Yerel yönetimlerin düzeltilmesi imkânsız tahribatları

Yerel yönetimlerin düzeltilmesi imkânsız tahribatları

Merkezi ya da yerel yönetimlerin aldığı kimi yanlış kararlardan bir süre sonra dönülmesi mümkündür. O yanlış karar her neyse, yol açtığı zararlar/kayıplar, kararın uygulanma süresiyle veya geleceği de bir süre etkileyen olumsuzluklarla sınırlıdır. Bu tür yanlışlar düzeltilebilir ve etkileri bir süre sonra ortadan kalkabilir.

Ancak yönetimlerin öyle kararları/uygulamaları vardır ki, zararları bugünle veya yakın bir gelecekle sınırlı olmayıp çok daha uzun vadeli yıkımlara yol açar. Değil bir ömrü, birkaç ömrü daha ipotek altına alır. Örneğin eğitim/öğrenim konusu, çevre kirliliği, kentleşme/imar böylesi konulardır.

Bizim gibi kentleşme sürecinin hala belli bir hızla devam ettiği, eski ve dayanıksız yapı stokunun çoğaldığı bir ortamda imar konusu, yerel yönetimlerin merkezinde bir konudur. Ve imar, yalnızca bir mekân sorunu olarak değil, insan mekân ilişkisi içerisinde ele alınması gereken bir konudur. İmar konusunda yapılan yanlışların düzeltilmesi neredeyse imkânsız olup bir kent yaşamının rezil olmasının da ‘vezir’ olmasının da nedenidir. 

Yerel seçimlere birkaç hafta kaldı.

Bizim gibi ülkelerde, özellikle büyük şehirlerde imar hususu birinci konudur. Bir kentin imarı tarihinden sanatına; müzesinden kültürüne; yolundan parkına, ulaşımından konutuna, eğitiminden sağlığına; sanayi/ticaret/finans/turizm planlamalarına dek bir kent yaşamının tümünü kapsar. İnsan bu varoluşun, bu bütünün temel unsurudur. Yani bu yapılanma insan merkezli olmalıdır. Mimarların, mühendislerin, kent plancılarının ve ilgili mesleklerin uzmanlık alanlarına daha fazla girmeden imarı bozuk bir kentin yaşamı da bozuktur diyebiliriz.

“Yanlış Hayat Doğru Yaşanmaz”

İmarı bozuk bir kentin yaşamı da bozuktur cümlesini yazdığımda aklıma Alman filozof Theodor Adorno’nun “Yanlış hayat doğru yaşanmaz” aforizması geldi. Bu sözün insanın yabancılaşması, yanlış ve doğrunun izafiliği gibi felsefi içeriği bir tarafa; bunu bir kentin yapılanmasındaki yanlışlığının içerisinde, ‘doğru’ yani insanca yaşamın olamayacağına izafe ettim.

Yanlış kurulan, yanlış büyüyen bir kentte nasıl doğru yaşanır ki…

Ve bu yanlışların telafisi mümkün müdür?

İstanbul’un bütününe, bütünden ilçelerine, ilçelerinden mahallelerine bakalım. Öyle bir kentleşme var ki, betonlaşmadan ve çirkinlikten ibaret! Tarihin kadim kenti ne hale getirildi! Tarihe, emeğe ve insana saygısızlık had safhada!

Elbette bu kentin imarındaki bozukluğun birinci nedeni rantiyeciliktir! Çarpık kentleşmenin bir diğer nedeni de, estetik yoksunluğu, sanat ve kültür sığlığıdır. Kasabalı sırıtmasıdır!

Siyasetin, kamu kaynaklarını talan aracı olarak epeyi işe yaradığı bu ülkede, talanın büyük ayağından birini de, kentlerdeki imar yolsuzlukları oluşturmakta. Sorun yalnızca kaçak yapılaşma da değil. Bizatihi imarlı yapılaşmaların büyük bir bölümü de, yasal olmakla birlikte maksimum kar hedefiyle kentin talanına yol açan yasal uygulamalardır.

