Kendisi için halk, Türkiye için bir şey (*)

M. Naci Sümeli - 25/05/2010 14:45:54 (558 okunma)



Kendisi için halk, Türkiye için bir şey (*)


Bütün yaşamım boyunca en küçük demokrasi kırıntısını bile yaşamsal önemde değerlendiren biri olarak, anayasa paketi oylamasında, BDP’liler oy vermediği için parti kapatmayı zorlaştıran maddenin paketten düşmesinden en küçük bir rahatsızlık bile duymadım. Hatta rahatladığımı, üzerimden bir yük kalktığını bile hissettiğimi söyleyebilirim. Bence bana göre “BDP kendisi gibi olmak” doğrultusunda önemli bir karar uygulamıştı. Hem de çok kritik bir dönemde… ”Türkiye’ye demokrasi lazım” diye yazan, çizen didinen pek çok kişi “gördünüz mü ne çok şey kaybettik” diyerek bir yandan dövünüyor, bir yandan da faturayı BDP’ye ve Kürtlere çıkardıklarını beyan ediyorlar. Alttan alta ve açıkça BDP’yi kınıyor, “demokrasiye en çok Kürtlerin ihtiyacı olduğuna göre, BDP bu ihtiyaca cevap vermiyor, bu ihtiyacın gereklerini yerine getirmiyor” suçlamaları ve iftiralarıyla BDP ile Kürt halkının, Kürt insanının arasına girmeye çalışıyorlar. Burada Taraf gazetesinin kendine özgü ve tüm diğer gazetelerden farklı bir rol yerine getirmeye çalıştığını da belirtmeden geçmemem gerekiyor.

Evet, herhangi bir nedenle, herhangi bir partinin yasalarca, ama devletin hangi kurumu tarafından olursa olsun kapatılması son derece geri, ilkel, anti demokratik bir uygulama. Bir ülkede bir takım partiler cezalandırılıyorsa, takiyeler yapmak zorunda bırakılıyorsa, kendi gerçek düşüncelerini doğrudan dile getiremiyorlarsa, hatta kapatılabiliyorsa o ülkenin demokrasi yolunda yürümesi gereken çoook mesafe olduğu tartışılamaz. Peki, bir takım partiler kendi kimlikleriyle davranamıyorsa, temsil ettikleri, oylarını aldıkları insanların istekleri ve özlemleri doğrultusunda görüşlerini dobra dobra savunamıyor, bulundukları meclislerde iradelerinin emrettiği doğrultuda oy kullanamıyorlarsa o ülkede demokrasinin yerleştiğinden, olgunlaştığından ne kadar söz edebiliriz? Söz edenler ne kadar haklı olabilir?

Parlamentoda bir Kürt partisi olacak. Ama Kürt gibi davranmayacak. Kürt kimliğini yerlerde süründürecek. Kendi çıkarlarının kıyısında, kenarında dolaşacak. Bir takım “demokrasi kırıntıları” için birilerinin sofrasından artan parçaları kemirecek! “Onurumuz için meclise girmeliyiz” diyerek aldıkları oyları, onurlarının ayaklar altına alınmasına dayanak yapanların karşısında kayıtsız kalacaklar… Birilerinin iktidarlarının, başka birilerinin muhalefetlerinin aleti olacaklar! Hiçbir kimlikli, kişilikli Kürt oyu bu kadar ucuz değil. “Kürtleri temsil edeceğim” vaadiyle bir yerlere seçilen hiçbir Kürt oyu bu denli sahipsiz değil. Hiçbir Kürt seçmeni de bu çerçevelerde koparılan vaveylalara kanacak değil artık.

Kürtler için her şey, her tutum, her eylem artık her geçen gün daha net ve açıktır. Artık bir yerde olacaksak kendimiz olarak, ve kendi kimliğimizle, kendi duruşumuzla olacağız. Bizi biz olarak, bizim görüşlerimizle, bizim yaklaşımlarımızla, bizim irademizle kabul etmeyen birileriyle bir arada olmamızla olmamamız arasında fazla bir fark olduğunu kimse bize ispatlamaya çalışmasın. İkna edici hiçbir argümanları yoktur. Kim sünepe bir partinin bugünün Türkiye’sinde Kürt halkının çıkarlarını savunabileceğine,Türkiye’de demokrasinin yerleşmesine de katkı yapacağına bir Kürt’ü ikna edebilir?

AKP parlamentoda ve hayatın diğer alanlarında muhatap almaya bile değer görmediği bir partiye,” kuzu kuzu bizi destekleyecekler” diyecek, ve bu Kürt partisinin başına basarak devlet içi pazarlıklarını kendi istediği düzeyde geliştirecek. Bu pazarlıklarda aslan payına el koyduktan sonra Kürtlere karşı sürdürülen silahlı savaşı alevlendirecek! Kürtlerin örgütlü gücünü dağıtmak, örgütlü yapılarını dağıtmak, örgütlü yapılarda önemli yer tutan şahsiyetleri yıldırmak ve ezmek için her türlü gayri insani, gayri ahlaki ve gayri hukuki tutum ve saldırıları kendisine hak sayarak tutum ve politika sergileyecek… Bu arada BDP için “demokrasiden yana olmadıkları anlaşıldı” iftirasını utanmadan yaygınlaştırmaya çalışacaklar. Yani Kürtlerin yüzüne tükürecekler, Kürtlerden “yarabbi şükür yağmur yağıyor” demelerini bekleyecekler…

