FETHEDİLEMEYEN İSTANBUL

Bir 29 Mayıs daha geliyor.

Yine fetih kutlamaları…

İttihatçıların kesintili fetih kutlamalarını saymazsak,  1953 yılından bu yana 61 yıldır fütuhatçı zevat, İstanbul’u ele geçirmenin fetih ayinini yapıyor. Dönemin tarihsel koşullarının içerisinde savaş yoluyla da olsa bir şehrin el değiştirmesi, yani işgali nasıl normalse (daha doğrusu normalleştirilmiş anormallik diyebiliriz),  bugün bir şehrin fetih kutlamasını yapmak da, o ölçüde anormaldir!

Bir ülkenin işgale karşı savaşının anma/zafer günleri olabilir. Ancak bir ülkenin bir başka ülkeye ait şehri ele geçirmesinin kutlamasını, dünyada bir tek biz yapıyoruz.

Ayıptır, utanç vericidir, barbarlıktır!

 “Biz İstanbul’u işgal etmedik, fethettik” gibi demagojik zavallılıklara değinmeden, İstanbul’un fethinin neden kutlanıldığı hinlik ve barbarlığından söz edip başlıktaki konumuza dönebiliriz.

Fetih kutlaması, yönetenlerin yalanlarına dayanarak hazırlanmış sosyal ‘bilimler’in tedrisatından geçmiş kitlelere yapılan bir propagandadır. Bir diğer deyişle Fetih Kutlaması, iktidarın kitlelere gaz verme yoluyla yönetme biçimlerinden biridir. Ancak bu fetih ve ecdat propagandası bir yanıyla da, kitlelerin mevcut ideolojik/kültürel formasyonunun muhafazasına hizmet etmektedir. Özellikle bu propaganda, "Kostantîniyye elbette fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır! Onu fetheden askerler ne güzel askerlerdir!" diyen bir hadis üzerine bina edilerek, İstanbul’un fethi dini bir referansa dayandırılmaktadır. Bu hadisin uydurma olmasının kitleler nezdinde pek bir önemi yoktur! Çünkü o kitleler buna inanmak istiyorlar ve böylece, gerçekle inancın yer değiştirmesi sonucunda, inanılan her neyse, doğru da o oluyor. Yönetenler işi iyi biliyorlar!       

Bu hinliğin yanında bir de işin barbarlık yanı var. İstanbul, yöneten ve yönetilenleriyle birlikte sindirilmiş bir şehir değil. Bu şehri sindirmek, en başta bir şehirlilik kültürünü, bir estetik birikimini, bir sevgi ve insana saygıyı gerektirir.

Ecdat retoriğinden geçilmeyen muktedirlerin yaptıklarına bir bakın! Ecdatlarına bile zerre kadar saygıları yok! Rantiyeciliklerinden gözleri öyle dönmüş ki, para için tarihi katletmekte en küçük bir kaygı ve utanç dahi duymuyorlar.

İstanbul’un işgalini yumuşak bir kelime olan fetih adı altında kutlayan barbarlık, elbette şehri korumak yerine talan edecektir. Nitekim fetih övgücülüğünün şehri yıkıcılıkla atbaşı gitmesi, bir rastlantı değildir. Kasabalılık böyle bir şey!

İstanbul’a bırakın bir şeyler katmayı, kütüphaneleri yakan barbarlar gibi şehrin kimlik kayıtları mekânıyla, sanat eserleriyle, arşivleriyle tarumar edildi. Asar-ı atika müzelerinin dışında ne Bizans’ı ne de Osmanlı’yı göremeyecek hale getirildik.

İstanbul’un tarihini katledenler,  talan hücumuna kalkmış Yeniçerileri aratmıyorlar!

Her fetih kutlaması, şehri sindiremeyenlerin şehre karşı bir saldırısı gibi geliyor bana!

