi programı süresinde bu şirkete diğer şirketlerin aleyhine sağlanan haksız ve adaletsiz reklam olanağı da üretiyor şiddeti.

Bir büyük hastanenin logolarını göstererek yapılan sözümona bir sağlık programının tüm diğer doktorlara karşı ortaya çıkardığı haksız durum da yaratıyor şiddeti. Ancak ana akım medyanın içinden bu küçük sayıdaki elitin bunu söylemesine olanak yok çünkü burada varoluyor ve buradan besleniyorlar. Bu itiraf ellerindeki sonsuza dek geçerli ekrana çıkma vizesinin sürekli ya da çok uzun süreli iptali anlamına geleceği için bunu söyleyemezler. Televizyondaki şiddeti gerçekten azaltmak yönünde bu çok küçük azınlığın yapacağı en önemli ve somut ilk adım susmak olacaktır aslında.

Şiddetin sebeplerini araştırıyormuş gibi yaparak ekranda sürekli tekrar eden ve hiç bir işe yaramadığı ortaya çıkan bu “soğutma” operasyonuna sıklıkla başka bilim insanlarını, psikologları, doktorları, eğiticileri de ortak ediyor televizyonun operasyonel kadroları. Onlar da “dizilerdeki tipler gerçekten de...” diye başlayıp sürdürdükleri konuşmalarıyla bu kandırmaca, lafı dolandırmaca, saatlerce konuşup bir şey söylememe operasyonununa ortak oluyorlar. Çünkü onlar da kendi meslek alanlarından hiç adil olmayan ölçütlerle seçilmiş ve ekrana çıkma müsadesi almış bir azınlık. Tıpkı evsahipleri olan elit azınlık gibi. Aslında onun çok somut bir parçası ve destek gücü olarak hazırlar; arkaplanlarında çalıştıkları hastanenin logosuyla bir sorunu çözmek, bir yaraya ilaç olmaktan çok bir reklam karakteri olarak oradalar.

Adalet kavramının hiç bir anlamının kalmadığı, gelirin adaletsiz dağıtıldığı, dayanışmanın tümden parçalandığı, ülkenin entellektüellerinin ve sanatçılarının önemli bir kısmının iktidarın etrafında toplanıp kendini beğendirmeyarışına girdiği, eğitimin çöktüğü bir ortamda şiddet tabii yükselir” demek zor geliyor herkese anlaşılan.

Ülkede gittikçe yayılan ve çılgınlaşan şiddet ve cinnet eğilimini ve delirme halini tam olarak açıklamak için televizyonun yalnızca dizilerde ve dizi karakterleriyle değil ama tümüyle, bütünüyle şiddet ürettiğini, ya da medyanın şiddet ürettiğini kabul etmek de yetmez. Medyanın bir sektör olmasının veya herkesin çok sevdiği anlamsız tabiriyle dördüncü kuvvet olmasının kabulü de yetmez şiddeti açıklamaya; medyanın bir yansıtıcı ve ayna olduğu bilgisinin de açıkca ortaya konması gerekir. Yani hukuk, sağlık, eğitim, tarım, turizm alanlarında olup bitenin bir kısmını birinci elden deneyimlerle öğreniyorsak kalan bir kısmındaki çarpıklığı, bitmişliği, zavallılığı ve yoksunluğu da pek derinliğine olmasa da, pek güvenilir verilerle olmasa da televizyondan öğreniyoruz. Televizyon bize yalnızca kendi içindeki karanlığı değil ama toplumun karanlığını da yansıtıyor. Çünkü medya bir yansıtıcıdır; olanı az ya da çok distorte ederek tekrar yansıtır. Keşke kurtlar vadisi yayından kaldırılsa bitse şiddet.

