Geçmişle Yüzleşme- Diyarbakır Cezaevi (2)




Geçmişle Yüzleşme- Diyarbakır Cezaevi (2)

Yüzleşmenin kişisel düzeyde başarılabilmesiyle mağdur için geçmişte yaşanan acılar karabasan olarak takip eden kötü anılar olmaktan çıkarılıp anlamlandırılmış, anlatılmış ve onay görülmüş öyküler ve anılar haline gelir. Burada mağdurların birbirine verdikleri destek, dayanışma ve kader birlikleri, profesyonellerin desteği toplumun anlayışı ve hikayeleri empatiyle dinleyebilmesi kritik önemdedir. Yoksa mağdurun işkencecisi ile yüz yüze gelmesi, karşılaşması, içindekilerini söyleyebilmesi veya affedebilmesi değildir, yüzleşme. Bunu özellikle vurgulama ihtiyacı hissettim.

Çünkü Mamak Cezaevi Müdürü  Raci Tetik’in Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonuna çıkarılması ve bu karşılaşmanın basında veriliş şekli ne yazık ki yüzleşmenin içinin boşalmasını tehlikesini barındırıyordu. Hatırlayalım başlıklardan birini; İşkencecimle göz göze! Yüzleşmede amaçlanan mağdur ile işkencecinin yüz yüze, göz göze gelmesi değil ki. Burada trajik insan halleri yaşanabilir, karşılaşan kişilerin eski konumları ile yeni konumlarının  farklılıkları nedeniyle tepkiler ve insani öfkeler çıkabilir, duygulu hikayeler de çıkabilir ama yüzleşme sağlanmış olmaz.
Ne kişisel anlamda ne toplumsal anlamda ne de hukuki anlamda.Tersine yüzleşmenin anlamı bulanıklaşabilir içi boşalabilir. Komisyondaki karşılaşmadan ve basına yansıyış şeklinde benim sıkıntı hissettiğim (sanıyorum ki Mamak mağdurlarının bir çoğunun ve yakınlarınında hissettiği) iki temel nokta var.

Birincisi 30 bin kişinin işkencesinden sorumlu tutulan ve ölümlerden sorumlu olduğu iddia edilen bu kişi neden hala hukuk karşısında değil ve neden hala serbest gezebiliyor. Derdim o kişi/kişilerin hürriyetinin sınırlanmasında değil ama geçmiş dönemle yüzleşme kapısı aralanacaksa önce hukukun bu dönemi nasıl ele aldığını ve mağduriyetime neden olan suçlara karşı nasıl yaklaştığını bilmek isterim. İddia ettiğim mağduriyetim/mağduriyetimiz hukukun dışına çıkma, kişilere hukuk dışı güç kullanabilme yetkisi verilmesi ile oluşmuştur. Bunun sorumlusu ve suçluları vardır. Bu suçlulara karşı hukukun ve toplumun şimdi aldığı ve alacağı tutumlar kendi toplumsal geçmişiyle yüzleşmesini sağlayacağı gibi benim de bireysel yüzleşmeme uygun toplumsal ve hukuki zemin sağlayacaktır. Ben Raci Tetik’in veya kendi işkencecilerimin şu anda nasıl yaşadığını, pişmanlık duyup duymadığını veya tedirginlik hissedip hissetmediğini merak etmiyorum. Ben hukukun Raci Tetik’e nasıl davrandığını davranacağını ve bunun toplumsal onaylarını merak ediyorum. Çabalarımı bu uğurda harcamaya çalışıyorum. İkincisi yüzleşmeyi ve hukuki süreçleri sadece kişisel ve vicdani düzeye sıkıştırma çabası. Komisyon Başkanlığı karşılaşma sonrasını, her zaman işkence görenler affetmeye daha hazır ama yapanlar pişman değil mealindeki değerlendirme ile özetledi. Böylece işkencenin kişisel ve işkencecinin insani olmayan  ürkütücü yüzüne vurgu yaptı.

Peki   darbe dönemi ve onun yarattığı politik atmosfer verilen emirler?

Sadece kişisel düzeyde ele alıp orada bırakırsanız, komisyonunda işkence ve işkencenin boyutları ve toplumsal yanları ile yüzleşmeye ihtiyacı var demektir. Kaldı ki işkence görenlerin her zaman affetmeye hazır olduğunu nereden çıkarıyorsunuz? Toplumsal yansımaları ve sonuçları kişisel yansımalardan daha ağır olan işkence meselesini niye kişiselleştirerek ve iki kişi arasında ve kapalı kapılar ardında geçmiş bir mesele olarak ele alıyoruz? Buradan hareketle bireysel bir affetme üzerinden konuşmayı tercih ediyoruz?  Kapalı kapılar ardında bizlerin üzerinden çiğnenmeye çalışılan hukukun bireysel bir affetmeyle kurtarılacağını da düşünmüyorum. Genel içinde de azınlık olmadığımı çoğunluğun böyle düşündüğünü sanıyorum. 

