TÜRKİYE’DE BİR SYRİZA DENEYİMİ OLABİLİR Mİ?


  

Komşu Yunanistan’da seçimleri %36’nın üzerinde oy alan Syriza kazandı. Syriza, “Radikal Sol Koalisyon” anlamına gelen bir kısaltma.

Syriza üzerine yazılan haberlerden/makalelerden öğrendiğimize göre bu koalisyonun içerisinde Troçkistler, Leninistler, Maocular gibi radikal sol gruplar ve demokratik solcular, sosyalistler, çevreciler gibi farklı grup ve politik eğilimler bulunuyor.

Bir parantez açarak belirteyim ki, “sol” başlığı altında da olsa, bu denli farklı grupların iktidarında bazı temel sorunlar karşısında net tavırların alınamayacağı, ciddi bocalama ve uyuşmazlıkların yaşanacağı güçlü bir ihtimaldir. Ancak asıl sorunu, politikalarını uygulayabilmenin iktisadi temelini sağlayacak bir üretim ve doğru bir uluslararası politik ilişki zemini yaratabilme konusu oluşturmaktadır. Dilerim dediklerinin büyük bir kısmını başarabilirler.

2009 yılında %4,6 oy alan Syriza, 2012’de oylarını 16,8’e yükseltmiş ve 2015 Ocak seçimlerinde ise %36,3 oy alarak seçimi kazanmış bir parti. 2 milletvekili eksiği nedeniyle hükümeti kuracak sayıya ulaşamayan Syriza, sağcı bir parti olan Bağımsız Yunanlar Partisi (ANEL) ile koalisyon yaptı.

Syriza’nın hükümeti kurmak için, 15 sandalye kazanan Yunanistan Komünist Partisi ile değil de, sağcı ANEL ile koalisyon yapması, Komünist Parti’nin sorunlu davrandığı varsayılsa da, Syriza’nın solculuğuna dair olumsuz bir ipucu olarak okunabilir. Böyle de olsa Syriza için kesin değerlendirmeler yapmanın özellikle pratik verileri ortada yoktur. Ayrıca Dünya’da olduğu gibi Türkiye’de de bu hareket yeterince bilinmemekte.

Bir parantez daha açmak zorundayım: Yunanistan’da genel olarak solun milliyetçilik sosuna bulanmış güçlü bir geleneği ve etkin sayılabilecek bir toplumsal tabanı vardır. 2. Dünya Savaşı’nda Nazi işgaline uğrayan Yunanistan’da Alman faşizmine karşı asıl savaşı Yunanlı komünistler ve yurtseverler verdi. “Yüzbaşı Corelli’nin Mandolini ”* gibi olayı tersyüz etmeye kalkan romanlar, filmler olsa da, bırakın Yunanistan’ı, Avrupa’daki bu tarihsel gerçekliği kimse silemez! Savaş sonrasındaki paylaşımda Stalin, Yunanistan’ı gözden çıkardı, çıkarmak zorunda kaldı. Ve Yunanistan’ın faşizmden kurtulmasında en büyük emeği olan komünistlerin iktidar olması, İngilizlerin eliyle önlendi. Komünistler kırlara çekildi, 4 yıl daha, 1949 yılına kadar Yunanistan’da çok kanlı bir iç savaş ve açlık yaşandı. Mihri Belli de kısa bir süre Yunanlı solcuların saflarında savaşmıştı. Dönemin kapetanioslarından geriye kimse kalmadı sanıyorum. Bugünküler onların torunları ve dünya çok değişti! Cuntalar ülkesi Yunanistan, bu kapıyı kapatarak AB üyesi oldu.

Syriza hareketinde işin bir yönü böyleyken, bu hareketin seçimleri kazanmasını sağlayan asıl nedenin, eklektikte olsa onun ideolojisini ve politik yapısını onaylayan bir seçmen kitlesi olduğunu sanmıyorum. %36 seçmen tercihinin arkasında Yunanistan’daki bunalımın ve bunun getirdiği öfkenin olduğunu düşünüyorum. Bir diğer deyişle Syriza’ya seçim kazandıran asıl etken, kriz ve öfkedir!

Yolsuzlukların alabildiğine arttığı, çalışmayan bir kesimin siyaset aracılığıyla kamu kaynaklarından geçindiği, torpilin yargı ve akademik dünyaya kadar yaygınlaştığı, silahlanma harcamalarının çok yüksek olduğu Yunanistan’da kriz kaçınılmazdı. (Silahlanma harcamaları ve bunun GSMH’ye oranları alanındaki istatistiklerin birçoğunda farklı göstergeler kullanıldığı, kimi veriler gizlendiği için güvenilmezdir. Ancak genel olarak gerçek şu ki, silahlanan ülkeler sıralamasında Yunanistan’ın Türkiye’yi takip ettiği, her iki ülkenin de ön sıralarda yer aldığı ve silahlanmayı artırarak devam ettirdiği görülüyor.)

Syriza değerlendirmelerinin objektif sonucunu bize asıl olarak pratik gösterecektir. Böyle olmakla birlikte, şimdiden kapitalizm karşısında sol bir seçenek oluşmuş, sermayenin Avrupası’na karşı emeğin Avrupa’sı ortaya çıkmaya başlamış, küreselleşmenin dışında yeni bir dünya/toplum sistemi inşa ediliyormuş gibi radikal değişikliklerin yaşanacağı iddialarının ciddiye alınacak bir yanı yoktur. Elbette emeğin hakkının verildiği, fırsat eşitliğinin, özgürlüğün, adaletin, insan hakları hukukunun sağlandığı, kamu harcamalarının doğru yerlere yapıldığı, adaletli bir vergi siteminin sağlandığı, çevre korumacı ve sosyal politikaların uygulandığı bir ülke, solun temel hedefidir. Demokrasi koşullarında bunları yapabilmek; bütün mesele bu!

