Geçmişle Yüzleşme- Diyarbakır Cezaevi (3)Geçmişle Yüzleşme- Diyarbakır Cezaevi (2)



Geçmişle Yüzleşme-
Diyarbakır Cezaevi (3)

Yüzleşme konusunu uzun uzun tartışmaya çalıştım.

Önceki bölümler için:

Geçmişle Yüzleşme- Diyarbakır Cezaevi (1)
Geçmişle Yüzleşme- Diyarbakır Cezaevi (2)

 Yüzleşmenin  benim için en önemli nesnesi ve yaranın en derin olan yeri, Diyarbakır cezaevi davasının  şimdilerdeki durumu ve kapsamına gelince…

12 Eylül döneminin yargılanamazlık engeli aşıldıktan sonra, 2011 yılının ilk çeyreğinde şikayet dilekçeleriyle Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına başvurular başladı. Ben, 20.04.2011 tarihli dilekçem ile şikayetimi Ankara Cum. Başsavcılığı kanalıyla Diyarbakır Cum. Başsavcılığına ilettim. Şimdiye kadar değişik tarihlerde üç kez talimatla ifademe başvuruldu. Öncelikle o dönem cezaevinde yaşadıklarımı, yaşananları Diyarbakır Savcılığının 2011/14723 sayılı soruşturma dosyasına bağlı talimatları doğrultusunda, tüm detayıyla yazılı olarak bildirdim. Şikayetçi olduğum kişilerin de içinde olduğu iddia olunan ve anılan dönemde, Diyarbakır cezaevinde görev yaptığı belirtilen yetkililerin fotoğrafları gösterilerek, suçladığım kişilerin bu fotoğraflar içinde olup olmadığını teşhis etmem istendi.
 
İşkence izlerinin tespiti amacıyla Adli Tıbba sevk edildim.

 Müdahil olmak üzere şikayet dilekçesi veren davacı olan bütün arkadaşlar bildiğim kadarıyla benzer süreçten geçtiler, geçiyorlar. Şikayetçi olanlarla ilgili bilgi belge ve kanıt toplama faaliyetinin   bu kadar geniş ve uzun tutulması  Savcılığın şikayetlere olan hassasiyetini ve davayı baştan sağlam ve somut delillere dayandırma isteğini gösteriyor. Ancak 2012 yılının sonuna doğru geliyoruz ve davanın sadece soruşturma safhası neredeyse iki yıllık bir zaman dilimine yayılmış oldu. Davayı sağlam tutma ile tavsaması arasındaki hassas dengeyi gözetmek öncelikli olarak elbette hazırlık soruşturmasını yürüten Savcılık makamının takdiri ve hakkı. Ancak adaletin gecikmesi ihtimalinde biz müdahillerin   yaralanacağı da açık. Bu ihtimale şimdiden dikkat çekiyor olmamız ise biz müdahillerin yüzleşme hassasiyetinden doğan haklı sabırsızlığımızdan ve yaşadığımız travmalarla baş edebilme çabasındandır.

Soruşturma safhasında tanık olduğum iki noktaya da ayrıca dikkat çekmek isterim. 

Birincisi
Adli Tıp Kurumunda işkence  izlerinin tespit muayenesinden çıkardığım sonuçla ilgili.

