Kentlerimiz ve demokrasimiz

Darbe karşıtlığı çeşitli yollarla biçimlendirilerek inşa sürecine eklemlendiriliyor. Kucaklayıcı olmayan ve çoğunluğun azınlık üzerindeki baskı ve tahakkümünü artıran bir yönde hızla ilerleyen bir süreçten söz ediyorum. Bunu demokratik bir devrim ya da dönüşüm diye nitelendirenler de var kuşkusuz.


Kent-demokrasi ilişkisi yeni bir kavram değil elbette. Türkiye’nin çok partili hayata geçiş yaptığı 1950’li yıllardan beri süregelen çarpık bir kentleşme ve dolayısıyla çarpık bir demokrasi anlayışı var. Kentlerin gelişme ve yayılma biçimleri incelendiğinde önce ekili alanların ve bahçelerin deyim yerindeyse talan edilmesiyle başlayıp yer kalmayınca dağlara tırmanan ve sonra oraları da “fetheden” bir seyir izlediği görülür. Bu “fetih”teki öncüler hiç kuşkusuz kap-kaççı ve fırsatçı tüccar zihniyetine sahip olan, her iktidar döneminde güçlenen ve yasaları planlarına uyduran iş-insanı vatandaşlarımızdır.


İşin korkutucu tarafı şudur: Demokrasi anlayışımız kentlerimizdeki “gelişme” dinamiklerine bağlı şekilde yapılanmaktadır. “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda son balık öldüğünde beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak” diyen Kızılderili Şef öleli yıllar olmuştur ama bakalım yurdum insanları bu gerçeğin ne zaman farkına varacak? Yüksek duvarlı ve güvenlikli apartmanlardan oluşan son siteler de yapıldığında bahçe, ekili alan, göl, ırmak ve orman kalacak mı sorusunun cevabı endişe vericidir.
Demokrasiye can veren değerleri, kentleri şekillendiren zihniyetle eğip büktüğünüzde demokratik kuralların tartışılmasının bile anlamsız olduğu vahim bir durumla karşılaşabilirsiniz. Zira tüm yaşam alanlarını apartman siteleri yapmak uğruna talan eden bir zihniyet asla demokratik değerlere saygılı olmayacaktır. Demokrasi, emekçi ve üreticiler için ne kadar yaşamsal ise kap-kaççı ve fırsatçı tüccarlar için o kadar tehlikelidir. Türkiye’deki darbe “geleneği” bu durumun açık bir dışa vurumudur bence.


Darbe geleneğinden beslenen kesimler “demokrasiyi korumak ve kollamak” adına ile başlayan cümleleri pek severler. Oysa özlenen ya kurgulanan gerçek çok farklıdır: Sosyal gelişmeyi frenlemek ve gerekirse ezmek, ardından sömürü mekanizmalarını çalıştırarak ülkenin zenginliğini ve birikimini çarpık kapitalistlere peşkeş çekmek. Bu çarpık kapitalistler için bilim ve bilim insanlarının bir anlam ve önemi yoktur. Bu bağlamdaki girişimler tamamen göstermelik olup günü kurtarmak amaçlıdır.


Toplumsal gelişme ve değişmenin çok sancılı ve uzun süreceğini bilen biri olarak karamsarım ama umutlu olmaya çalışıyorum. Garip gelebilir ama toplum mühendisliğinin harika ürünleri olduğumuzu  düşünüyorum hâlâ. Kap-kaççı ve fırsatçı tüccar zihniyetinin egemen olduğu bir toplumsal düzenin güzel ülkemizi adım adım bir felakete götürdüğünü görüyorum. Darbe-karşıtlığını demokratik Türkiye’nin inşası yerine son demokratik kırıntıları ve son ekilebilir alanları talan edecek bir toplumsal düzenin inşasını tercih edenlerin yanlış yaptığını düşünmekteyim.


Tekrar hatırlatmakta yarar var: Demokrasi çoğunluğun azınlık(lar) üzerindeki egemenliği değildir, azınlık haklarının güvenceye alındığı rejimdir. Belki önce kentlerimizden başlamak gerekiyor. Kentlerimizi inşa anlayışımızı değiştirirsek belki demokrasi anlayışımız da değişir.


Para ve silahlı güç iktidar olmak için gerekli gibi gözükebilir. Demokrasiyi dışlayarak iktidarı sürdürmek için daha fazla paraya ve silahlı güce ihtiyaç duyulacaktır ki bu sürgit bir kaos yaratacaktır. Kaostan kurtulmanın yolu emeğe, bilime ve insan haklarına saygılı demokratik bir rejim inşa etmektir.