Kamu Güvenliğini "Sağlamak"!


Eşitlik, barış ve özgürlük için yüreği çarpan tüm insanların 2016 Nevruz/Newroz bayramını kutluyorum öncelikle. 2016 Nevruz/Newrozu’nun barışı tesis etmenin yine ve yeniden hatırlanmasına vesile olmasını diliyorum.

Hatırlayalım: 5 Haziran 2015’te yani seçimden sadece iki gün önce Diyarbakır HDP mitinginde bomba patlatılmış ve çok sayıda ölen ve yaralanan olmuştu; 20 Temmuz 2015’te  Suruç/Ş. Urfa’da yine bir canlı bomba saldırısı oldu ve gençlerimiz ömürlerinin baharında öldürüldüler; ağustos ortalarından itibaren sokağa çıkma yasakları ve güvenlikli bölge ilan etme uygulamaları başlatıldı; 10 Ekim 2015’te Ankara’da canlı bombaların saldırısında çok sayıda yurttaşımız öldürüldü; 12 Ocak 2016’da Sultan Ahmet/İstanbul’da bombalı saldırı yapıldı ve sonuçta ölenler ve yararlananlar oldu; 17 Şubat 2016’da Ankara’da meydana gelen bombalı saldırıda çok sayıda ölü ve yaralı vardı; 13 Mart 2016’da yine Ankara’da bombalı saldırı sonucunda çok sayıda ölü ve yaralıya tanık olundu; son olmasını dilediğimiz bombalı saldırı 19 Mart 2016’da İstiklal/İstanbul’da meydana geldi ve çok sayıda ölü ve yaralıyla sonuçlandı. 
Ağustos (2015) ortalarında başlayan ve hâlâ sürmekte olan sokağa çıkma yasakları süresince onlarca sivil ve güvenlik görevlisi öldürüldü, ilçeler ve şehir merkezlerinde her anlamda ağır bir bilanço ortaya çıktı. Bu sürecin tüm sonuçları hâlâ tam olarak bilinmiyor. Yasakların kalktığı ilçe ve mahallelerdeki durum gelecek ve ortak yaşama iradesiyle ilgili kaygıları arttıracak boyuttadır.
Bunların dışında her gün iş cinayetlerinde ölen ve yaralanan vatandaşlarımız, gittikçe artan sayıda öldürülen kadın yurttaşlarımız ve tüm önlemlere rağmen hız kesmeyen trafik terörü sonucu ölen ve yaralanan vatandaşlarımız söz konusudur. Bu durum da yeterince korkunç ve iç acıtıcıdır. İnsanım diyen her bireyin üzülmesi ve utanması gereken bir tablo ile karşı karşıyayız ne yazık ki!
Yaşadığımız bu olumsuz ve hatta vahim durumun kamu güvenliğinin sağlanmasıyla açıklanamayacağı çok açıktır. Öncelikle ve özellikle hukuk devleti kavramını tartışmamız gerekmektedir.
Tartışmamız ve netleştirmemiz gereken ikinci olay, sivil ve demokratik anayasanın nasıl ve kimlerle yapılacağıdır. Bu konuda epey birikim ve talep olduğu halde doğru mecrada ve doğru muhataplarla yürütülen bir süreç yoktur. Bu anayasada eşit vatandaşlık konusu çözüme kavuşturulmak durumundadır. Düşünme ve düşündüğünü -şiddet içermeyen- her yolla yayma özgürlüğü güvenceye kavuşturulmak zorundadır.
Barış köprüsü rolünü üstlenecek kişi ve kurumları devre dışı bırakacak girişimler ve önlemler kamu güvenliğini sağlamanın ötesinde toplum güvenliğine yönelik tehditlerin artmasına hizmet edecektir. Siyasi partilerin, siyasetçilerin, sivil toplum kuruluşlarının, işçi ve işveren temsilcilerinin, akademisyenlerin üçüncü taraf olarak çatışmalı sürecin sonlandırılması ve kalıcı barışın sağlanması sürecindeki rolü çok önemlidir. Unutmayalım: Eninde sonunda barış ve çözüm sürecine geri dönülecektir. Bir an önce ve koşulsuz şekilde her türlü şiddeti dışlayacak fakat toplumun tüm kesimlerini kapsayacak yeni bir süreci başlatmanın yaşamsal önemde olduğu aşikardır.
Yazımı, A. Einstein’in “Hayal gücü bilgiden daha önemlidir. Çünkü bilgi sınırlıyken, hayal gücü tüm dünyayı kapsar” şeklindeki güzel sözleriyle bitirirken çatışmalı süreçlerin hayal kurmayı ve geleceğe yönelik plan yapmayı engellediğini hatırlatmak isterim. Hayal kuramazsak ve geleceği planlayamazsak yaşayan ölüye dönüşürüz ve içimizdeki çocuk yanımızı kaybederiz!