Kürtleri, Kürt örgütlerini, BDP’yi her fırsatta “Öcalan’ın sözünden çıkamıyorlar” diye eleştiren AKP destekçisi kimileri de “Niye veli nimetimiz Recep tayip Erdoğan’ın dediklerini, o sizi elinizi sıkmaya değer görmüyorsa da, harfiyen yerine getirmiyorsunuz?!” diyerek adeta azarlamaya çalışıyorlar. Kürtler kendi içlerinden çıkan, kendi örgütlerini kuran, büyüten, bir yerlere getiren birini dinledikleri için köle zihniyetli, ama Recep Tayip Erdoğan’ı dinlemedikleri için “taş kafalı” ve kendi çıkarlarının nerede olduğunu göremeyecek kadar cahil bir topluluk olarak değerlendiriliyor Türkiye’de… Hem de Türkiye’nin neredeyse en entelektüel, en birikimli, en demokrat kesimleri tarafından…

Durumun böyle olmadığını söyleyecek varsa, inandırıcı olabilmek için aklı başında, vicdanlı kanıtlar ileri sürebilirler mi? Böylesi gayretler boşuna, beyhude gayretlerdir bundan böyle…

Artık Türkiye’de ne yapmak istediğini, nereye gitmek istediğini, ne kadar iyi niyetli olduğunu göstermek ve kanıtlamak ihtiyacında olan Kürtler, Kürt örgütleri ve Kürt partileri değildir. Biz Kürtler ne istediğimizi, nelere ihtiyaç duyduğumuzu, nelerin bizim hakkımız olduğunu görüyoruz ve gördüklerimizi de açık açık, elimize geçen her olanakla, mümkün olan en yüksek sesle dile getiriyoruz. Hem mazlumuz, hem mağduruz, hem haklıyız, hem de mücadele ediyoruz. Ne kadar iyi mücadele edebilirsek, kendimizle ve haklarımızla o kadar yakın yaşayabilme haklarına kavuşabileceğimizi öğrenebildiğimiz kadar öğrendik. Birilerini, demokraside çıkarı ve geleceği olanları da yanımızda istiyoruz. Ama akılları için değil, bize akıldanelik yapsınlar diye değil, bizimle beraber, ortak çıkarlarımız için mücadele etsinler, fedakarlıklar göze alabilsinler diye istiyoruz.

Evet, Kürtler olarak yanlışlarımız ve eksiklerimiz olabilir, vardır da. Bizi eleştirenlerden daha fazla yanlış ve eksikliklerimiz olduğunu biz de sayabiliriz. Oysa sorun Türkiye’nin demokratikleşmesi, çağdaşlaşması, kalkınması sorunudur. Ve Türkiye’de bu hedeflerin önündeki engeller biz Kürtler’den kaynaklanmıyor. Hem de Kürtlerin hiçbir kesiminden kaynaklanmıyor. Bugünün en büyük sorunu rejimle, anti demokratik, insan düşmanı devletle uzlaşmayı çıkar yol gören, söyledikleriyle yaptıkları arasındaki fark her geçen gün büyüyen AKP sorunudur. Anayasayı değiştirme girişimi de AKP’nin doğrulukla bir imtihanından, belki de son imtihanından başka bir şey değil gibi görünüyor. AKP kendi kendisini imtihana sokarak sınıfta kalma tehlikesi yaşamakta, bu doğruluk imtihanından geçemeyerek okuldan atılma tehlikesiyle de yüz yüze kalmaktadır. Kendisinin bileceği iştir. AKP’ye akıldane olmaya çalışanlar bu gerçeği unutmadan davranırlarsa ülke çıkarları için iyi bir şeyler yapabilmiş olurlar.

Biz Kürtler ise, her geçen gün ” için adımlar atacak, fedakarlıklar yapacağız. Kendi çıkarlarını unutanların başka“daha çok kendimiz, ve daha çok Türkiyeları için bir değer taşımadığı da bilinen bir gerçek değil mi? Nasıl ki “işçi sınıfı kendisi için sınıf” olmadan dünyayı değiştirme yeteneğine kavuşamaz denmiş ise, Kürtler de “kendileri için Halk” olmadan Türkiye için fazla bir şey olabilme şansına sahip olamazlar. Bu basit gerçeği bile kavramayanların Kürtlerden bir şey istemeye, Kürtlere bir görev yüklemeye kalkışmalarını da ben anlamakta güçlük çekiyorum.


(*)
Ekteki yazıyı Taraf gazetsi'ne 6 Mayıs günü, Anayasa tartışmaları sırasında şu not ile beraber gönderdim. "Size ekli dosyada gönderdiğim bu yazıyı Taraf-hertaraf sayfasında yayınlamanızı rica ediyorum.Sanırım sizin önerdiğinizden daha uzun olmadı.Herhangi bir ihtiyaç olursa cep telefonumu da yazıyorum. mail adresimi zaten görüyorsunuz.
Saygılarımla" 

M.Esayan bana verdiği yanıtta yazıyı değerlendireceklerini belirten bir yanıt verdi. Ama buna karşın yazıyı Taraf gazetesinde yayınlamadılar. M.Esayan "titr olarak ne kullanalım?" diye sordu. Ben de En uygununun "BDP Aktivisti" olabileceğini de söyledim. Yazının Günlükte yayınlanması için gönderdim. Küyerel'de yayınlanırsa memnun olurum.


