Yürüyelim, ama Kürtlerle birlikte...

 

 

 

Gazeteci arkadaşımız CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nun en üst düzeyde   müdahale edilen bir dava vesilesiyle tutuklanması, CHP açısından bardağı taşıran son damla oldu.

Ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması oylamasında Devlet’in de telkiniyle AKP’yi desteklemesinin ülke açısından sebep olduğu tahribatı nihayet farketti. (Farketti mi acaba?)

Göz göre göre gelen faşizm tehlikesinin boyutlarını mı algıladı, yoksa HDP’yi silindir gibi ezen tutuklama furyasının sonunda kendi partisine de yönelmesi mi onu uyandırdı, bilinmez. 

Kılıçdaroğlu, sonuçta kendi sebep olduğu vahim bir sürecin ağır sorumluluğunu taşıyarak susmakla, tepkisiz kalmakla bir yere varılmayacağını nihayet anlamış olmalı. (Anladı mı acaba?)

“Geç kaldı, nihayet aklı başına geldi, iş işten geçtikten sonra uyandı”  gibisinden yakıştırmaları bir tarafa bırakıyorum.

-Bu bir tarafa bıraktığımız yakıştırmalar ve süreçte neler olduğunu saymaya kalksam bu köşenin hacmi yetmez. Ama yine de şimdilik konumuz bu değil.-

Kılıçdaroğlu, Ana Muhalefet Partisi’nin Genel Başkanı; daha düne kadar ülkede olup biten adaletsizliklere, zulüme, baskılara ve haksızlıklara karşı sokağa çıkıp en demokratik hakkını kullanmak isteyenlere hep engel olan, karşı çıkan politikacı...

En son hileli ve kanunsuz referandumun sonuçlarına karşı, gerekçesi ne olursa olsun,  gösterdiği tepkileri ya da tepkisizliği biliyoruz.

Devletine biat etmiş, şimdiye kadar attığı her politik adımı yanlış olan bir eski bürokrat.

Kendisine ve partisine teörist yakıştırması yapılmasından ödü kopan, bu nedenle Kürtlerle asla ve kesinlikle birarada durmamaya, görünmemeye yeminli bir pasifist.

Bu sefer ‘adalet’ diyerek sokağa çıktı.

Çok şaştık tabii.

 

Kılıçdaroğlu nereye kadar gidebilecek?

Nereye kadar gidecek? Bu süreci nasıl yönetecek? Gerçek amacı ne?

Sadece adaletsizliğe mi, yoksa ülkede kalıcı bir şekilde yerleşmeye başlayan faşizme mi karşı çıkıyor? Çıkacak?

Bunları henüz bilmiyoruz.

Şimdilik sadece ‘adalet’ diyerek yürüyor.

Bence yürümekle iyi yapıyor. Yola çıkmak daima iyidir. Yola çıkmak  bir yola başlamaktır. Despotizme, faşizme, her türlü adaletsizliğe, hukuksuzluğa karşı en iyi ilaç sokağa çıkıp yürümektir.

İkinci gün oldu, Kılıçdaroğlu hala yürüyor.

O ve onu takip eden binler onbinler oluşmaya başlayınca iktidar kanadından  korku ile karışık panik çıkışları, tehdit kokan uyarılar, gözdağı vermeler de arttı.

Korku dağları bekler.

Bu sokağa çıkmak, öyle hafife alınacak bir şey değildir.

Sokağa çıkan onbinler sonra yüzbinler olur, daha sonra da milyonlar olursa böyle bir halk gücünün önünde kimse duramaz. Nice despot, anlı şanlı diktatör ya da diktatör heveslisi bu sokaklara, meydanlara çıkan yığınlar karşısında devrilip gitmiş ya da yığınlara boyun eğmek zorunda kalmıştır.

Bütün despotların ortak korkularıdır, yığınların yığınsal yürüyüşleri, barışçıl gösterileri.

Deneyimle sabittir. Bizimkiler de şimdiye kadar en fazla Gezi olaylarından korktular.

Yüzbinlerin, milyonların, değişik kesimlerden birçok insanın ortaklaşan değişik tepkileri sel gibi meydanlara akınca ve 81 vilayete yayılınca bizimkiler buna darbe girişimi bile dediler.

Korkudan ödleri patladı.

Her türlü polis şiddetini ve vandalizmini uyguladılar.

Genç, çocuk demeden öldürdüler. Birçoğunu sakat bıraktılar.

O tarihten bu yana da en barışcısı dahil her türlü sokak gösterisine şiddetle saldırdılar, toplantı ve gösteri özgürlükleri hakkını fiilen ortadan kaldırdılar.

Korkudan gerçekten de ödleri patladı.

Çünkü sadece ortaklaşan değişik tepkilerin biraraya gelmesinden değil, değişik kesimlerin, değişik siyasetlerin, değişik dünya görüşlerinin, yaşam tarzlarının da biraraya gelmesi yani muhalefetin ortaklaşması onları büyük paniğe sevketti.

Bu birliktelik ve birarada duruş kararlılığı, onların sonu olabilirdi.

O nedenle Gezi’den hala korkuyorlar, hala bir öcü gibi sözediyorlar ve bir daha böyle bir bileşimin, birarada oluşun ortaya çıkmaması için ellerinden gelen her karanlık, insanlık dışı tedbiri alıyorlar.

 

Demirtaş’ın yattığı zindana kadar yürümek

Şimdi ‘adalet’ için yürünüyor. Adalet herşeyin temelidir. Bir ülkede adalet sağlanamıyorsa, hukukun üstünlüğü ve kanunların herkes için eşit uygulanması kuralı geçerli değilse hiç bir şey olmaz.

Türkiye’de şimdi adalet, tek bir adamın iki dudağı arasından çıkan laftır, emirdir.

Buna diktatörlük denir.

Adalet talebi ise diktatörlüğe, faşizme karşı çıkıştır. Demokrasi ve hukukun üstünlüğünün talep edilmesidir.

Herkesin adalete ihtiyacı vardır. Adaletin ortadan kaldırılmasına sebep olanların da bir gün adalete ihtiyaçları olacaktır.

Faşizm, yığınların biraraya gelmesinden çok korkar.

Şimdi bu yürüyüşe katılım çağrıları yapılıyor.

Baskıya, despotizme ve adaletsizliğe karşı her kesimden binlerin, onbinlerin birlikte yürümesi talep ediliyor.

Bu yürüyüşün sadece Enis Berberoğlu’nun kapatıldığı İstanbul Maltepe’deki zindana kadar yapılması yetmez, “Yürüyüş, HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Edirne’de yattığı zindana kadar devam etmelidir” deniliyor.

Bu büyük yürüyüşün adalet ve demokrasi hedefine ulaşabilmesi, yürüyüşün ‘Demokrasi Yürüyüşü’ne dönüşmesi ile mümkün olabilir.

İktidar daha şimdiden muhalefet güçlerini bölmenin hesaplarını yapıyor.

Enis Berberoğlu’nun serbest bırakılması sağlanmalı, ama böyle bir sonuç, bu yürüyüşü asla durdurmamalı.

Kürtler ve diğer muhalefet güçleri asla dışlanmamalı. 

İktidarın bu yürüyüşü boşa çıkartma hamleleri ancak bu sayede engellenebilir.

Yürüyelim, ama hep birlikte.