15 Temmuz neyin Bayramı?

 

‘Adalet’ yürüyüşü, herhangi bir sabotaja uğramazsa muhtemelen bu hafta sonu bitiyor. Bitiş, büyük bir mitingle noktalanmak isteniyor.

Bu yürüyüşün yakın siyasi tarihimizin en önemli protesto eylemlerinden, gösterilerinden biri olarak kayıtlara geçeceğini şimdiden söylemek yanlış olmaz. Ülkedeki adaletsizliğe, hukuksuzluğa ve zulüme karşı 21 gün önce Ankara’dan başlayan yürüyüş yol boyunca çok değişik kesimlerden ve çevrelerden onbinlerce insanın katılımıyla devam ediyor. Hatta AKP’ye oy verenlerin bile yürüyüşe en azından sempati ile baktıklarına ilişkin haberler geliyor.

Bütün spekülasyonlara ve provokasyon girişimlerine rağmen HDP’nin  sembolik de olsa yürüyüşe katılması ise çok önemli ve anlamlı bir gelişme. Bu bir araya geliş, başından beri bu birlikteliği terörize etmeye çalışan AKP kurmaylarının sinirlerini iyice bozmaya yetti.

Yürüyüşe ilişkin açıklamaları giderek seviye kaybediyor. Tehditlerin ve hakaretlerin dozu artıyor.

Bu yürüyüş kazasız belasız tamamlanabilirse, Türkiye’de siyasal ortam çok farklı bir sürece yönelebilir. Ülkede yerleştirilmeye çalışılan diktatörlük rejimine karşı ‘Hayır’ muhalefetinin bir araya gelmesi çok şeyi değiştirebilir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin eski yargıcı Rıza Türmen, dün katıldığı yürüyüş sırasında Artı Gerçek’ten Fatma Yörür’ün sorularını yanıtlarken bu noktaya da değiniyor.

“Türkiye haksızlık ve insan hakları ihlallerinin yoğunlaştığı bir dönemden geçiyor. Adalet demokrasinin omurgasıdır. Hukuk devleti ortadan kalkmış, demokrasi ortadan kalkmış. Cumhurbaşkanlığı ile kurulan yeni sistemle siyaset alanı ortadan kalkınca, başka bir kamusal alanda siyaset yapma zorunluluğu doğdu.

Bu yürüyüş bir dönüm noktası, ancak sonrasında doğru stratejiler kurulmalı.

Referandum sürecinde ortaya çıkan siyasi partiler ve sivil toplum yakınlaşması buradan itibaren kurumsallaşacak. Amaç birliği olan hiyerarşisi olmayan bu yürüyüş bir ortaklık yarattı.

Bunu muhafaza etmek ve ortak bir strateji yaratmak lazım. Bu yürüyüş sonrasını düşünmek lazım.”

Peki nasıl bir strateji izlenmeli? Esas soru bu.

Türmen, herkesin bunun gereğini, bir güç birliği ve bir ortaklık zorunluluğunu anlamış olduğunu söylüyor.“Çoğu partili şunu soruyor ‘Bu yürüyüş nasıl ileri götürülür?’ hep birlikte bunun yollarını bulacağız” diyor.

Peki, yürüyüşe katılımı ve ilgiyi bu kadar artıran ne oldu?

Türmen yanıtlıyor: “Bu yürüyüşün önemi Türkiye toplumunun depolitizasyonunu sona erdirdi. Siyasetin siyasetsizleştirilmesiydi iktidarın amacı, bu yürüyüşle bu aşıldı.”

İşte bu yüzden yürüyüş, Saray ve Hükümet’in korkulu rüyası durumunda.

Sanıyorum müdahale ederek olayı daha da büyütmeyi göze alamıyorlar. Çünkü Gezi protestolarının etkisinden hala kurtulamadıkları ve benzeri toplumsal olaylardan çok korktukları biliniyor. Müdahalenin yeni bir Gezi isyanını başlatması ihtimali uykularını kaçırıyor olmalı.

Bu nedenle müdahale etmeyerek, olayı kendi seyrine bırakarak İstanbul mitinginden sonra her şeyin eski ritmine döneceğini düşünüyor olmalılar. 