Adli Tıp Kurumu bu konuda yeteri kadar hassasiyet göstererek ve mesai harcayarak işkenceleri belgelemeye çalışıyor. Hem işkenceye maruz kalmış hem de işkenceye maruz kalmış olan mağdurların raporlarını tanzim ederken azami titizlik göstermeye çaba sarfetmiş bir hekim olarak şu noktayı vurgulamak isterim. Diyarbakır cezaevinde yapılanların üzerinden 30 yıl geçti. İşkencenin fiziksel izleri için çok uzun bir zaman. Geçen zamanın sildikleri ve artık kanıtlanamayan veya tespit edilemeyen fiziksel  izlerin yokluğu işkence olmadığı yönünde bir sonucu ya da işkencenin kanıtlanamamış olması sonucunu doğurmaz. Tam aksine geçen 30 yılın sildiği belli belirsiz izleri ve toplanması zorlaşan kanıtları titiz bir incelemeyle toplamayı, zamanın tozlarını silmeyi bilecek bir profesyonelliği gerektirir. Öncelikle Diyarbakır’da işkencenin spesifik ve 5 no’luya özgü yanları vardı. Günlük hayatın her anında işkencenin aralıksız sürmesi, döverken cop degil hiç yontulmaya ihtiyaç duyulmamış beşe on kalaslar kullanmak, köpek saldırtmak, zorla fare ve dışkı yedirmek, lağımları taşmış hücrelerde tutmak  gibi. Bu nedenle izler bulunmasa dahi mağdura maruz kaldığı işkencenin detaylarını anlattırma  ve herkesin benzer detayları vurgulayıp vurgulamadığına dikkat etmek o dönemi yaşamış kişilerin  işkencelerden geçtiğinin kanıtı olabilir.

Bir dönemi birlikte yaşamış insanların alınan öykülerinde aynı işkence yöntemlerinin yıllar sonra ve her birinin ayrı ayrı dillendiriyor olması, benzer anlatımlarda bulunması; işkence bulgusu için ikna edici dellillerden biri olabilir.  Diğer yandan Diyarbakır ’da işkence sadece günün belli saatlerinde uygulanmadı. İşkence için neden bahane aranmadı. Herhangi bir koğuş veya grup işkence uygulamasının dışında kalmadı. Diyarbakır cezaevinde işkence uzunca bir dönemin tümüne (1981 den 1984 Şubat sonuna kadar, 1983 Eylülü ile 1983 Aralık ayı arası hariç) yayılmış günün 24 saatinde aralıksız uygulanmıştır. Gündelik hayat;  aylarca ve yıllarca işkence altında ölüm ile yaşamın dar aralığında ağır ve sancılı akıp gitti ya da sıkışıp kaldı, hayatlar aldı. Tutuklular istisnasız her koğuştan çıkışta, her ziyaretçi görüşüne giderken, özellikle dönerken, her eğitimde her sayımda ve her koğuş aramasında işkenceden geçirilmişlerdir. Geceleri de esas duruşta yatmaya zorlanmışlar. Mazgallardan gece boyunca her an gözetlenerek gece olduğu iddia edilen vukuatların da hesapları sabahları görülmüştür. Bu nedenle özellikle 80 ve 83  Şubat arasındaki dönemde sıradan bir günü anlattırmak ne yapıldı sorusu yerine günlük yaşamınız nasıldı sorusunu sormak işkence için net yaşamsal bulgular verebilir.

Sanıyorum, Adli Tıbbın uzman kadrosu bu detayları dikkate alıyordur ve raporlarında bu yönleri vurgulayacaklardır. Ayrıca tüm silinme yok sayılma çabalarına karşılık işkence uygulandığı dava dosyalarında ifadelerde, o dönemin Askeri hastane kayıtlarında vardır. O dönem içinde kendini yakanlar, ölüm oruçlarında yaşamlarını yitirenler sadece bireysel nedenlerle kendi yaşamlarına kast etmiş olamazlar değil mi? Kaldı ki işkence sonucu yaşamını yitirenlerin kayıtları ve tanıkları da vardır. Ben işkence sonucu bir süre yatarak tedavi gördüğüm Askeri hastane kayıtlarını tarihleriyle bildirdim. İşkenceye beraber maruz kaldığımız ve hemen yanımda Askeri Hastanede yaşamını yitiren Necmettin Büyükkaya’nın ölmesinin, gördüğü işkence sonucu gerçekleştiğine tanık olduğumu belirttim. Adli Tıp Kurumunun ve hazırlık dosyasını yürüten Savcılığın bütün bunları dikkate alıyor olduğuna emin olmak isterim.