Çok uzun süredir önemli bir labarba malzemesi olarak iş gören “televizyondaki şiddet çocukları etkiliyor mu etkilemiyor mu, galiba etkilemiyor belçika’da yapılan araştırmalara göre...” mevzuu artık sonlandı. Çok uzun bir süredir ekrandaki şiddetin çocukları olumsuz etkilediği kanıtlandı. Şüphesiz büyükleri de. Sanatta çok sık kullanılan önemli bir ana tema şiddet, ya da öykünün, anlatının bazen önemli bir parçası. Sinemada şiddetin estetiği ile ilgili çok ciddi eserler veren Stanley Kubrick ya da Michael Haneke gibi önemli yönetmenler var. Televizyonda şiddetin anlamlandırılmasıyla ilgili “South Park” sağlam ve önemli bir örnek gibi görünüyor. Her üç örneğin de ortak noktası yönetmenlerin içinde yaşadıkları ya da bir yönleriyle ait oldukları toplumu şiddetle eleştirmek için “şiddeti” kullanıyor olmaları. “South Park” dizisinin yaratıcılarının büyük bir katliamın yaşandığı Columbine Lisesinin bulunduğu kasabalı olmaları da bir bilgi olarak önem kazanıyor. Şiddete dair bir düşünce üretmek aslında korku ve yetersizlik üzerine düşünmekten farklı değil; bugünden ve gelecekten korkmak üzerine.

Televizyon çok çabuk, çok uzağa, çok duyuya birden seslenerek, çok dolaysız insanlara ulaşıyor. Korkutuyor... Noam Chomski’nin olağanüstü sade açıkladığı gibi "korkutarak rıza" üretiyor.

Televizyonda şiddetin sunum yöntemlerinden birincisi şiddetin çıplak sunumu; Çıplak. Çıplak ve yalın şiddetin sunulduğu yapımlar(reality show), haberler ya da haber programlar. Bu programların önemsediği herhangi bir kaide, kriter, etik kural varsa da bunların bize okullarda öğretilen; dürüst ve tarafsız olmak, Türkçe’yi düzgün konuşmak ve bilmek, bir eğitim ve kültür düzeyine ulaşmış olmak gibi kriterler olmadığı belli. Çünkü haberlerin sunumu pek nezaketli bir yaklaşım içermiyor gibi; kaba ve kullanılan Türkçe’de sorunlar var ADETA. Haberlerin seçim ve sunum süreçleri bizde tüm kanalların ciddi olarak nesnellikten uzak olduğu şüphesini uyandırıyor. Yapılan bu programlarda alabildiğine yoğun şiddet gerçek yaşamdan alınarak zamanda çok boyutlu bir yeniden üretime tabi tutuluyor. Aynı şey mekan ve coğrafyada da çok yönlü yayılıma bırakılarak yeniden ve yeniden üretime tabi tutuluyor. Yoğunlaştırılıyor. Bu türetme ve çoğaltmada kullanılan tekniklerin yapısı iyi çözümlendiği zaman çıldırtıcı noktalara gidiyor.Şiddetle hiç ilgisi yokmuş gibi görünen bölümlerde bile korkunç gelecek teorileri gizli. 

Televizyon ciddi bir şiddet transferi yapmakla kalmıyor, bunu üretiyor da. Tek bir taş atma, yaralama veya öldürme sahnesi defalarca gösteriliyor; yavaş çekimlerde uzatılıyor. Kaza ile televizyona çıkabilmiş ciddi bir şairin programı hiç bir tekrara girmezken stüdyoda birbirine saldıran iki astroloğun ya da futbol yorumcusunun görüntüleri tekrar tekrar sunuluyor. Bazı programların sürekli tekrarlayan jeneriklerinde yüzlerce takla atarak gövdesinde kırılmadık kemik kalmayan sporcular ve kalın bir çantayı diğer meslektaşının kafasına indiren parlementer veya benzeri görüntüler kullanılıyor. Bu görüntüler sürekli geliştirilenbir görüntü sunum ve dağtımı şebekesinden geçerek çözünürlüğü daha yüksek ekranlardan dünayay dağılıyor; sonuçta dönüştürülen, değiştirilen, distorte edilerek yeniden yaratılan tarih (!), gerçek (!), yeni gerçek (!), haber(!) ekranlardan daha net, daha kuvvetli sinyallerle, birim alanda daha fazla pikselle, daha parazitsiz birşekilde akmayı sürdürüyor: Bu büyük emeklerle oluşturulmuş ve bugün gerçekten muhteşem bir mükemmelliğe ulaşmış alanın ve teknolojinin ürünleri olarak genelde ekranda insanları birbirlerine bağırır, taş, kurşun atarken, küfrederken görüyoruz; yanmış, öldürülmüş, yaralanmış insanlar ve onları yaralayanları, öldürenleri görüyoruz. Can alıcı görüntüler bunlar. Bir anlamı ve bağlamı olması gerekmiyor. Haberin doğası gereği şiddet öne çıkıyor. Bu da dünya’yı olduğundan daha dayanılmaz gösteriyor. Korkutuyor. Stockholm ya da Bern sokaklarında trafik ışıklarına ve nezaket kurallarına uyarak dolaşan insanlar haber malzemesi olarak uygun değiller (di belki de dili geçmiş kullanmak gerek; komşuda kan akıyorsa sana bulaşır, sana doğru akar ve sen de kanarsın ki kanamaya başladılar, nasıl ırak’da akan kan bizi de boğacaksa, boğuyorsa). Bu basit nedenden dolayı haberlerde görülen kentler, evler, bürolar, sokaklar, bireyler ya da kitleler yanmış, yıkılmış, dövülmüş, öldürülmüş, öldürmekte ve öldürülmekte. 

