Trump’a 'Ya Kürtler ya biz' der mi?

 

“Trump PYD’ye silah yardımını kesti” haberi çok çabuk patladı.

Trump bu lafı telefonda Erdoğan’a söyledi mi? Yoksa söylemedi de yine başka laflardan mı bu sonuç çıkartılıyor?

Bu tartışmaya girmeden önce ‘Kağıt Üzerinde Başbakan’ Binali Yıldırım’ın önceki gün İngiltere’ye yaptığı ziyarete bakalım.

Bu ziyaret, ana haber bültenlerinde yer almasa da BBC onunla kısa bir ropörtaj yaptı.

Türkiye’deki tutuklamalar konusunda sorulan sorulara verdiği, “Biz hukuk devletiyiz. Kanıt olmadan tutuklama yapmıyoruz” gibisinden komik cevaplarını bir tarafa bırakıyorum.

Ropörtajın en önemli bölümü, Trump’ın Erdoğan’a telefonda, “PYD’ye silah yardımlarının kesileceğini” söylediği iddia edilen laflarıyla ilgili olan cümlelerdi.

Ropörtajı yapan BBC muhabirine Yıldırım, “Trump’ın PYD’ye silah yardımı iyi olmadı” dediğini nakletti.

Açıkça, “Trump, ‘PYD’ye silah yardımını kesiyoruz’ dedi” diyemedi. Eğer böyle bir laf gerçekten söylenmiş olsa bunu herhalde BBC’den keyifle naklederdi. Fakat bunu söylemedi, söyleyemedi.

“Silah verdiğimiz iyi olmadı” dediğini nakletti.

Tabii şimdi Başbakan’ın Erdoğan’ın Trump’la yaptığı telefon görüşmesini yansıtan fotoğraf karesinde yer almadığını söyleyenler, yetkisiz Başbakan’ın bu konuşmayı tam olarak bilemeyebileceğini ileri sürebilir.

Konuşmadan o sırada haberdar olmaması daha sonra bilgilendirilmediği anlamını taşımaz. Eğer Trump gerçekten ve açıkça böyle bir laf etmiş olsaydı bunu Başbakan’a da söylerlerdi. O da her yerde tekrar ederdi.

Aslında durumun, Saray’dan yansıtıldığı gibi olmadığını anlamak için Başbakan’ın açıklamalarına bakmak yeterli.

Dışişleri Bakanı’nın ve diğer Saray sözcülerinin “ABD Kürtlere silah yardımını kesiyor” açıklamalarının üzerinden daha 12 saat bile geçmeden Trump’ın söylediği iddia edilen sözlerin havada kaldığını gördük.

ABD’nin Beyaz Saray dışındaki kurumları, yetkilileri ve medyası birbiri peşi sıra yaptıkları açıklamalarla durumun öyle olmadığını, ABD’nin PYD’ye yardım ve desteğinin devam edeceğini ifade ettiler.

Washington Post gazetesi, Türkiye’den yapılan açıklamanın ABD cephesinde şaşkınlık yarattığını yazdı.

ABD öncülüğündeki DAİŞ karşıtı uluslararası koalisyon sözcüleri de bu söylentilerin üzerine, “ABD, IŞİD ile mücadelesinde, DSG güçlerine malzeme desteği, eğitim ve yardım sağlamaya, Kürt güçleri de dahil olmak üzere devam edecektir” açıklaması yaptılar.

Ama yetmedi. ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) da önceki gün, Suriye’de YPG’nin de dahil olduğu Demokratik Suriye Güçleri (DSG) ile işbirliğine devam edeceklerini duyurdu.

Pentagon’dan yapılan açıklama şöyle:

“YPG’nin de yer aldığı DSG ile işbirliğini sürdüreceğiz. Daha önce Türkiye’ye söylediğimiz gibi Suriyeli güçlere verdiğimiz silahlar, sınırlı görev özelinde, askeri hedef başarıya ulaşmak için. Kürt ortaklarımıza sağlanan kararlar bağlanmış askeri destek gözden geçiriliyor.”