“Tanrının bir başka lütfu” 15 Temmuz Bayramı

Müdahale yerine, bu uzun yürüyüşün toplumda yarattığı olumlu havayı, barış ve adalet beklentilerini boşa çıkartmak için önlerindeki 15 Temmuz fırsatını iyi değerlendirmeyi planlıyorlar.

Bu da adeta  AKP ve Erdoğan için, “Tanrının bir başka lütfu olmalı”.

Yürüyüşün bitiminin hemen ardından15 Temmuz Darbe Girişimi’nin birinci yılını anmak amacıyla ‘15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Bayramı’ başlayacak.

Anma törenlerinin 81 vilayette bir hafta boyunca süreceği açıklandı. Ülkenin her yerinde Cumhurbaşkanı’nın başlatacağı demokrasi nöbetleri tutulacak.

Mitingler, toplantılar, ‘FETÖ’yü lanetleme seansları ve buna benzer abartılı törenlere tanık olacağız.

Sanıyorum bütün saray medyası bir ağızdan aynı şeyleri söyleyecek ve aynı görüntüleri gösterecek. Bir hafta boyunca kamuoyu bir propaganda bombardımanına tutulacak.

Böylece ‘Adalet’ yürüyüşünün toplum üzerindeki olumlu etkisi azaltılacak ya da mümkünse ortadan kaldırılacak. Bir yandan da darbe girişimi ile ilgili karanlıkta kalan sorular, iddialar, artık iktidardan beslenenler dışında kimsenin inanmadığı açıklamalar yapılacak. Seçmenin birliği ve bütünlüğü sağlanacak!

15 Temmuz, bilindiği gibi geçtiğimiz yıl girişilen kanlı darbe teşebbüsünün yıldönümü. Bu darbe girişiminde 249 kişi yaşamını yitirmişti, yüzlercesi de yaralanmıştı.

Darbe girişimi sonrası Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu girişim için, “Bu tanrının bize bir lütfudur” demişti.

Ve sonrasını biliyoruz. İlan edilen OHAL ve yayınlanan Kanun Hükmünde Kararnameler.

Kabus gibi bir yılı geride bırakıyoruz. Bilanço çok ağır. Darbe bahanesiyle ülkenin üzerinden silindir gibi geçtiler. Hiç kimsenin yarına ilişkin bir güvencesi, dayanacağı bir yasa ya da hakkını arayacağı bir kurum, merci kalmadı. Bütün kurumlar yok edilmiş, başta Anayasa olmak üzere adeta bütün yasalar lağvedilmiş durumda.

Rıza Türmen’in de dediği gibi Türkiye’de zaten pek olmayan demokrasi ile yargı bağımsızlığının kırıntıları da tümüyle yok edildi. Hukuk ve hatta kanunlar bile ortadan kalktı.

Emirlerle yürüyen bir faşizme geçiş yönetimi ülkeye hakim oldu.

Şimdi 15 Temmuz Demokrasi Bayramı diyerek bir anlamda dalga geçiyor gibiler.

Neyin demokrasisi? Neyin bayramını kutlayacağız? 

Darbe girişimiyle ilgili karanlık noktalar

Darbe girişiminin üzerinden geçen 1 yıla rağmen, henüz darbeyle ilgili bir sürü karanlık nokta aydınlanmış, kafaları kurcalayan birçok soru cevaplanmış değil.

Darbenin sivil ayağı ve gerisindeki lider takımına ilişkin hiçbir bilgi açıklanmadı ya da açıklanamadı. Buna karşılık Saray ve AKP Genel Merkezi’nin,  başından beri darbenin arkasındaki liderin Fetullah Gülen olduğuna ilişkin yönlendirmeleri tartışılmaz bir doğru gibi kamuoyuna dikte edildi.

Ama geçen zaman içinde bu peşin doğrunun pek gerçeklerle bağdaşmadığı anlaşıldı. Dünyanın üç önemli istihbarat kuruluşu (ABD, İngiltere ve Almanya) darbenin arkasında tümüyle Fetullah Gülen’in olduğuna ilişkin açıklamaların doğru olmadığını rapor etti.

 Darbe girişimine ilişkin yetkililerin, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere yaptıkları açıklamaların, söyledikleri sözlerin çoğunun gerçeği yansıtmadığı ortaya çıktı. Çelişkiler, çarpıklıklar, gerçek dışı beyanlar, saklanan olgular yavaş yavaş özellikle de başlayan yargı süreciyle ortaya çıkmaya başladı.