Orhan Miroğlu yaşadığımız toprakların ölümcül özelliklerinden arındırılarak yaşanası hale gelmesi için söz almaktan çekinmeyen kişilerden. Militarist söylemin tahkimatçısı olmaktansa ona karşı çıkarak söz söyleme çabasını çoğaltmaya, içeriklendirmeye çalışıyor. 
Son yayımladığı kitap Silahları Gömmek ( Everest Yayınları, 2012) bu doğrultuda yazılmış az sayıdaki kitaplardan biri. Kitap medyanın yansıttıklarının ötesine de uzanıp daha geniş bir perspektif edinmemizin ipuçlarını veriyor. Düşünülmeden kıyaslanan Mandela/Öcalankarşılaştırılmasının niteliksel özelliklerini tasnif ediyor. Öcalan’ın yakalanıp İmralı’ya hapsedilme sürecini militaristlerin nasıl yönlendirdiğini inceliyor. PKK-BDP ile TC militarizminin birbirini nasıl beslediğine dikkat çekiyor. Etkili bir Kürt siyasetçisi olan Sait Kırmızıtoprak’ın öldürülmesinin kaybettirdiklerini hatırlatıyor. 
Kitabı bitirirken Kürt meselesinde solun PKK şiddetini meşru görmesini eleştirirken, “Kürt sorununda siyasi çözüm KCK’nın değil, BDP’nin siyasi olarak güçlenmesi ve sivil toplumun, sivil siyasetin, aydınların savaş, ateşkes, geri çekilme dahil bütün aşamalarda söz ve karar sahibi olmasından geçiyor,” diyor. Ekliyor: “PKK’yı siyasi manada destekleyen Kürtlerin kolektifi ve kutsalı, silahlı mücadelenin bizzat kendisidir, silahlı mücadele yoluyla yaratıldığına inanılan manevi değerlerdir. s. 305”

Miroğlu Ankara’da oturuyor. Bu röportajı e-posta ile yaptık. Örgütlenmiş siyasi şiddetin kaynaklarına inme isteğime sakınmasız bir üslupla cevap verdi.


Ömer Faruk: Geçenlerde ortalığı birbirine katan, anlaşma da sağlanamayan bir tartışma yapıldı. Lakin izleyebildiğim kadarıyla epey yüzeysel bir seviyede cereyan etti tartışma. AKP Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç, “Bir medeniyet dili midir Kürtçe? Böyle anadilde eğitimi düşünmüyoruz. Anadilde eğitimin Türkçe olması hem beraberlik sağlıyor hem Türkçe bir medeniyet dilidir. Türkçeyle eğitimin her alanına hizmet verilebilir,” dedi. Dikkatinizi çekerim, “Kürt, Türk” ikilemi üzerinden giden bir akıl yürütme biçimi bu. Toplumsallıklar arasında hiyerarşi gözeten, ırkçı bir söylem…(Arınç daha sonra sözünü, “Her etnik grubun medeniyeti var,” biçiminde düzeltti. Lakin “anadilde eğitim”in meşru bir insanlık hakkı olmasından söz etmedi…) 
Açalım: Aydınlanma’nın ürünü olan 19. yüzyıl evrimci antropolojisi uygarlığı barbarlıktan sonra gelen en üst aşama olarak tanımlar. Aydınlanma aklının içinden bakan muhtelif tanımlara mesafeli baktığı için sivrilen tanım ise F. Braudel’in yaklaşımıdır, bence. Klasik ve kronolojik tarihçilik anlayışını eleştiren Braudel uygarlık olarak Batı, Rus, İslam, Çin, Hint ve Afrika’dan söz eder. Böylesi bir tasnifin ise coğrafya, dil/yazı, mimari, beslenme/müzik, din, giyim/kuşam ve ahlâk üzerinden kurulabileceği açıktır. Bu tasnifin içinde Kürt uygarlığı yok, ama Türk uygarlığı da yok. Yukarıdaki tasnifin özelliklerini her iki etnisiteye uyguladığınızda kendini diğer toplumsallıklardan farklı kılan bir toplumsallık göremiyorsunuz. 

Ayrıca, küreselleşmenin önlenemez bir vakıa olarak bütün dünyayı belirlediği göz önüne alınırsa bu tip tartışmaların son derece arkaik kaldığı ortaya çıkar. Esas belirleyen modernizm/kapitalizmdir artık. Diğer uygarlık iddiaları/tartışmaları “romantik otantiklik/Chambers” nostaljisinden öteye geçememektedir. Bülent Arınç ise zihnen aydınlanmaya/modernizme/kapitalizme teslim olmuş bir yerden konuşurken, içinden gelmediği/doğmadığı bir toplumsallığın mirasçılığını, sözcülüğünü yapmakta, siyasetteki vasıfsızlığa/seviye düşüklüğüne katkı yapmaktadır. Üstelik Claude Levi-Strauss, Marshall Sahlins, Pierre Clastres ve John Zerzan gibi yazarlar uygarlığı yıllardır kapsamlı bir eleştiriye tabi tutarken…

Ne dersiniz?


