MEVSİMLER


Gün Zileli’nin İletişim yayınlarından yeni çıkan kitabı. Zileli verimli bir yazar. Verimliliğinden çok sayıda kitap yazmasını değil, nitelikli kitaplar yazmasını kastediyorum. Zileli, 60’lı yıllardan bu yana, uzun bir dönem Türkiye solunun merkezi yerlerinde bulunmuş biri. Daha baştan bu pratik, yazarın öznesini besleyen zengin bir alan oluşturuyor. Özellikle “Yarılma”, “Havariler” ve “Sapak” kitapları, bu politik yaşamı ele alan (bilgi vermeye dayalı bir öğretici anlatısı olarak değil) ve özellikle siyaset-insan ilişkisinin iz sürücüsü olması itibariyle, sol tarihinin bir dönem kitaplarıdır diyebiliriz.

 “Mevsimler” kitabı, bir roman. Zileli, onca siyaset ve anı kitaplarının yanı sıra bu tarzı da deniyor; denemekten öte, yapıyor da diyebiliriz. Mevsimler’de insan-mekân ilişkileri, roman dilinin imkânları açısından bir yetersizliğe (ya da cılızlığı mı demeliyim) sahip. Ancak bu durum, romanın yapısı bakımından tali bir öneme sahip.

Mevsimler, politik roman değil, ama yoğun/çatışmacı politik ortamın insan merkezli bir romanı. Bir romanda teoriye, siyasal eleştirilere ve tahlillere pek yer olmaz. Olmasının bir anlamı da yoktur. Türkiye solunun özellikle kendi içindeki teorik tartışmaları üzerinden o dönemlerine dair bir eleştiri üretilemez. Üretilmeye çalışılması, o teorik lafızların içinde zorunlu olarak kadüklüğe yol açar ve bugünü, dünün fasit dairesine sokar.  Sanatı, özelde de roman sanatını politikaya tabi kılma yanlışına düşmeden söz konusu dönemler insan merkezli kavram ve değerlerle (burada birey ve çevre, bir ikilem olarak görülmemeli) işlenebilir. Zileli de romanında, roman kişilerinin dünyasını vicdan, adalet, dürüstlük, zafiyet, cinsellik, doğa, kediler gibi kavram ve nesnelerle örüyor.

Mevsimler romanını bir dönem eleştirisi olarak okumak da yanıltıcıdır. İnsanın gerçeğini anlamaya, bilmeye çalışmanın, onun üzerinde düşünmenin başlıca yolu felsefeyse, bunun en geniş anlatım ve irdeleme imkânlarına sahip olan alanı ise, sanattır. İnsanın gerçeği, hayat kadar geniş (belki hayattan da fazla) ve ‘sonsuzdur’. Çünkü insanın tek bir gerçeği yoktur; insan ilişkilerinin zaman ve mekândaki değişkenlikleri, insanın gerçeğini de çeşitli ve değişken kılar. Dönem açısından tipik örnekler vermek gerekirse, çok güçlü, sert gözüken bir militan, pekâlâ basit bir sorguda çok kolayca çözülebilir. Cezaevi koşullarında farklı davranış biçimlerine bürünebilir. Dışarıda arkadaşı (yoldaşı) için ölebilecek kişi, cezaevi koşullarında o arkadaşıyla boğaz boğaza gelebilir; hem de gündelik ilişkilerden doğabilecek anlaşmazlıklar sonucunda.

Zileli, Mevsimler romanıyla dönem eleştirisi yapmaktan çok, insan unsurunun bu ‘zenginliğine’ işaret ediyor. Daha doğrusu bu zenginlik, romanın kurgusunu da zenginleştiriyor.

Özellikle Gediz’in, arkadaşı Atok’un kimsesizler mezarlığındaki mezarını ziyaret ettiğinde daldığı düşüncelerin yer aldığı iki sayfalık bölüm, bir iç hesaplaşmanın ağıtı. Atok’un önünde parlak bir hayat varken, onun tutunamayan hayatının bir bankın üzerinde donarak sona ermesi üzerine Gediz’in ağıtı için bile, Mevsimler kitabı okunmaya değer.  

Suat ve Rümeyra; romantizmden trajediye akan hayatlar. 

Büyükelçinin entelektüel oğlu Suat, bütün imkânları teperek devrimci mücadele içerisinde yer alıyor. Suat’ın hayatındaki trajedi, sosyalist solun kendi elleriyle kendi boynuna geçirdiği ‘ proletarya diktatörlüğü halkasıdır. Bu halka, bir işçi sınıfı fetişizmi yaratarak solun entelektüel yollarını tıkadı, onu iğdiş etti. Bütün bu boğuculuğa rağmen direnişin ve fedakârlığın timsali haline gelen olayların ve kişilerin varlığı, bu tarihin soluk alınabilen sayfalarını oluşturuyor.