Syriza’ya dair bu anlattıklarımızdan sonra Türkiye’de böyle bir deneyim yaşanabilir mi sorusuna gelecek olursak;

İlkin belirteyim ki, tek bir sol yok. Ancak anlatımda kavram kullanılması ve genelleme yapma zorunluğu nedeniyledir ki, yazının niteliği gereği, sol saçağının altındaki ‘saçılmalara’ girmeksizin “sol” kavramını kullanarak geçiyorum. 

Bu sorunun tek bir alan/durum tahliline dayanarak cevabı yoktur. Örneğin Türkiye’de ÖDP’nin başlangıcı böyle bir deneyimdi, ancak geliştirilemedi, dağıldı diyenler var. Acaba tekrar başlanarak bunun üzerinden bir Syriza benzeri hareket geliştirilebilir mi? Veya HDP üzerinden bu deneyim Türkiye’ye taşınabilir mi diyenler var. Elbette Türkiye’nin özgün koşulları vardır ama Yunanistan başardıysa, biz niye başarmayalım diye soranlar var.

Bunlar isabetli tartışmalar değil, olamaz da!

Bir kere Syriza’nın ne olup olmadığına dair ortada bir kesinlik yok ki, ölçü oluşturabilsin. Yunanistan’da başarılan nedir?

İkincisi ve önemlisi, Türkiye’nin Yunanistan’la karşılaştırılamayacak onlarca farklı temel sorunu var! Ve en kötüsü de şu: her bir sorun karşısında toplum kesimlerinin pozisyonları değişkenlik içerisinde! Örneğin yolsuzluklar konusunda ittifak olanlar, Kürt sorununda ihtilaflı oluyorlar. İktidarla muhalefet birbirini yerken, Ermeni sorununda kol kola giriyorlar. Elbette bu siyasi partilerin konulara göre ittifaklı veya ihtilaflı hallerinin toplumdaki karşılığı da aynı minvalde devam ediyor. Yani kimlikler sorunumuzu insan hakları temelinden hareketle aşacağımız yerde, iktidarlar tarafından bile isteye kimlikçilik bataklığına atılmışız, orada kulaç atıp duruyoruz. Ve bataklıktaki her kulaç doğası gereği, çözüm yerine çatışmayı artırıyor! Sanki bir fasit daire içerisindeyiz: Kürt sorununun çözümü demokratikleşmenin bir gereği iken, aynı sorun, toplumun büyük bir çoğunluğunda (Türklerde) milliyetçi bir duruş yaratarak demokratikleşme taleplerini boğuyor ve bu gerekliliğin üzerini örtüyor! Aynen dün olduğu gibi bugün de devlet ve onunla benzeşen AKP iktidarı, bunu çok iyi kullanıyor. Bu ülkede demokrasi ve adalet, etkin bir toplumsal bir talep haline gelmiş değil! (Devlet, toplumu büyük ölçüde kendine benzetmiş durumda). Genel olarak toplum, diğer temel sorunların ancak demokratikleşerek çözümlenebileceği gerçeğinden epeyce uzakta.

Hoş, toplumun uzak olduğu bu gerçekliğe sol ne kadar yakın?

Türkiye’de bir Syriza deneyimi yaşanır mı sorusu, yukarıdaki hususlarla birlikte İslam ve sol üzerinden hareketle de değerlendirilmeli midir?  İslam ülkelerinde sol değerleri talep etmenin ve savunmanın güçlü bir maddi temeli olmasına rağmen, bu ülkelerde solun kendisi bir siyasi güç/değer olamamaktadır. Emek sömürüsünün, fakirliğin, yolsuzluğun, soygunun, siyasi katliamların, insan hakları ihlallerinin yaygın olduğu; kadın haklarının yerlerde süründüğü; hemen hepsinde demokrasilerin olmadığı; diktacı, zorba ve otoriter iktidarların yönettiği bu ülkelerde halkın tercihleri sola yönelmiyor. Neden?

Yunanistan’da ateist olduğunu çekincesiz ifade eden ve bu duruma rağmen (Kilisenin Yunanistan’daki ortodoksi etkisine bir mim koyalım) seçim kazanan bir lider var. Syriza lideri Aleksis Tsipras’ı magazinleştiren haber ve yorumları bir tarafa atalım; Türkiye’nin bir Tsipras'ı olabilir mi? Olamaz ise, bunda İslam’ın payı nedir? Kaldı ki sorun sadece ateistlikle de sınırlı değil ama yapılacak karşılaştırılmalarda bu noktanın çok önemli bir yeri var.

İslam ülkelerinde sol neden yaygın ve etkin değil? Yanılıyor olabilirim ama sol söylemlerle soslanmış milliyetçi BAAS iktidarlarını saymazsak ki, sol değillerdir; İslam ülkelerinin hiç birinde sol bırakın iktidara gelmeyi, ciddi bir muhalefet gücüne de ulaşamadı.  

Bu yalnızca o ülkelerdeki solun yetersizliğiyle, yanlış yaptıklarıyla açıklanabilir mi? Yoksa asıl nedeni, İslam dininin teolojisinden çok siyasileştirilmesiyle toplumun ezici çoğunluğunda, solun doğası gereği seküler/laik olan yapısına karşı bir duvar örülmesi mi oluşturmaktadır?

Pozitivistlerin dine bakışları ve sosyal hayatı laboratuvara sokmaya çalışan toplum mühendisliği çoktan geride kaldı. Bu sorularımı böyle bir bakış açısıyla sormuyorum. 

 

 

 

*Louis de Bernieres’in aynı adla yayınlanmış romanı. Romanın filmi de yapıldı.