Orhan Miroğlu: Türk-Kürt siyasal ve toplumsal ilişkilerinin merkezinde kendisini gizlemiş, bunu başarmış bir çeşit Türk oryantalizmi olmuştur. Batı oryantalizminin zihniyeti Mısır’ı yeniden üretti, ama kabul edelim ki, Kemalizm de aynı şeyi Kürt ve Kürdistan için yaptı. Kürtler Kemalist zihniyet kalıplarına göre yeniden üretildiler, Türklük onlara bağışlanan tarihsel bir lütuf olarak görüldü. Yaşanan bunca şeye rağmen, hâlâ da böyle görülüyor. Türk oryantalizmi böylece inkârı mümkün kılan bir siyasi ortamın meydana gelmesini sağladı. Kürt dili ve Kürt edebiyatı yoktu. Kürtler dağda yaşayan ilkel bir kavim olarak görüldüler. Dağdan indirilmeleri ve modernleştirilmeleri, Kemalist paradigmanın temel amacı oldu. Dersim ve öncesinde girişilen katliamlar bu amaca hizmet etti. Kemalizm Türk kimliğini, Kürt kimliğinin inkârı üzerinden kurdu ve tasarladı. Buna göre Türk kimliği etnik bir kimlik değil, Anadolu toprakları üstünde yaşayan herkesi kapsayan, tarih üstü, gerçek üstü mucizevi bir kimlik olarak görüldü. Metin Heper’in Devlet ve Kürtler adını taşıyan kitabı bu düşüncenin en önemli ve belki de son kaynaklarından biridir. Kimliklerin ve vatandaşlığın yeniden tanımlanması, bu tanımlanma bağlamında Kürtlerin bugün talep ettikleri hakların anayasada nasıl kullanılacağı veya formüle edileceği konusunda yürütülen tartışmalar, bu yüzden üretilen bir kimlik olarak Türk kimliği ile, bu üretim sürecinde yaşanan inkârın çeşitli biçimlerine gelip dayanıyor.

İnkâr bitiyor az çok ama, bu sefer de hak talep eden kimliklerin hayatı karşılamaktan yoksun olduğu, yani medeni olmadığı yolunda görüşler ifade ediliyor. Lakin bu görüşlerin, hangi amaçla ortaya konulursa konulsun, bizim bugün yaşadığımız siyasi gerçekler bakımından toplum içinde fazla bir karşılığı kalmadı. Miadı dolmuş ve savunulması gittikçe zorlaşan görüşlerin ise demokratikleşmeye bir katkısı yok ve olmayacak. Bülent Bey’in bu açıklamasından sonra gelen tepkiler, aslında bu görüşlere sahip olmanın ve onları savunmanın da ne kadar güç olduğunu ve sahibini de epey zorda bıraktığını gösteriyor.
Kral artık çıplak diyen çocukların sayısı çok fazla ve onları yakalayıp bir yerler tıkmanın imkânı da kalmadı.


Ömer Faruk: Medeniyet tartışmasına devam edelim… İbn Haldun’un Mukaddime’sinden atfen, “…yenik olanı, her zaman yenene benzeme çabasında görürsün: Giyiminde, kuşamında, binişinde, silahında, bunları yapış/kullanış yönteminde ve bunlara verilen biçimlerde, bunlardan başka konularda, başka durumlarda benzeme çabasında bulursun. (…) Giyim kuşamlarında, gelenek ve göreneklerinde, başka durumlarında, duvarlara, yapıtlara, evlere çizip işledikleri biçimlere, resimlere, heykellere varana dek her konuda benzemeye çalışırlar. O denli ki bilinçli bir gözle bakıp değerlendiren bir kimse bunların birer ‘istila belirtisi’ olduğunu düşünür. s. 115” alıntısını yapıyorsunuz. Bu yorum salt İbn Haldun’un değil L. H. Morgan’ın da kullandığı, bildiğim kadarıyla Hikmet Kıvılcımlı’nın da başvurduğu, itibar edilen bir yorum… 

Bu yorumu veri alarak açıkça belirtmekten yanayım: Bülent Arınç’ın “Barbar/Uygar” ikilemi üzerinden yapılmış olan “Kürt/Türk” ayrımı, yenilmiş, ‘istilaya maruz kalmış,’ insanlık tarihinde medeniyet olarak bile yer al(a)mamış bir zihniyetin boş böbürlenmesinden ibarettir. Üstelik, İbn Haldun’un Mukaddime’yi kaleme aldığı 1378 yılından bu yana adlandırdığı “istilacı zihniyet”e ortak olan, onun içinden konuşan, “istila kibri/hazzı” taşıyan bir zihniyet dünyasının ürünüdür. 
Ve siyasetin giderek vasıfsız/seviyesiz bir hale dönüşmesinin, sosyal patlamalar biriktirmesinin en veciz örneklerinden biridir.
Ne dersiniz?


Orhan Miroğlu: Benim gençlik yıllarım bir Türk gibi Türkçeyi güzel konuşmak ve yazmak çabası içinde geçti. Kürtlüğümüzden utandığımız yıllardı bu yıllar. Çok eskilerden bahsetmiyorum, 60’lı, 70’li yıllar. 1980 yılında, Diyarbakır Cezaevi’nde görüş kabininin üstünde ‘Türkçe konuş çok konuş’ yazıyordu. Türkleştirme ve askeri doktrinizasyon bu cezaevinde temel politika haline gelmişti. Kürtlerde Orhan adına pek rastlanmaz. Babamın, adı Orhan olan bir Türk askerine duyduğu hayranlık ve yine babamın benim bir gün bu Türk askerine benzemem isteği ve merakı sonucu adım Orhan oldu. Türk oryantalizminin doğal bir sonucuydu bütün bu yaşananlar. Türk oryantalizmi, Kürdü ve Kürtçeyi bir takıntı, bir paranoya halinde sorun etti. Batılı oryantalistler Doğu’yu nasıl ki, yeniden icat ettilerse, Türk oryantalistler de Kürtlüğü bir çeşit yeniden icat etmenin peşine düştüler, Kürt kimliğiyle ve Kürt insanıyla o derecede oynadılar. Amaçları Kürtlerin Türk olduğunu ispat etmekti. Geçenlerde şöyle yazdım: Muhafazakâr-demokratlarla, ulusalcılar olarak adlandırılan kesim arasında, Kürtçeye gösterilen tutum açısından fazla fark yok diye.
Bu yüzden ulusalcı-Kemalist bir çizgide olan Sayın Mümtaz Soysal, “Kürtçe anadille eğitim talebinde bulunanları getirin böyle bir şeyin, bizzat bu talebi olanlara ne kadar zarar vereceğini ispat edeyim” diyor, diyebiliyor. Bu müthiş bir oryantalizm örneği ve paranoya aynı zamanda. Bir başkası, Sayın Metin Heper, devletin geliştirdiği Türkleşme projelerinin aslında Kürtlere sunulan bir lütuf olduğunu düşünüyor, düşünebiliyor. Bu anlayışlar, Kürtleri ve Kürtçeyi, uygarlık tarihinin bir parçası olarak görmüyor, o halde yapılacak iş, uygarlaştırıcı projelerdir. Cumhuriyet tarihi bu projelerin -çoğu başarısız kalmış- kanlı- kansız biçimleriyle doludur. Kürtçe’nin medeni bir dil olmadığına ilişkin söylem de Sayın Bülent Arınç tarafından ifade edildi. Bülent Bey bu ifadenin yanlış yorumlandığını ifade ederek, hem beni, hem başka yazar arkadaşları arayarak, eleştirilerimize teşekkür etti. Bu da devlet adamlarımız arasında çokça rastlanan bir davranış değildir doğrusu. 