Hani Enver Paşa’nın dediği gibi, “Yok yasa, yap yasa”! Orası yeşil alan mı, imara aç; orada 5 katlı imar mı var, çevir imar tadilatıyla 15 kata; 10 bin metrekarelik inşaat hakkı mı var, ver 25 bin metrekare; konut yeri mi, çevir ticaret merkezine; bölge koruma alanında mı, çıkart korumadan dik oteli… Talan ve yağmacılık!

Ancak buradaki asıl tehlike, bu talancı ve haksız kazanç siyasetinin kentleşmede yol açtığı kalıcı yıkımlardır. 

Artık yetmeyen yolu yeterli hale getiremezsiniz, çünkü yolu genişletmek imkânsız.

Artık yeni bir park yeri açamazsınız. Şehir meydanları yapamazsınız. Mezarlık yeri bulamazsınız. Yeni otoparklar yapamazsınız. Sosyal donatı alanları üretemezsiniz. Sanat ve kültür merkezleri kuramazsınız. 

Okul ve sağlık yerlerinin alabildiğine yetersiz olduğu bu kentte nedense AVM’lere kolayca yer bulunur. Okulların ise bahçelerine yeni derslikler yapılarak, bahçeli olması gereken okulların bahçeleri, yine sorumlu bakanlıkça gasp edilir.

Yatay ve dikey hacimleriyle her biri birer heyula olan o beton yığınları, kent yaşamının damarlarını tıkarken, bunları yıkabilir misiniz? Hem bunların hangi birini yıkacaksınız? Ve daha önemlisi, bu beton kütlelerini yıkacak mali güç var mı? Ya da bırakalım özel mülkiyetli yerleri, belediyenin kendi yaptığı ucube binaları, örneğin kültür merkezi olarak inşa ettiği ama kültür merkezinden gayrı her şeye benzeyen o yapıları nasıl yıkar da yenisini yapabilirsiniz?

Siz belediye başkanı olsanız ne yaparsınız?

Elbette yapılacak çok şey var. Ancak yerel yönetimin şimdiye dek yapılaşmadan kaynaklı merkezi sorununun çözümüne dair umutlu olmanın bir anlamı yok. Keşke İstanbul’u yıkmak ve kent ölçeklerinde yeniden imar etmek mümkün olabilse!

Evet, belediyede fazla kadro varsa azaltabilirsiniz. Gereksiz harcamaları kaldırabilir, şişirilmiş harcamaları normale çekebilirsiniz. Sosyal belediyeciliği öne çıkarabilirsiniz. Parkı, bahçeyi düzeltebilirsiniz. Kısacası bu tür yanlışlardan dönebilir, doğru kararlar uygulayabilirsiniz.

Peki, imar yanlışlarından nasıl dönülecek?

Daha doğrusu imar yanlışları durdurulabilir, ama yanlış yapılmış olanlar düzeltilebilir mi?

Hayır!

Bu yalnız bizim hayatlarımızın gaspı değil, çocuklarımızın geleceğinin de gaspıdır!

Kentin can çekişmesidir. (Şehirden söz etmiyorum bile. İstanbul’un üzerine çoktan rantiyecilik ve kasaba kültürü betonu döküldü. )

Ne pahasına?

Birilerinin tapularının çoğalması, banka hesaplarının şişmesi pahasına!

İşte yerel yönetimlerin asıl önemi, hala imar planlarında yatmakta.

Bir kentin sağlıklı hayatı da, hastalıklı hayatı da oraya bağlı.

Yerel yönetimlerin düzeltilmesi imkânsız yıkıntıları arasında sosyal yaşamı pejmürdeleşmiş kitleler halinde salınıp duruyoruz. 

Kentimizin hastalığından muzdaripiz.

Düzeltilmesi imkânsız tahribatlara meydan vermemek dileğiyle…