Kısacık ömürlere neler sığdırılırmış neler!


Darbeler ve olağanüstü hallerle dolu ömrümüz “yaşa yaşa gör temaşa” misali nelere tanıklık eder ve neleri sığdırırmış meğer! Resmi ve gayriresmi yalan ve talanlar ne kadar da çokmuş! Yurdum insanları nelere kadirmiş oysa! Az gitmişiz uz gitmişiz bir de bakmışız ki korkmaktan bile korkar hale gelmişiz.

Kimilerinin “ihtilal” ve kimilerinin “ak devrim” diye adlandırdığı 1960 darbesinden bir yıl sonra doğmuşum. “Koyu bir Halk Partili” olan Dedem (Topal Cımo), o zamanın hava kuvvetleri komutanının adından esinlenerek beni adlandırmış. 

1971-72’de hâlâ köyde yaşıyorduk. Radyodan “…..Kızıldere dolaylarında…görenlerin ve duyanların..” anonslarını hatırlıyorum. Bir kamu kuruluşunda çalışan dayım, kurs için Ankara’ya gittikten sonra döndüğünde “Deniz Gezmiş ve arkadaşları idam edildi” demişti. Bu döneme ait hatırladıklarım, Aşık Mahzuni Şerif’in “Erim Erim eriyesin ve Katil Amerika…” sözlerini içeren eserleriydi.

1973 yılında şehre taşındık. Ermeni ve Süryani komşularımız, her gün birkaç akrep öldürdüğümüz avlulu bir evimiz (Kirada otururduk) ve sabahın köründe “datliiii” diye bağıran tatlıcılarımız vardı artık. 1974 yazında çarşılarda alışılmamış bir telaş hatırlıyorum. Herkes torba torba un ve şeker alıp evlerine taşıtıyordu. Dağkapı Meydanı’nda şalvarının üzerine bağladığı kuşağa bayrak iğnelemiş birilerini görmek de şaşırtmıştı beni. Büyüklerimiz hararetle Kıbrıs harekatını konuşuyorlardı. Gazetelerde çok sayıda resim ve haber görüyordum. “Mücahit Erbakan” posterleri gazete bayilerini süslemekteydi.

1976’da Lise 1’in ikinci yarısından sonra boykotlar ve öğrenci eylemleri epey yaygınlaşmıştı. Mücadele sertleşiyor ve hemen her yerden çatışma haberleri geliyordu. 1977 1 Mayısı’nda yaşananlar ve sonrası artık başka bir evreyi işaret ediyordu sanki. Bu anlamda 1978 yılı içinde yaşananlar özellikle dikkat çekicidir. Öyle bir atmosfer yaratılmıştı ve halkta öyle bir çaresizlik hali yaratılmıştı ki bir kurtarıcı olsun da…aşamasına gelinmişti. 12 Eylül 1980 tarihinde, “Şimdiye kadar işçiler gülüyordu, bundan sonra biz güleceğiz” diyen patronların isteği üzerine “Demokrasiyi korumak ve kollamak” adına askeri darbe gerçekleştirildi. Darbeden iki gün önce bir sendikanın bürosunda geçici olarak işe başlamıştım. Büro evimize yakındı. Babamın “Sokağa çıkma yasağı var, sakın gitme” uyarısına rağmen darbe sabahı büronun yolunu tuttum. Büronun kapısı mühürlenmişti. Bu “sürat ve titizlik” şaşırtıcıydı!  

1979’da liseden mezun olmuş ve Diyarbakır Fen Fakültesini kazanmıştım. Dolayısıyla 2. sınıf yaşantısı darbe sebebiyle epey sıkıntılı idi. Darbeden hemen sonra evler ve işyerleri basılmaya ve insanlar toplanmaya başlanmıştı. Askeri inzibat arabaları basılacak evin yanına geliyor ve inen askerler evin etrafını sarıp eve giriyorlardı. İnsanlar bir yandan kitaplarını ve kasetlerini saklamaya çalışıyor bir yandan da yakalanmamak için başka yerlere gidiyorlardı. Gözaltına alınan veya tutuklanan insanların yakınları evdeki kitap ve kasetleri hızla saklıyor ya da yakıyorlardı. Kaos ve can pazarı söz konusuydu.

1983’te fakülteden mezun oldum. Sırada, fakültede asistan (şimdiki adıyla araştırma görevlisi) olmak için sıkıca hazırlanmak vardı. Sınavı kazandım ve aynı zamanda Boğaziçi Üniversitesinde yüksek lisans yapmak üzere İstanbul’un yolunu tuttum. İlk yıl İngilizce hazırlık sınıfı vardı. 

Kadroya atanmak için sınavı kazanmak yetmiyordu, güvenlik soruşturması “temiz” gelince göreve başlanabiliyordu. 1984 martında göreve başladım. Artık YÖK kurulmuş ve ben de araştırma görevlisi olmuştum.  Görevlendirme alarak İstanbul’a gidiyor ve lisansüstü eğitimimi sürdürmeye çalışıyordum. Derken temmuz 1984’te siyasi şubeden (1. şube) polisler Fakültedeki odama gelerek beni alıp eve götürdüler. Evde yapılan arama ve taramadan sonra beni ve 25’e yakın kitabı alarak götürdüler. 

8 ay süren güvenlik soruşturması sonucunda “temiz” bulunduğum için göreve başlatılan ben, kadroya atandıktan sadece 4 ay sonra “soruşturulmak üzere” 1. şubeye götürülüyordum. 

Gerisi bir sonraki yazının konusu olacak…