Ömer Faruk: 12 Mart döneminde Kürtlerin örgütlülükleri de yoktu, isyan da yoktu. Mücadeleleri tümüyle legal sınırlar içerisindeydi. Yine de Musa Anter, Tarık Ziya Ekinci, Mehmet Uzun, Mehdi Zana gibi aydınlar tutuklandı. Kürtlerin örgütlenme isteğine cevap veren bir Kürt yapılanma yoktu. Hatta kimsenin fikri de yoktu. Beni ve bir başka arkadaşımızı aralarında para toplayıp kendimize bir örgüt bulmak için İstanbul’a yolladılar, diyorsunuz. Örgütlenme ihtiyacınızı Türk solu üzerinden gidermek istediğinizi belirtiyorsunuz… Bu ruh halini, sosyolojik verileri de gözeterek biraz açar mısınız?

Orhan Miroğlu: 12 Mart döneminde, DDKO (Devrimci Doğu Kültür Ocakları) faaliyet gösteriyordu. Programlarında, Kürtler’in varlığına işaret ediliyor ve Kürt halkının da bazı temel haklarının olduğu vurgulanıyordu. Sözünü ettiğiniz Kürt aydınlarının çoğu DDKO Davası’ndan yargılandılar. Sayıları da çok fazla değildi.

DDKO’dan yargılananlar, 1974 affıyla tahliye oldular ve bağımsız siyasi örgütlenme, Kürt aydınlarının gündemine o tarihte girmeye başladı. Ecevit’in getirdiği af, aslında toplumsal bir hareketliliğin de önünü açmış oldu. Bizler daha genç kuşaklar ise ağabeylerimizi -12 Mart’ta tutuklananları- dikkatle izliyorduk. Şu konuda hemen bütün Kürt aydınları hemfikirdi: Kürtlerin kurtuluşu sosyalizmdedir, ama Türkiye işçi sınıfı henüz Leninist ulusların kendi kaderini tanıma fikrinden çok uzaktır. O halde Kürtlerin ayrı örgütlenmesi temel bir hak diye düşünülüyordu ve pratikte de hayata geçen bu anlayış oldu. Sosyal ve toplumsal koşullar, devletin uyguladığı baskılar, inkâr politikaları, Kürt toplumunda yeniden hatırlanıyor ve deyiş yerindeyse, bir ulusal uyanış yaşanıyordu. Oysa Türk aydınlarının genel olarak, Kürt meselesindeki algıları resmi ideolojinin ötesine varamıyordu. TİP deneyi yaşanmış ama 12 Mart’tan sonra bu deneyimin sürekliliğini sağlayacak, yani Kürt ve Türk sosyalistlerini aynı partide buluşturacak ortak bir siyasi proje üstünde kimse, yeni bir tartışma başlatmak niyetinde değildi. 12 Mart’tan sonra kurulan TKSP (Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi ) kısa bir dönem yeni kurulan TİP’le temas içinde oldu. Ama bu birliktelik de çok fazla sürmedi.


Ömer Faruk: 12 Mart döneminde Türk solu ideolojik/politik performansı ile Kürt solunu da etkiledi. Onların kendi etki alanı içerisinde kalmasına neden oldu. Başlangıçta TİP etkili oldu. Sonrasında ayrışma başladı. THKO, THKP-C, TİKKO gibi örgütlenmeler silahlı mücadeleyi bir “siyasi bir yöntem” olarak seçtiler. “Silahlı mücadeleyi bir siyasi yöntem” olarak seçenlerin Kürtler nezdindeki karşılıklarından söz eder misiniz? Programları nasıldı? Aynı teorik/politik varsayımlar üzerinden mi hareket ediyorlardı?