 Ben defteri gönül zenginliğiyle üstün körü kapatmak istemiyorum. Her yanıyla yüzleşilmesini derinlemesine irdelenmesini temize çekildikten sonra kapatılmasını istiyorum. Kapanmamış yüzleşmeyi bitirmeden atlanmış dönemlerin toplumların ayağına yüzyıllar sonra da olsa takılabileceğini biliyorum. Affetmenin; üzerinden atlamanın yüzleşmenin içini boşaltma tehlikesinin erdemli görüntülerinden biri olduğunu biliyorum. 


Diğer yandan sol kültürel  ve politik olarak yüzleşmeye hazır mı?

 Bunu önemsiyor mu?

Bu günü kurma mücadelesinde geçmişle yüzleşmeyi ve geçmişten dersler çıkarmayı ne ölçüde önemsiyor ve başarıyor? Bu sorular çoğaltılabilir. Soruların çokluğuna, sorulara tek boyutlu cevap/cevaplar bulmanın zorluğu eklenince sorunun karmaşıklığı ve kolay yanıtların yetersizliği kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bu nedenle sadece yanıtlarda etkili olabilecek ve tartışmaya çalıştığımız konuyla direk ilişkili olabilecek bir kaç etkene ve eğilime değineceğim. Böylece sorunun karamaşıklığını ortaya çıkaran bir iki ana faktöre işaret ederek anlaşılır olmayı umacağım.

Öncelikle 12 Eylül açısından bakıldığında hem 12 Eylül döneminin sarsıntıları ve yıkıntıları hem de eşzamanlı dünya ölçeğindeki altüst oluşlar bütün bunların üst üste binmiş olması sorunu bütün bu yıkıntılar arasından çıkarıp alabilmenin ayrıştırıp tanımlayabilmenin sıkıntıları solun geçmişle yüzleşmesini zorlaştırıyor, karmaşıklaştırıyor. Sol bu konuda atak davranıp bir yandan geçmişle hesaplaşırken diğer yandan geleceği kurma yolunda adım attığında toplum bu ileri adıma hazır değildi.

 Şimdi geçikmiş toplumsal  ele alış çabalarının ipuçları ortaya çıktığında da sol dağınık ve politik rekabetin kimi kaygıları ortaklaşmanın önünde engeller oluşturuyor. İç hesaplaşmanın özgüvenle ve hataların üstünü örtmeyen bir açıkyürekllik ve açıksözlülükle yapılamamış olması o dönemi toplumun önüne tüm açıklığıyla getirme hevesinin önünü tıkıyor. Sol geçmişle yüzleşmeyi önemsiyor mu? Doğal olarak anlaşılır bir şekilde sol da mağduriyeti politikanın   bir argümanı olarak kullanıyor. Bizlere yapılanları anlatma, dramatize etme konusunda başarılı adımları oluyor. Ancak ne mağdurun dilini yeterince  doğru anlaşılır ve toplumsal empatiyi kolaylaştırır ölçüde kuruyor  ne de bu anlatıyı
hukuksal ve toplumsal düzeyde bir yüzleşme seviyesine çıkarabiliyor. Hukuk düzeyinde hesaplaşmayı ve toplumsal olarak o dönemin anlaşılmasını, o dönemle toplum önünde yüzleşmeyi sorunun en kritik  parametrelerinden biri olarak görmüyor. Davalara müdahillik hukuki destek ve kamuoyu yaratma konusunda ısrarcı ve kararlı organize tutum almıyor.

Şimdiye kadar Diyarbakır davasına  müdahillik başvurusu için baş vuranlar 80-84  döneminde yolu cezaevinden geçmiş olanların yaklaşık beşte biri. Geriye kalan beşte dört davadan bir şey çıkma olasılığına  ihtimal vermiyor mu bilinmez. Mağdur, yüzleşmenin  temel tarafı ve takipçisi yeterince atak, hevesli ve ısrarcı davranmıyor.

Gelecek yazımda Diyarbakır cezaevi davasının kapsamını söyleşerek devam etmek umuduyla…