Zileli bize oportünizm, pragmatizm gibi daha çok siyasal metinlerin konusu olan kavramların, salt bir siyasi tavır olmaktan öte, insanın neredeyse bir yapısal sorunu olduğunu ve bu yapısallığın, ortamını bulduğu yerde tezahür edebileceğini Suat üzerinden anlatır.

Batı Müziği ile köşklerde büyümüş, Avrupa görmüş o zarif ve entelektüel Suat, cezaevinde örgütü tarafından dışlanarak gözaltına alınmasını arkadaşı Gediz’e, George Orwell’ın “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört”  romanını örnek göstererek anlatır. Orwell haklıymış der. Gediz, Suat’a dışarıdayken, Orwell’ın anti-komünist bir yazar olduğunu söylediğini hatırlattığında “r” leri telaffuz edemeyen Suat şöyle der, “ Anti-komünist olduğu yalan. İspanya İç Savaşı’nda yağalanmış bir devğimcidiğ…O dönem hakim eğilim neyse ben de onu tekğağlıyoğdum.”

Güzel, alımlı, zengin ve kolejlerde okuyan Rümeyra. Birçok imkâna sahip, zengin ve rahat bir hayatı devrim için tepen ve mücadelenin çilesini çeken Rümeyra.

Suat ve Rümeyra gibiler, geldiği yerlerden dolayı çok kolayca küçük burjuvalıkla ve hatta ajanlıkla suçlanırlar. Ancak suçlayanlar şunu hiç düşünmezler; rahat, güvenli ve lüks bir yaşamı teperek devrimci mücadeleye girmek; ölümü, işkenceyi, cezaevini göze almak az şey midir? Suçlayanlar şu soruyu kendilerine sormazlar: Kendileri Suat’ın, Rümeyra’nın koşullarına sahip olsalardı acaba devrimci mücadelede yer alırlar mıydı?

İşçi sınıfı/halk fetişizmiyle ve aydın düşmanlığıyla malul bir siyasi anlayış. İdeolojinin dişlilerinde öğütülen insan! Ve bu insanların Mevsimleri.

Bir dönem yaşandı ve bitti!

Ancak sömürü ve zulüm bitmedi!  

Mevsimler inancın, mücadelenin, aşkın ve bütün bunların toplamı olarak yeni bir dünya kurmak için yola çıkmış yolcuların yenilgisinin romanı!

Romandan sonra kendime sordum: Düşüncenin yenilgisi mi, insanın yenilgisi mi? Yoksa her ikisi de mi?  

Mevsimler, gerçeğin acısı kıvamında insanın içini acıtıyor.

Yazıyı dipnot niteliğinde iki paragraf ekleyerek bitiriyorum.

Zileli’nin Mevsimler’de bir Çin romanı olan “Kızıl Kayalar”dan söz etmesinin bir rastlantı olmadığını düşünüyorum.  Hatırladığım kadarıyla Zileli’nin de içerisinde bulunduğu hareket tarafından yayınlanan bu kitap, belki de bir dönem Zileli’nin başucu kitabıydı. Mevsimler’deki Gediz, bu kitabı bir gecede okuyor ve seviyor. Hâlbuki “Kızıl Kayalar” romanı, (ilk yayınlandığı dönemde okuduğumda, hiç sevmemiştim!) tam bir politik propaganda kitabıdır. Yani parti kitabı!  Orada kişi yoktur, yalnız ve yalnızca iradelerini partinin emrine vermiş ‘robotlar’ vardır. Bu robotların Türkiye’deki izdüşümleri Gediz’in arkadaşı Suat’ı boğmuşlar ve birçok insana acı çektirmişlerdir. Şu son yıllarda 70’lerin sonları ve 80’li dönemleri anlatan birkaç kitap yayınlandı. Özellikle Aytekin Yılmaz’ın “Yoldaşını Öldürmek” bu açıdan ibretliktir.

Mevsimler’de, 1977 yılının kanlı 1 Mayıs’ı, olayların içinde bulunan Gediz’in gözüyle kısaca anlatılır. Bu anlatım, şimdiye dek yazılıp çizilenlerin büyük bir kısmına uymamaktadır. 1 Mayıs’ın katılımcıları arasındaki çatışma potansiyelinin kıvılcımı iki el silah sesiyle ateşlenir. Gerisi kendiliğinden gelir. Bu kıvılcımı ister bir provokatör, ister bir ajan, ister heyecana kapılmış bir militanın aptallığı çakmış olsun; sol içi çatışma ortamı uygun olduktan sonra ne fark eder?  Roman bir kurgudur deyip geçmemek lazım; Taksim 1977’ ye bir de romandaki anlatıyla bakılmalı derim.