Genelde İslâm ülkeleri ve az gelişmiş ülkeler. Bu görüntülerin üzerimizdeki ilk ve belki de en önemli etkisi lanet olası halimize şükretmek duygulanımı olsa gerek. Bu görüntüler bu duygulanımı hiç şüphesiz herkes için farklı boyutlarda gerçekleştiriyor .(Televizyon muhafazakardır) Gerçekte yaşanan şiddet ekranda tekrarlanıp milyonlarca kez çoğalmadan önce en kanlı ve can alıcı kısımları bir şey müjdelermiş gibi bazen günlerce bazen saatlerce tekrar tekrar gösteriliyor. Eğer olay çok etkileyiciyse (İsrail’de bombalanan otobüs ya da lokanta gibi, Irak’daintahar saldırısına uğrayan bir cami gibii) tüm dünya ekranlarında tekrar, tekrar ve tekrar yatınmanıyor. (şiddetin karesinin karesinin karesi) Yaşananın tüm bu çoğaltma ve türetmelerin yanı sıra yaşananın en iğrenç bölümü yavaş gösterimle olduğundan daha uzun bir hale getiriliyor. Sunucunun üzerine döktüğü incilerle, görüntü yönetmeninin uygun gördüğü görsel efektlerle 'tadından yenmez' bir hale geliyor. Çoğaltılan, değiştirilen, dönüştürülen, uzatılan, seslendirilen şiddet izleyicisiyle ilişkisinden emin bir sunucu tarafından kullanılırken aynı zamanda pazarlanıyor: İzleyin, mutlaka izleyin, kaçırmayın... Bunu izleyen potansiyel hasta birey süreçte hasta değilse de hastalanıyor.

Tutun ki programın şiddetle hiç ilgisi yok ve fakat orada öngörülmeyen bir şey gerçekleşiyor, (konuşmacılardan birinin durup duruken ötekini tokatlaması ya da stüdyoda düşüp ölmesi gibi) yalnızca bu bölüm tekrara giriyor, üretiliyor. Koca bir ordu; telefon, telsiz başında bekleyenler, kameramanlar, yönetmenler, kurgucular, link görevlileri, naklen yayın ekipleri, şoförler, otobüsler hazır vaziyette bir uçağın düşmesini, bir otobüsün şarampole uçmasını, birinin birini bıçaklamasını bekliyorlar. Bu işlerinden kazandıkları paralarla midye yiyor, ağaç dikiyor, çocuklarını okutuyor, arabalarını değiştiriyor, ödül alıyor, gündemde kalıyor ve terfi ediyorlar.

Eskiden bunların şiddeti bekledikleri duygularla insanlar yağmur, meltem, bir dost, sevgili beklerlerdi. İnsanlar hala da bekliyor bunları.