Hazımsızlık, kabızlık, zavallılık…

Babinger’in Fatih’i

Franz Babinger’in Oğlak yayınlarından çıkan ve Dost Körpe tarafından başarılı bir çevirisi yapılan  “Fatih Sultan Mehmed ve Zamanı” adlı kitap, Fatih ve dönemi üzerine yazılmış değerli bir kaynaktır. Babinger, Osmanlı tarihçilerinden çok, Venedik, Sırp, Macar, Cenova, Bizans kaynaklarına dayanarak yazmış olduğu bu kitabında, Fatih’i ve dönemini olabildiğince objektif olarak ele almış diyebiliriz. Tabi ki tarih yazımında ne kadar objektiflik olunabilirse…

Kitabın sonunda değerli tarihçi Halil İnalcık Hoca’nın 18 sayfalık bir eleştiri makalesi yer almakta. İnalcık Hoca’nın bu titiz ve değerli eleştirisi,  Babinger’in anlatısının özünü etkilememekte. Hoca’nın Babinger’e eleştirisi daha çok kronolojik, yer ve insan adları üzerinedir. Falan olay 22 Temmuzda değil de, 8 Eylül’de olmuştur. Filan olay Gebze’de değil de Dil Ovası’nda olmuştur. Falan kaleyi kuşatan komutanın adı Kara Ali Paşa değil de, Mahmut Paşa’ydı gibi. Elbette bütün bunlar tarihçilik disiplini açısından önemlidir.

Babinger’i ‘Osmanlıcılık yapan’, ‘Osmanlı sevdalısı’ tarihçiler pek sevmezler. Ancak ilginçtir, bu kitaba karşı tutarlı eleştiriler de getiremezler.

Babinger’e iki noktadan yüklenirler: 1) Fatih’in oğlancılık eğilimleri yoktur. 2) Fatih şarap içmez.

Bu kesimin tarihçilik kabızlığı böylesi noktalarda yoğunlaşır. Bugünkü ahlaki normlarının o gün için de geçerli olduğu gibi bir yanılsamaya düşerler. İkincisi, dünyevi hayatı İslami yorumları doğrultusunda kurgularlar, yani yaşanmışlıkları İslami yorumlarına uydurarak yalana ve çarpıtmaya başvururlar.  Oğlancılık ayıptır, günahtır! Şarap içmek günahtır! İşret âlemleri yapmak günahtır! O halde İslam’ın ve Türk’ün kılıcını sallayan padişah efendilerimizin ne oğlanlarla ne şarapla ne de işret âlemleriyle bir ilişkisi olamaz. Kimi padişah efendilerimizin şiirlerinde geçen oğlan, şarap gibi kelimeler, aynen gül, bülbül gibi birer metafordur.  Biz yaparsak fetih, onlar yaparsa işgaldir!

İşte bu kesimlerin tarihçiliği budur. İçinde insan yoktur, neden-sonuç ilişkileri yoktur. Bolca kahramanlık, şahadet, alçak düşman retoriğinden geçilmez.

Hâlbuki Babinger’in Fatih’i etten kemiktendir. Güçlüdür, güçsüzdür, bilinçlidir, pragmatiktir, devleti imparatorluğa taşıyacak bir ferasete sahiptir. Yer, içer, eğlenir, hırslanır, hüzünlenir, cesaretli bir komutandır, elleriyle insan keser, kardeşlerini boğdurur, namazında niyazındadır. Sözünde durmayan biridir. Kuşattığı kimi kaleler, canlarına dokunulmazsa teslim olacaklarını söylerler, Fatih söz verir ama kaleyi teslim aldığında katliam uygular, 20 yaşına kadar olan kızları ve erkekleri köle olarak alır.  İslam’da canlıların ve özellikle insanın resminin yapılmasının günah sayıldığı inancının yoğun olduğu dönemde resmini yaptıracak kadar da devrimcidir.

Fatih’in eşcinsel eğilimler taşıması ve şarap içmesi onu alçaltmaz! Bunun kimseye de bir zararı yoktur.

Ancak siz fütuhatçılar, zihinleri ve şehri betonlaştırarak hem Fatih’e hem de bu şehre zarar veriyorsunuz.