Bunları Artı Gerçek’te ben ve diğer yazar arkadaşlarım ayrıntıları ile dile getirdik.

Hatta, özellikle yargılamalar sırasında bazı sanıkların ifadeleri, iddiaları ve ortaya konulan belgeler, bu darbe girişimin kontrollü bir darbenin ötesinde yönetilen bir darbe olduğunu bize göstermeye başladı.

Ortaya çıkan pis kokular ve kafa bulandıran soru işaretleri yandaş yazarların dahi aklını karıştırdı. Onların da bazıları ilginç sorular sormaya başladılar.

Ben burada bir tanesini hatırlatacağım. 2 Haziran’da Ahmet Taşgetiren’in Star’daki yazısında sorduğu hayati sorulara değineceğim.

Ben de bu yazı üzerine aynı tarihte Artı Gerçek’te bir analiz yayınladım.

O analizin başlığı şuydu: 

Sadece bir soru, o kadar? Ya darbe ihbarı Cumhurbaşkanına ulaşmışsa?
Ahmet Taşgetiren yazısında soruyor:

“Erdoğan, 15 Temmuz girişiminin kilit adamı binbaşının MİT’e yaptığı ihbarı öğrenseydi darbe önlenemez miydi?

Arkasından da sorunun cevabını yine kendisi veriyor:

“Öğrenseydi gereken tedbirleri alırdı ve 250 kişi boş yere ölmezdi”.

Yazının şu satırları da çok önemli:

“Cumhurbaşkanı'nın, diyelim MİT'e ilk ihbar geldiğinde haberi olsaydı ve onun ilk refleksi;

“- Bu kesin bir darbe girişimidir. 7 Şubat'ın devamıdır. Bütün Türkiye teyakkuza geçsin. Şüpheli herkesi yakalayın” deseydi, 15 Temmuz süreci nasıl gelişirdi?

Taşgetiren’e göre bu darbe girişimi, Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın önceden haberi olsaydı önlenebilirdi ve 250 kişi yaşamını yitirmezdi.

Taşgetiren yazısını ‘Kontrollü darbe’ iddialarına ilişkin düşüncelerini açıklayarak bitiriyor. Şu cümlelerle:

‘Kontrollü darbe’ söylemi dehşet verici bir suçlama. ‘Ağzından yel alsın’ denecek bir itham. İtham evet. ‘250 şehidi bir başka adrese fatura etme’ girişimi. Bunu kimse yapmaz, diye düşünürüm ben, bu vebalin altına kimse girmez.”

Ben de bu sözler üzerine şunu söylüyorum:

“Bana kalırsa artık bu meselenin yüksek sesle sorulmasının zamanı geldi.

Zaten bir gazetecinin görevi de sorulamayan yakıcı soruları sormak değil midir?

O zaman soruyoruz:

“Yetkililer, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve diğerleri, böyle bir darbe ihbarını önceden haber aldılar mı?

Önceden haber aldılarsa niçin darbe girişimini engellemek için gereken adımları atmadılar?

Yetkililerin bu soruların cevaplarını kamuoyuna çok net bir şekilde açıklamaları gerekir.

Çünkü artık, “Biz bunu duymadık, bilmiyorduk” demenin hiçbir inandırıcılığı kalmamış bulunuyor.”

(Yazının tamamına 2 Haziran 2017 tarihli Artı Gerçek arşivinden ulaşabilirsiniz)

Şimdi bu soruların cevaplarını vermek yerine 7 gün 7 gece demokrasi bayramı kutlayacaklar.

Üstelik Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun başlattığı Adalet Yürüyüşü'nü “Bunlar şimdi terör örgütleriyle el ele kol kola” ithamlarıyla hedef alırken, 15 Temmuz darbe girişiminin birinci yıl dönümünde halkı sokaklara dökülmeye davet ediyor.

Ne diyecekler sokağa çıkıp?

“Bize adalet falan lazım değil. Bizim önceliğimiz ‘FETÖ’yü lanetlemek mi diyecekler?

Demokrasi bayramıymış!

Katledilen demokrasinin bayramı mı olur?

 https://www.artigercek.com/15-temmuz-neyin-bayrami