TRUMP’I BİR KERE DAHA ARAYACAK

Bunun üzerine dün Erdoğan, bu hafta Trump’la bir kere daha görüşeceğini, hatta o aramazsa kendisinin onu arayacağını açıkladı.

Kendisini boşa çıkaran son gelişmelere bayağı içerlediği anlaşılıyor.

Aslında Erdoğan ve çevresindeki danışmanları ile bürokratların anlamadığı şey, galiba Washington’da Beyaz Saray’da oturan Başkan’ın pek de yetkili bir başkan olmadığı gerçeği.

Trump, işbaşına geldiğinden beri üzerinde dengesini bile sağlayamadığı sandalyesinin sallantısını bile kesememiş bir başkan konumunda. Ve bu sallantıdan neredeyse hiçbir soruna doğru dürüst odaklanamıyor. Odaklansa her şeyin daha kötüye gideceği kesin de kuşkusuz her dediği kanun, her sözü emir olan, devleti en küçük bir aygıtına ve görevlisine kadar kendisine bağlamış, kulu, kölesi haline getirmiş bir Cumhurbaşkanı’nın bunu anlaması zor.

Koskoca ABD Başkanı’nın bu kadar iktidar malûlü biri olabileceğine aklı bir türlü kesmiyor.

Ama gerçek böyle. ABD devlet yapısı Trump’ı bir türlü başkan olarak benimsemedi. Çıkardığı kararnameler, emirnameler yargıdan dönüyor. Kararlarını bürokrasi uygulamıyor, tayin ettiği bakanlar bile kendi başlarına buyruk hareket ediyor.

Trump’ın daha önce Kürtlere silah yardımını onayladığı kesin. Çünkü bu emrin altında kendi imzası bunuyor.

Ancak bu silah yardımının artık durdurulacağını söylemiş olsa bile -böyle bir şey demediği de kesin artık- sahada bizzat bu operasyonları yürüten ABD görevlileri böyle bir emri uygular mıydı orası kuşkulu.

Sahada işlerin nasıl yürüdüğü ortada. Kürtlere DAİŞ’le mücadele sürdükçe yardım ve her türlü desteğin devam edeceği anlaşılıyor.

Ayrıca Suriye’de çatışmaların gelişimine ve savaşan tarafların hedeflerine baktığımız zaman hemen her tarafın farklı bir amaca odaklandığını görebiliriz.

Suriye’de siyasi bir çözümün konuşulmaya başlandığı günlerden geçiyoruz. ABD, her ne kadar Soçi süreciyle birlikte Suriye’de etkinliğini yitirmiş gibi görünse de Suriye’nin doğu ve güneydoğu bölgelerinde Kürtlerle birlikte var olmanın yollarını arıyor.

Suriye’nin batısındaki bölgelere İran’ın sarkmasını engellemek için ABD’nin tedbirler almaya çalıştığı biliniyor. İran’ın önünü kesebilmek için de Kürtlere ihtiyacının olacağı anlaşılıyor. Dolayısıyla ABD’nin DAİŞ’in tamamen bitirilmesinden sonra da Kürtlerle olan ilişkisinin sona ereceğini söylemek neredeyse imkansız gibi duruyor.

Dolayısıyla Trump bu lafları etti mi, etmedi mi tartışmasının pratikte pek de bir anlamı yok.

Varsayalım ki Trump o lafı etti. Türkiye niçin bu kadar seviniyor?

Erdoğan daha önce Obama yönetimi sırasında yine Kürtlere yardımla ilgili çok laf etti. Hatta, “Ya biz ya Kürtler?” diyerek “Hodri meydan” diye rest de çekti. Peki ne oldu?

İlan edilen kırmızı çizgiler, efelenmeler ne işe yaradı?

Hem kendisinin hem de temsil ettiği ülkesinin düştüğü durum ortada.

Türkiye başından beri yanlış olan Suriye politikalarına devam etti. O nedenle sağa sola toslamaya ve Suriye sürecinde devre dışı kalmaya başladı. Devre dışı kalmaya da mahkumdu. Çünkü Sünni cihatçılarla işbirliği yaparak Esad rejimini devirebileceğini zannediyordu.

Kürtleri ise hiç hesaba katmamıştı.