Orhan Miroğlu: Türkiye sol hareketi içindeki silahlı mücadele çizgisi, Öcalan’ın etrafında toplanan ve o tarihlerde Ankara’da okuyan Kürt gençleri üstünde etkili oldu. Bunlar daha sonra PKK’yi kurdular.
Sosyalist ideolojiyi benimseyenler için, Vietnam ve Küba gibi ülkeler ilham kaynağıydı. Vietnam deneyi özellikle öne çıkan bir deneyim oldu. ‘Bağımsız Birleşik ve Sosyalist bir Kürdistan’ fikrini benimseyen ve kendilerine APO’cular denen grup, sömürgecilik tezinden hareket ediyorlardı. Kürtlerin yaşadığı ülke mademki sömürgeydi, o halde silahlı mücadele verip, sömürgecileri ülke topraklarından kovmanın dışında bir çare yoktu. Kürt sosyalistlerinin tümü kuşkusuz böyle düşünmüyorlardı. Silahlı mücadeleye karşı olan sosyalistler, federasyonu ve dolayısıyla bir arada yaşamayı savunuyorlardı. Bugün bu çizgi çok zayıf kalmış görünüyor. Buna karşılık, silahlı mücadele geleneğinden gelen PKK’nin etkilediği ve belirlediği bir Kürt hareketi söz konusudur. Dolayısıyla dışarıdan bakıldığında, bağımsız Kürt örgütlenmesi, sosyalist ideolojiyi benimsemiş birtakım ulusal kurtuluş savaşlarını örnek alanlarla, ulusal sorunların çözümünde, SSCB’nin ve sosyalist Yugoslavya’nın uyguladığı yöntemi, yani federasyonu benimsemiş olanlar arasında paylaşılmış bir hareket görünümü arz ediyordu.


Ömer Faruk: Türk solunda Kemalist çizginin çok belirgin olduğunu, bu özelliğini Kürt soluna da aktardığını söylüyorsunuz. Kürt siyasetinin Kemalizm ve İttihatçılığı aşamadığı için irtifa kaybettiğini, uluslararası gelişmeleri okuyamadığı belirtiyorsunuz. Türk ve Kürt solundaki çakışan Kemalist özellikler nelerdir? Daha özgürlükçü bir toplumsallık tahayyülünde sizce Kemalizm nasıl bir rol üstlenir? 

Orhan Miroğlu: Kürt solunda bugün PKK'yle temsil edilen 'sosyalist' çizgi yöntemleri, öngördüğü anlayışlar, iç muhalefeti tıpkı Kemalistler gibi kanla ve iç infazlarla yok etmesi, halkı yönetilmesi gereken kitlelerden ibaret görmesi, lider kültüne tapınma, kutsallaştırma ve daha birçok ortak özellikler itibarıyla Kemalizme ve İttihatçılığa benziyor. Bu yüzden zaman zaman Kürt Kemalizm’i veya Kürt İttihatçılar deyimini kullanıyorum. PKK'nin bu ideolojiyi benimsemesi ve içselleştirmesi kendiliğinden olmadı. Burada ben şahsen bir devlet taamüdü görmekteyim. Bugün Ergenekon'dan yargılanan Yalçın Küçük ve Doğu Perinçek gibi Kemalist-İttihatçılar yıllarca Bekaa'da 'öğretmenlik' yaptılar. Med TV Yalçın Küçük'ün verdiği derslerle açılır, öyle de kapanırdı. Küçük zaten bu 'görevi' devlet adına ifa ettiğini açıkça söylüyor. Bu görevi başarıyla tamamladığına kuşku yok. Ortada Kemalist bir Kürt hareketi var çünkü. PKK' nin Kürt toplumuyla kurduğu siyasi ilişkiler, Kemalizmin 20'li, 30'lu yıllarda Türk toplumuyla kurduğu ilişkilere ve öngörülere tıpa tıp benziyor, örtüşüyor. CHP tek partiydi, Mustafa Kemal tek lider. Kürtler'de de Öcalan ve PKK 'tektir'. Çoğulculuğa geçit yoktur. Deneyenler olmadı değil, ama hayatlarıyla ödediler. Bugün PKK'nin iç infazları konuşuluyor. Ben bu iç infazların, Öcalan’ın kendi muhaliflerini ajanlıkla suçlayıp yok etmesini, PKK'ye birileri tarafından zerk edilen İttihatçı-Kemalist gelenekte aramamız gerektiğini düşünüyorum. İttihatçılar Almanlardan öğrendiklerini seksen küsur yıl sonra Kürtlere öğrettiler. Ben ne Öcalan'ın ne de PKK'yi yönetenlerin, akıl hocaları olmadan, 15 bin civarında iç infaz yapabilecekleri kanısında değilim. Onlara böyle bir örgütü ayakta tutmanın başka yolu olmadığı öğretilmiş olmalı. Bu insanların bir kısmı sonuç olarak üniversite öğrencisi gençler ve bir kısmı da saf köylülerdi, ve dağa Kürdistan’ı özgürleştirmek için çıkmışlardı, ya da buna inanıyorlardı. Kendi yoldaşlarını yok etmenin zehirli mikrobunu içlerinde taşıyan insanlar değildi. Ama devletin taamüdü onları hedef aldı ve PKK insanların hainlikle, ajanlıkla suçlanarak adeta imha edildiği bir örgüt haline geldi; PKK çok kısa bir süre içinde hem yurt içinde hem yurt dışında kriminal bir örgüt olarak algılandı. Sivillere karşı giriştiği acımasız eylemler ve iç infazlar nedeniyle. Bugün Kürtlere vaat edilen Öcalan'ın tartışmasız liderliğinde bir özerk bölgedir, ki bu fikrin gerçekleşme ihtimali bile, Kürt toplumunu korkutuyor. Çünkü PKK'nin yöneteceği teritoryal bir bölgede geçerli olacak olan hukuk KCK hukukudur. KCK tüzüğünde açıkça, tümü KCK Yurttaşları olarak görülen Kürt nüfusun ihtilaf yaşaması halinde son sözü Öcalan'ın söyleyeceği yazılıdır. Bugün Kemalizm ve Mustafa Kemal her bakımdan eleştirilebilmektedir, ama Kürt Kemalizmi ve Kürt Mustafa Kemali’ne bir eleştiri yöneltmek imkânsızdır. Bu bakımdan her iki Kemalizmin daha özgürlükçü bir toplumsallık tahayyülünde herhangi bir rol oynayabileceği kanısında değilim. Her iki Kemalizm her iki toplumun içinde aşılmadıkça, her iki Kemalizm’in yarattığı siyasi tecrübelerle yüzleşilmedikçe gerçek bir demokrasinin önü zor açılır. Türk toplumu bu bakımdan daha iyi bir yerde duruyor. Sorgulamayı ve eleştirmeyi öğrendi. Ama Kürt toplumunda durum böyle parlak değil. Bunun da sebebi, Kürt gençlerinin Kuvayı Milliye seyyar birlikleri gibi dağlarda dolaşıyor olmaları. Hikâye burada devam ediyor yani. Oysa Türkiye’nin dağlarında bugün Kuvayı Milliye birlikleri filan yok. PKK gücünü, dağlarda dolaşan bu 'Kürt Kuvayı Milliyecilerden alıyor. Kürt Kemalizm’i onlar sayesinde mümkün olabiliyor. Ve Kürt sivil siyasetçileri, kayda değer bir siyaset üretmeden, dağlardaki gençlerin cesaretine sığınmış bir halde, Kürt toplumunun önünü kesiyor, Kürt toplumunun demokratikleşmesini engelliyor. Kürt ve Türk Kemalizmi… Her şey birbirine o kadar çok benziyor ki..