Diyarbakır davası 12 Eylül davasından farklı olarak kötü muamele ve işkence uygulamaları üzerinden yürütülmektedir. Bu isabetli de olmuştur. Bu uygulamaların emir komuta zinciri içinde gerçekleştiği göz önünde tutulduğu sürece;  İşkencenin münferit  değil merkezi, genel bir uygulamanın parçası olduğu bilindiği sürece; Sorumluluklar nasıl tespit edilecektir ve kimler yargılanacaktır? Savcılık bu aşamada fotoğraflar üzerinden teşhis edilmesi yöntemini seçmiştir. Tek yöntem bu mudur?  Henüz bilmiyoruz. Tek yöntem olarak sadece bunun seçilmesinin çeşitli sorunlar doğuracağını biliyoruz.

 Ben şikayet dilekcemde karar verme düzeyinde sorumlu olanları isim isim belirttim. Sanıyorum başvuran arkadaşların çoğu öyle davranmıştır. Belirtilen isimler ile o dönem Sıkıyönetim Komutanlığının görevlendirme evrakları bir birini tutuyorsa sorun olmaması gerekiyor. Sadece gardiyanlar yani çoğunlukla günlük uygulamanın failleri gerçek isimlerle bilinmemektedir. Kod adlarıyla bilnmektedir. Yetkili olan kişilerin tekrar teşhis ettirilme çalışmaları nisyan ile malul olan hafızanın zayıflığından medet umma çabasıyla birleşirse davanın selameti açısından yazık olur. Gösterilen fotograflarla ilgili olarak, kendi teşhis iddiamın dahi sağlıklı olup olmadığı konusunda kuşkulanıyorum halen. 30 sene sonra eski arkadaşlarımı bile gördüğümüzde tanıyamama ihtimali ve insanoğlunun bellek oyunları düşünüldüğünde, insan, iddialı bir Diyarbakır davasının  hafıza sağlamlığı üzerine oturtulma ihtimalini sevemiyor doğrusu. Kod adı kullananlar için neler yapılabilir bilemiyorum. Ama orada hafızaların sağlamlığı  önemli rol oynayacak gibi geliyor. Abartısız olan şu gerçeği atlamamak kaydıyla. Diyarbakır cezaevinde belirttiğim tarihler arasında görev yapıpta işkence yapmamış tek bir gardiyan yoktur. Kimi gönül rızasıyla severek ve şevkle kimi ise zorlamayla ve mümkünse kollayarak. Kollamanın mümkün olduğu geneli yalanlayan insani durumla ben de bir iki kez karşılaştım.

Sonuç olarak sanıyorum en objektif hukuki davranış o dönemde görev yapmış tüm gardiyanların davanın kapsamı içine alınmasıdır.

Diyarbakır davası sürecini ve kaygılarımı ilerde başımıza geldiğinde geçikmiş olmayalım hayıflanmayalım diye şimdiden paylaştım. Belki bu kaygıları şimdiden dillendirmiş olmak olası kötü senaryoların gerçekleşmemesinin garantisi. İleride dönüp geriye baktığımızda bütün bu kaygıları gereksiz evhamlar olarak da görebiliriz. Umalım ve çaba sarfedelim ki öyle olsun.

Diyarbakır cezaevi tarihe sadece en kötü 10 cezaevi sıralamasına girerek değil aynı zamanda tüm geçmişini hukukun önüne çıkarılabilmeyi başarmış bir cezaevi olarak geçsin. Unutmayalım ki yapılanlar ne kadar insanlık dışı ve ödetilen bedeller ne kadar ağır ise yüzleşme de o kadar sancılı, titiz ve objektif bir çabayı gerekli kılar. Cezaevinde o dönemde tutuklu olarak bulunmuş olanların, yaşamlarını kaybedenlerin yakınlarının davaya bakacak olan yargı heyetinin ve müdahillerin avukatlarının göstereceği ortak akıl hüner ve ısrarlı titizlenmesi geçmişin bu ağır yükünün daha yıllarca ayaklarımıza dolanmasını engelleyebilir.

Dr.İsfendiyar Eyyuboğlu