Sonuçta Suriye’yi büyük ölçüde cihatçılardan kurtaran Kürtler oldu. Bunun için ABD ile, gerektiğinde Rusya ile işbirliği yaptılar. Kuşkusuz kendi gündemleri de var ama işbirliğine de devam ediyorlar.

Çünkü ABD ve Rusya, Kürtlerin Suriye’de ne kadar önemli bir unsur olduklarını gördüler. Kürtler olmadan Suriye’yi yeniden yapılandırmanın mümkün olamayacağını anladılar. Ayrıca, orada yaşayan Kürt nüfusu görmek, onların haklarını savunmak için Rus ya da Amerikan gözlüğüne kimsenin ihtiyacı da olmamalıydı.

Türkiye Kürtlerle yan yana duracağına, destekleyeceğine onların bu mücadelesine engel olmaya çalıştı, hala da var gücüyle çalışıyor.

Hatta onları, bekası için bir tehdit olarak görüyor.

PUTİN VE TRUMP’TAN MEDET UMMAK

AKP iktidarı her açıklaması ve her eylemi ile Kürt karşıtlığını, Kürt düşmanlığını ortaya koyuyor. Sınırlarının ötesinde Kürtlerin varlığına bile tahammül edemiyor. Ama elinden de bir şey gelmiyor. Suriye’ye girip Kürtlere doğrudan saldıramıyor. Bu amaçla ABD ve Rusya’dan destek bekliyor.

Erdoğan yönetiminin ABD ve Rusya’dan Kürtlere ilişkin her talebi, aslında Türkiye’nin güçsüzlüğünün ve çaresizliğinin göstergesi.

O nedenle ABD ya da Rus liderlerin ağzından Kürtlerin aleyhinde bir laf duyabilir miyiz diye aranıyorlar. Ancak kimse bu lafları etmiyor. Kürtler konusunda kimseyi ikna edemiyorlar.

Buna rağmen yine Soçi’de Putin’in ağzına bakıyorlar. Kürtleri masaya çağırmasın diye uğraşıyorlar. Hatta, “Acaba bize Kürtleri ezmek üzere Efrin’e saldırma izni verir mi, bu konuda bir işaret alabilir miyiz?” diyorlar.

Bir yandan da ABD’den medet umuyorlar. “Acaba Kürtlere yardımdan vazgeçerler mi? diye Trump’ın telefonda söylediklerini eğip bükmeye çalışıyorlar. 

Yok işte olmuyor. Ne ABD ne de Rusya Kürtlere sizin istediğiniz gibi bakmıyorlar. Öyle görünüyor ki bu kafayla giderseniz daha da bakmayacaklar.

İyisi mi, siz yine santraldaki görevliye söyleyin bir de Moskova’yı, Putin’i bağlasın. Gerçi toplantı ertelendi ama “Trump’a söyledim olmadı, Putin hiç olmazsa sen Kürtleri masaya alma” deyin.

O telefonu kapatıp bir de Trump’ı bu kez ödemeli arayın. “Şu Kürtlere silah yardımını artık kesin” diye rica edin. Hatta, “Ya Kürtler ya biz” deyin  

Evet, biliyoruz. Kırk defa söylediniz, ama bir kere daha söylemenin ne zararı var!

Ayrıca şu sıralarda fena da olmuyor. Zarrab tartışmaları arasında iyi gidiyor….

 

NOT: İnsan hakları savunucusu, değerli insan, sevgili dostum Tahir Elçi’nin planlı bir cinayet sonucu katledilmesinin üzerinden iki yıl geçti. Göstermelik soruşturmada bir arpa boyu yol bile alınmadı. Bu da gösteriyor ki Hrant Dink cinayetinde olduğu gibi bu cinayetin sorumluları da devletin koruması altında.

Devlet ve tabii iktidarlar, isteselerdi Dink cinayetini de Tahir Elçi cinayetini de çözerlerdi. Çözülmediğine, çözülmesine ilişkin girişimler de engellendiğine göre, bunlara devlet cinayeti dememizin hiçbir sakıncası bulunmuyor.

Daha önceki devlet cinayetlerini nasıl unutmuyorsak Tahir Elçi cinayetini de asla unutmayacağız.