Filmler, diziler, çizgi film ve yarışma programlarındaki şiddet yoğunluk olarak haberleri aratmayacak düzeydedir. Çocuklar başta olmak üzeretoplumun tamamı bu şiddeti tüketmektedir. Bu şiddet bombardımanının arkasında babanın ailedeki korkulan kişi olma özelliğini, Televizyonun toplumda korkutan gereç olma özelliği olarak aldığını görüyoruz.(Televizyon büyüktür)

(Birbirine yansıyarak çoğalan) televizyondan dağılan şiddet ve kokuşmuşluk toplumsal yapıda aynı gücü karşılığı buluyor. Hukuk, eğitim, sağlık, iç ve dış politikaları çürümüş bir toplum. Adalet kavramı yok olmuş, gelir dağılımı bozuktan öte. Kaçınılmaz bir şekilde şiddet kol geziyor. Tüm bunlara ek olarak Türk toplumunun genlerine işlemiş bastırılmışlığın neden olduğu zaten varolan yoğun şiddet potansiyeli, tepkisizlik.. 

Tüm bu gösterilenlerin ne kadar beğenildiğini gene onları sunanların bize verdiği rakamlardan anlıyoruz. Hamburgeri, neskafeyi ya da blucini ne kadar beğendiğimizi de onlar bize söylüyor ve biz de itaat ediyoruz. 

Tüm bu şiddetin kutsanması ve şiddete tapınılması sürecinin nedenlerini araştırdığım zaman tek bir fiile gelip durmak zorunda kalıyorum.Yetersizlik. gerçekten de bu yetersizlik hali önemli bir sebep. Belki de şaka programlarını inceleyerek bir açıklık getirmek daha kolay olacaktır. Şaka yapmak de şiir yazmak gibi çok ciddi bir birikim isteyen ancak bu birikimle bile belli bir süreç isteyen bir şeydir. Sürekli şaka yapamazsınız. Bu komedyenler için de geçerlidir. 

Bir de hiç bir yeteneği olmayan şaka programı yapımcılarını düşününüz, onların şiddet kullanmaktan başka çareleri kalmıyor. ve kullanıyorlar da, izlemeye dayanılmayacakbir kabalık ve zavallılık içinde.

Dizilerdeki şiddeti ise gene yetersizlikte aramak gerekiyor. Bu dizilerdeki dramatik yapıların hiç biri bir Haneke filminin ya da Otomatik Portakal’ınşiddeti kullanışıyla benzerlik taşımıyor. Bu dizi filmlerde kullanılan şiddet tamamen çaresizlikle ilgili. Bu çaresizliği şöyle de açıklayabiliriz;

Gerçekten de izleyiciyi etkileyecek bir iki dakikalı ciddi bir aşk sahnesinin ortaya çıkması için çok iyi bir senaryoya, çok iyi iki oyuncuya, çok iyi metne, çok iyi yönetmene, çok iyi bir kurgucuya ve daha bir çok “çok iyi” olmak zorunda olan kişiye ve bunların çok iyi işbölümüne ihtiyaç vardır. Gerek sanatta (!) gerek haberde veya aktüalitede hiç bir teknik özellik aranmıyor; şiddet sahnesinde netlik kaçsa da oluyor, kamera titrese de kadraj bozulsa da; odunu ötekinin kafasına vurup kan fışkırttığında iş tamamlanıyor. Bu böyle...

Şiddetin kol gezdiği her yerde çok ciddi bir yetememe durumu olduğundan şüphe ediyorum. Televizyonun veya kitle iletişim araçlarının şiddetle ilişkisi bize ana akımdan seslenebilme yeterliliğine sahip elit azınlığın anlattığı kadar basit değildir. Şiddetle medyanın mutlaka çok ciddi bir ilişkileri vardır ama bu ilişki üç tane diziyle açıklanamaz. Bireyin yalnız, umarsız ve çaresiz yaşamını dayanışmayla taçlandırdığı sevginin, adaletin geçerli ve önemli olduğu bir gelecekte şiddet azalacak. 

Bugün yaşadığımız ülkede insanların çok büyük bir kısmı kendini mağdur hissediyor olabilir mi acaba; acaba şiddet burada gizli olabilir mi. Bugün insanların büyük bir kısmı kendini yalnız, zavallı ve çaresiz hissediyor olabilir mi?

Bence olabilir. Kamerlara bakan gözler ne görüyor bilemem ama ben otobüsün penceresinden dışarı baktığımda da aynaya baktığımda da bunu görüyorum.