PANAMA BELGELERİ



Kapitalist sistemin devlet ve sermaye hareketi ilişkilerinde hem vergiye tabi olmadan nakdi sermaye birikimi oluşturmak, hem de kapitalist devletin vergi ihtiyacı nedeniyle vergi kaçırmanın önüne geçilmesi gibi bir sorunu bulunmakta. Panama Belgeleri üzerine açıklama yapan Başkan Obama, vergi kaçırmanın küresel bir sorun olduğunu ve ABD’de de bu yolla çıkar sağlayan kuruluşlar/kişiler olduğunu belirterek, kapitalist sistemin bu yapısal çelişkisine vurgu yaptı.       

Sistemin her iki alana (vergi kaçırmaya ve vergiye) ihtiyaç duyması ve bu iki alanın çelişmesi, zaman zaman ortaya bir kanalizasyon taşması olarak yansımakta.

İsviçre bankalarındaki gizli hesaplar, (Bir anlamda zımni anlaşmayla İsviçre iki dünya savaşının da dışında bırakıldı, çünkü Avrupa egemenleri, likit değerlerini teslim edecekleri bir yedd-i emine ihtiyaç duymuşlardı. O yedd-i eminlik ufak tefek sızmalar olsa da, devam ediyor.) offshore (adı sanı pek bilinmeyen vergi cenneti ada ülkeleri) bankacılığı/şirketleri gibi vergiden kaçma yolları da, kapitalizmin bir parçası olarak işlem görmekte. Çünkü devasa şirketler iş yapmak için özellikle bizim gibi ülkelere rüşvetler dağıtmakta. Büyük karların ve rüşvetlerin vergiden kaçırılması için sistemin bile isteye kurduğu bu uluslararası yapılardaki sermaye hareketlerinin ara sıra ifşa edilmeleri, kapitalist sistemin otokontrol gereği sızdırma yapması gibi, iletişim teknolojilerindeki gelişmenin bir ‘azizliğinin’ de sonucu olabilmekte.

Bu konuyu başka bir açıdan ele almaya çalışacağım.

Koçlar, Sabancılar için şöyle denirdi: ‘Adamların yedi sülalesine yetecek serveti var, hala çalışıyorlar. Öyle ya, bu kadar serveti olan zenginler hala ne diye bu kadar mal mülk, para peşinde koşturuyorlar ki?’

Hatırladığım kadarıyla Marks bu konuda mealen şöyle diyor: ‘Sermaye, dinamikleri gereği sürekli büyümek zorundadır. Sermayenin niteliği daha çok üretmek, daha yenisini üretmek, maliyetleri düşürmek, üretim araçlarını yenilemek ve bütün bunların bir toplamı olarak rekabet etmek ve daha çok kar elde etmektir.

Koçlar, Sabancılar sermayenin dinamiklerine uygun davranmazlarsa, kısa süre sonra gerileyecek, başka sermayeler onların yerini alacak ve bu tür sermaye kesimleri eriyerek kapitalist olma özelliklerini yitireceklerdir.

Marks’ın, sermayenin niteliğini doğru tespit eden bu görüşünün dışına düşen bir başka boyut var: Kapitalist sermaye niteliğine sahip olmayan ve kamu kaynakları soygunuyla elde edilen zenginliğin işlevini nasıl açıklayacağız?

Bir başka deyişle benim sözünü edeceğim kesim, salt para ve gayrimenkul zenginliğine sahip olan ve kapitalist sermaye olarak nitelendirilemeyecek (çünkü meta üretimi ve ticaret alanının dışında kalan bir zenginlik) olanlardır.

Bu zenginlik piyasadan (üretim, ar-ge, ticaret) gelmediğine göre, nereden elde ediliyor?

Elbette kamu kaynaklarından!

Bunu sağlamanın yolu ise, yönetenlerin iktidar gücünü, ailesinin ve çevresinin zenginleşmesi doğrultusunda kullanmasından geçiyor. Komisyon alıyorlar, rüşvet alıyorlar, ticari imtiyaz dağıtmanın karşılığında o imtiyazın bir bölümüne nakdi veya gayrimenkul karşılığında el koyuyorlar. Bu soygunun parasal değerinin tamamının ülke içinde tutulması risk oluşturacağı için, bu paralar uluslararası gizli hesaplara aktarılıyor. Öyle ya, yarın iktidarı kaybedebilirler ve iktidarı kaybetmekle kalsalar yine iyi, belki haklarında soruşturma açılabilir. Hırsızlar kendilerini emniyete alıyorlar, bütün mesele bu!

İktidarı ele geçirenlerin o ülkenin kaynaklarını soymasına kleptokrasi deniliyor. Yani “Hırsızlar rejimi!”

***

Kapitalist olmayan ve kamuyu soyarak zenginleşen bu para sahiplerinin (sermaye demiyorum) milyar dolarlarına daha çok soyarak daha çok milyar dolar eklemelerinin altında yatan neden ne olabilir?

