Yüzleşemediğimiz için yozlaşıyoruz!


Yüzleşmek geçmişte yaşananlarla hesaplaşmaktır. Sağlıklı bir durumu işaret eder. İyileştirir. Yozlaşmak toplumsal ve insani değerlerin alt-üst olmasıdır. Hastalıklı bir yapıya yol açar. Çürütür.

Sıklıkla darbelenmiş ve örselenmiş bir toplum içinde yaşadığımız için yüzleşmeye cesaret edemediğimizden iyileşememekte ve içten içe çürümekteyiz.

Kısacası sağlıklı olmayan ve kırılgan bir toplumsal yapıya sahibiz genel olarak. Her darbe bir öncekinden daha şiddetli ve yıkıcı olduğundan yozlaşma çok boyutlu şekilde hızlıca artmaktadır.


“Milli Eğitim” Sisteminin ezberci, tek-düze, dogmatik ve bilim-karşıtı olması sebebiyle temel bilimlerin olmazsa olmazları bir bir hayatımızdan alınmakta ve oluşturulan boşluklar resmi ideolojinin temelsiz kırıntılarıyla doldurulmaktadır.
Temel amaç sorgulayan, heyecanlanan, araştıran ve bulan bireyler yerine itaat eden, sorgulamadan kabullenen ve cahilliğiyle övünen kullar yetiştirmektir.


Böylece sınıfsal farklılıklar perdelenmekte ve sömürü katmerleşmektedir. Oysa ilke açıktır: Hangi dinden ve ulustan olursa olsun zengin zengin gibi ve yoksul yoksul gibi düşünür ve yaşar.
Geçtiğimiz günlerde emek bayramı olan 1 Mayıs çeşitli yerleşim birimlerinde coşkuyla kutlandı. 1 Mayıs 1977 katliamının yaşandığı Taksim Meydanı emekçilere kapatılarak yüzleşme bir kez daha ötelendi. Toplum bu travmayla yaşamayı sürdürerek biraz daha hastalanacak ve yozlaşacak.


4 Mayıs, “Dersim Tertelesi”nin (soykırım) yıldönümüdür. Yerelde bu konuyla ilgili etkinlikler düzenlenmekle birlikte genelde bu acı sadece Dersimlilerinmiş gibi davranarak yüzleşmekten kaçınmaktayız. Bu da yozlaşmayı arttırmakta ve ayrışmayı hızlandırmaktadır bence.
Bilindiği üzere yakın bir zamanda(2011), o zamanın Başbakanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan “Eğer devlet adına özür dilenecekse, böyle bir literatür varsa ben özür dilerim, diliyorum” demişti. Aynı yıl CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, CNN Türk kanalında katıldığı bir programda Dersim olaylarıyla ilgili olarak, “Benim genel başkanım bu işin mağdurudur. Bir mağdurdan nasıl özür bekleyeceksiniz? Ben Genel Başkan Yardımcısıyım, bin kere özür diliyorum” demişti. (BBC, 2014)


Burada dikkat çeken nokta şuydu: Bu acı soykırım ya “olay” ya da “yaşanan” diye nitelendirilmişti. Kısacası sorunun adını koymaktan dahi imtina eden bir yaklaşım söz konusudur hâlâ.


O zamanın Başbakanı konuşmasının devamında belgeler sunuyor ve ekliyor: “Evet değerli arkadaşlarım; sayısı bugün dahi bilinmeyen, tahmin edilen binlerce insan, kadın ve çocuk katlediliyor, yuvalar yıkılıyor, binlerce insan batıya göç ettiriliyor, binlerce kız çocuğu evlatlık veriliyor.” (Milliyet, 23.11.2011).


Yıl 2016: Barış bildirisine imza atarak çatışmaların durması ve barışın tesis edilmesi çağrısı yapan akademisyenler “devlet katliam yapmaz” denilerek akademik yaşamdan koparılmakta, hakarete uğramakta ve çeşitli tehditlerle baş başa bırakılmaktadır.


Yozlaşarak çürümekten kurtulmak ve sağlıklı bir toplum yapısı içinde yaşamak istiyorsak yukarıda sadece ikisini andığım geçmişteki büyük acılarla yüzleşip hesaplaşmamız gerekmektedir öncelikle. Sağlıklı bir toplumsal düzen için yüzleşmenin ve barışı savunmanın bir suç değil ama zorunluluk olduğu açıktır.