Ömer Faruk: PKK-BDP’nın Suriye’deki Baas Partisi’ni desteklediğini, oysa, Suriye’deki Kürtlerin 400 bin kadarının yurttaşlık hakkına bile sahip olmadığını, evlerinin kapılarına “devlet malıdır, satılamaz” yazıldığını aktarıyorsunuz. Bazı günler muhalif kanattan 100 (yüz) kişinin öldürüldüğü Suriye ile ilgili geçenlerde bir haber yayımlandı: “Antakya’da, Suriye Devlet Başkanı, diktatör Beşşar Esad’a destek vermek için İnsan Hakları Derneği (İHD) Antakya Şubesi, Eğitim-Sen, DİSK, Halkevi, AKADER, Halk Cephesi, BDP, EMEP, ESP, ÖDP, TÖP-G, SDP, Sosyalist Parti ve Partizan’ın katıldığı mitinge en sert tepki İHD Genel Merkezi’nden geldi.(…) Antakya’da önceki gün düzenlenen mitinge yaklaşık iki bin kişi katıldı. Suriye bayrakları ve Beşşar Esad posterleri taşıyan göstericiler, ‘Suriye, Irak ve Libya gibi olmasın’ yazılı pankart açıp, ABD ve AKP aleyhinde sloganlar attı. Grup adına yapılan basın açıklamasında ‘Emperyalizme karşı olmak, halkların kardeşliğini savunmak için buradayız’ dendi. Zaman zaman Arapça sloganlar da atan grup, olaysız dağıldı. 21.02.2012 Taraf”
PKK-BDP, CHP ve (bazı) Türk solunun/sosyalistlerinin “Baas rejimi” üzerinden işbirliğine gitmesini nasıl yorumluyorsunuz?


Orhan Miroğlu: PKK'nin, Kemalizm söz konusu olduğunda, Türkiye'de izlediği politikalarla, Ortadoğu'da bir çeşit Arap Kemalizmi olan Baasçılık söz konusu olduğunda izlediği politikalar arasında bir fark yok. Bu bakımdan tam bir tutarlılık söz konusu. Bir sol hareketin, muhafazakâr-demokrat ve İslami çizgide bir hükümete karşı politikalarının olması, neo-liberal dünyaya karşı bir tutumunun olması çok doğaldır. Ama sol adına babadan devredilen totaliter ve eli kanlı bir rejimin yıkılmaması için cansiperane bir çaba gösterilmesini, mücadele verilmesini anlamak mümkün değildir.

Türk solu ve Türk Kemalizmi arasında aşılmaz duvarların olmadığına bir kez daha tanık oluyoruz. Suriye'de şimdiye kadar binlerce insan öldü, ama CHP'li kadınlar yanlarına EMEP'lileri de alarak Şam'a destek ziyaretinde bulundular. Türk ve Arap Kemalizmi dayanışma içinde. Acaba bütün dünyayı dehşete düşüren, öldürülmüş, kan revan içinde kalmış Suriyeli çocukların fotoğraflarına bakıp biraz utanç duyacaklar mı bilmiyorum. Ama tarih yoluna devam ediyor. Arap halkları, yerine ne koyacaklar çok bilmiyoruz, ama en azından eskimiş, miadı dolmuş diktatörlük rejimlerine karşı bugün ayaklanma halindeler. Gerçek sol bu mücadeleyi desteklemektir. Oysa bizim solcularımız, Türküyle Kürdüyle Esad'ın arkasında duruyor. Esad yönetiminin ve Baas'ın Suriye'de iktidarda kalması artık imkânsız. Bu rejim İran, Rusya gibi ülkelerin desteğiyle ayakta kalsa bile, Esad ve partisi bu denklemin içinde olmayacak artık. PKK'nin ise bu yönetimle ilişkileri çok gerilere dayanıyor. Baba Esad Kürt hareketini gerçekte yöneten adamdı. Nasıl yönettiği ve bu yönetimin maliyeti ortada. PKK bu netameli geçmişten ders almamış görünüyor. Esad’la işbirliği yapıyor, Kürtlere baskı uyguluyor ve muhalefetle hareket eden Kürt partileriyle kavgalı. Kürt siyasilerin rejimin ajanları tarafından yok edilmesinde PKK'nin de katkıları söz konusu. Dolayısıyla bugün PKK'nin izlediği politikalar sadece burada değil, Ortadoğu'da da Kürt halkının çıkarlarına ters politikalardır. 