Soruyu şöyle de sorabiliriz: Kişi gelmiş 50-60 hatta 70 yaşına, 15-20 yıl sonra ölüp gidecek. Ailesi ve hatta yakın çevresi için hırsızlık, soygun ve komisyonlar yoluyla epeyi de bir zenginlik biriktirmiş. Hala ne diye soymaya devam eder?

Daha iyi yaşamak için mi?

Hayır! Bulunduğu görevler gereği (devlet başkanı, başbakan, falanca bakan, filanca bürokrat vs.) zaten yaşıyor. Katıyla, yatıyla, seyahatiyle, sağlık bakımlarıyla, envai çeşit yiyecek ve tüketim araçlarına sahip.

Dana ne istiyor?

Soygun, talan, komisyon üzerinden elde ettiği bu haksız zenginleşmeye devam etmek bir içgüdü mü, kültür mü, çalma zevki mi, güç sarhoşluğu mu; doğrusu bunun cevabını bilmiyorum.

Siz bir kapitalist/burjuva değilsiniz. Milyar dolarınız var, ne yapacaksınız? Kısa bir üre sonra da öleceksiniz. Servetiniz üç-beş kuşağınıza da yeter, daha ne diye ülkeyi soyar, daha ne diye falan yerin imarıyla oynayarak daha büyük rantlar elde etmeye çalışırsınız?

Tamam, bir lokma bir hırka devirleri geçti. İki gönül bir olunca samanlık seyran da olmuyor. Kapitalizmin dünyası bambaşka ilişkiler ağını kurdu. Tamam da, sistemin böyle olması hırsızlığa, soyguna, talana bir gerekçe olamaz ki? İktidar gücünü bu yönde kullanmak salt bir ahlaksızlık, alçaklık değil, aynı zamanda insanlık dışı bir eylem.  Hele o kul hakkı yemeyin, bu affı olmayan bir günahtır diyen İslam’ın o değerli görüşünü, bu ilahi adalet görüşünü hiçe sayarak kamu malını talan eden o Müslümanlar yok mu; bir yandan Müslümanlık taslayan, bir yandan da çalan bu yöneticilerdeki kişilik yarılması nasıl bir şeydir?

Bunu açıklayamıyorum.     

Ülkenin kaynaklarını soyarak milyar dolar servet biriktirmişlerin sonlarına bir bakın; geberip gittiler! Hepsinin de adı onursuz, namussuz, ahlaksız, hasis, açgözlü, hırsız gibi insanı alçaltan nitelendirmelerle anılıyor.

Aynı alçaklığa sahip olup bugün sağ olanlar da bir gün ölecekler. 

Birkaç örnek vermek gerekirse: Sani Abacha – Nijerya, Viktor Yanukoviç – Ukrayna, Suharto – Endonezya, Mobutu Sese Seko – Zaire, Ferdinand Marcos – Filipinler, Slobodan Miloseviç – Sırbistan, Jean-Claude Duvalier – Haiti, Joseph Estrada – Filipinler, Hüsnü Mübarek – Mısır, Rıza Şah – Zahir Şah – Afganistan, İdi Amin – Uganda.

Peki, Türkiye?

1970’lerin ikinci yarısında Başbakan Süleyman Demirel’in kardeşi Yahya Demirel’in hayali sunta ihracatı yolsuzluğunu gazeteci Uğur Mumcu yazınca ortalık çalkalanmıştı.

Ya şu son 20 yıldaki durum nedir?

İnanın, devede kulak kalanYahya Demirel’in yolsuzluğunu arayacak durumdayız!

Bir insanın, bir ailenin iktidar gücü kanalıyla bu kadar büyük soygunlara girmesini anlayamıyorum!

Örneğin bir yöneticinin, bir siyasetçinin kendi kazancı olmadığı halde 700 bin dolarlık bir saat takması nasıl bir zihniyetin sonucudur? Kaldı ki kendi kazancı olsa bile etik gereği takmamalıdır. Hem burjuvalar değil, havadan para kazananlar takar ancak böyle saatleri! Gerçekten bu nasıl bir duygudur, bu nasıl bir hayâsızlıktır, anlayamıyorum.

Ülkenin kaynaklarını soymanın kişilikle, karakterle ilgisi olmakla birlikte, belki de kolektif soygun zincirinin halkasına eklenmenin bir sonucudur. Bu rüşvet ve soygun ilişkilerinin devlet ve toplum katındaki nedeni ise, ülkede demokrasinin, şeffaflığın, denetlemenin olmamasıdır!  Hırsızların hırsızlık boyutları, yönetimdeki etkin güçlerine göre belirleniyor. Suyun başındaki en büyük çalan oluyor. Evet, bir kamu kaynakları talan sistemi işliyor ama her şeyi de sisteme yüklemek doğru değil; çünkü insan insan olmadıktan sonra her türlü hırsızlığın da, arsızlığın da, zalimliğin de sebebi olur!

Ancak sorumu yineliyorum: Bu kadar doyumsuzluğun, ihtirasın nedeni nedir?