Ömer Faruk: Türk solu yenildi: Yenilgi nedenleri arasında, “silahlı mücadeleyi bir siyasi yöntem” olarak benimsemesi de var. Aradan 32 yıl geçmiş olmasına rağmen bu tercihin özeleştirisini yapmadı. Bu tercihin siyasi/toplumsal sorumluluğunu üstlenmedi. PKK’nın “silahlı mücadeleyi bir siyasi yöntem” tercihine de sessiz kalarak onay verdi. Belki de kendi intikamını almasını istedi. Bu durumu yorumlar mısınız?

Orhan Miroğlu: PKK’yle kıyaslandığında Türk solunun silahlı mücadele söz konusu olduğunda ciddi bir deneyimi olmadı aslında. Böyle bir şeye zaman da kalmadan 12 Mart geldi zaten ve her şey saman alevi gibi parlayıp söndü. Solun Türkiye’deki başarısızlığını bu silahlı mücadele pratiği ve anlayışında aramak yerine, en kadim sorunda, yani sol sanılan şeyin aslında neden Kemalizm-İttihatçılık olduğu gerçeğinde aramak lazım. İttihatçılık devleti koruma ve bu koruma uğruna girişilen çılgınlıklar olarak tarihe geçti. Ama bitmedi. Kemalizmin içinde yaşadı. Bu sefer bu koruma zihniyeti Kemalizmle projelendirildi ve onda hayat buldu. Dolayısıyla bu alanda zaten herhangi bir siyasi boşluk yoktu. Oysa sol, boşluk olduğuna inandı. İttihatçılığa ve Kemalizm’e soyundu. Solu halk arasında başarısız kılan temel sebep budur. CHP’nin bir türlü sosyal-demokrat bir partiye dönüşememesinin de gerçek sebebi budur. Lakin sol, silahlı mücadeleye ilişkin romantizmini hiç terk etmedi. İbrahim Kaypakkaya’nın düşlediği gerilla birlikleri ( kitabın sonsözünde bu konuya geniş yer verdim) Kuvayı Milliye gruplarına bir hayli benziyor. Köyü basacaklar, ağayı öldürecekler sonra devrimci bir tiyatro oyunuyla köylüler bilinçlenecek. Dersim’de 1938 ve sonrasında acaba olup biten böyle bir şey değil miydi dersiniz? Diyeceğim, PKK’nin gerilla eylemleri, solun hem romantizmine iyi geldi, hem de Kürt hareketi üzerinden kurulan birtakım konseptler, bu çeşit solun hep tedavülde kalmasını sağladı.


Ömer Faruk: Otoriter, hiyerarşik, yasakçı, tekçi ve türcü, gerektiğinde muhaliflerini öldürmekten çekinmeyen reel sosyalizm 1989 yılında çöktü. Görüldü ki yöneten yönetilen ayrımını ortadan kaldırmaya yönelik yeni, özgürlükçü bir toplumsallık murat etmiyor. Kendini kapitalizmle yarışmaya adamış, verili durumu muhafaza eden, güç edinmeye yönelik bir perspektifi var. Ömer Laçiner Birikim/271-272’de solun silahla siyasi mücadele yöntemini seçmesini, bu tercihe “öncü savaşı/gerilla savaşı” vb. adlar vermesini imha olmaya doğru giden bir yıldızın son parlaması olarak değerlendiriyor ve sert bir üslupla eleştiriyor. 1970-1980 yılları arasında öne çıkan Kızıl Ordu, Raf vb. yapılanmaları da göz önüne alarak yaptığı değerlendirmeyi “reel sosyalizmin elan vital’i/son hamle”si olarak adlandırıyor. Bu değerlendirmeyi veri alırsak iki soru(n) üzerinde düşünmemiz gerek: 
1) “Siyasi mücadeleyi silahla yapmayı tercih eden” Türk solu bu tercihinin siyasi/toplumsal sonuçlarını tartışmaktan neden kaçınıyor? 
2) “Siyasi mücadeleyi silahla yapmayı tercih eden” Kürt solu yenilmiş bir söylemin son taraftarı olduğunun farkında mı? 


Orhan Miroğlu: Türk solu silahlı mücadeleye ilişkin tercihlerinin siyasal toplumsal karşılığı ve sonuçlarını tartışamaz, çünkü bu bir döneme ilişkin paradigmanın tamamen çökmesi demek. CHP Kemalizmi tartışabilir mi, tartışırsa CHP’den geriye ne kalır? Dersim katliamına karşı gösterilen tutum-onamanın sebebi bu değil mi? Paradigmayı korumak. Dersim-38’i onaylamayan bir CHP, Kemalizmle de yüzleşmek zorunda kalır.

Geçmişte kalan sol anlayışlar için de durum az çok buna benziyor. Ama Kürt solu veya daha açıkçası PKK için başka şeyler söylenebilir. Çünkü buradaki silahlı mücadelenin sebebi, sınıfsal talepler veya sınıf adına iktidar talebi olmaktan çok, ulusal taleplerdir. Bastırılmış etno-kültürel dinamiklerdir. Ve bu bastırılmış etno-kültürel dinamikler her zaman şiddet potansiyeli taşırlar. PKK bu potansiyelden beslendi, şiddet otuz yıl gibi uzun bir dönem ancak böyle mümkün olabildi. Bu şartlara isterseniz, Ortadoğu’daki konjonktürel şartları da ekleyebilirsiniz tabii. Dolayısıyla PKK için en azından Kürt kimliğinin inkâr edildiği yıllarda silah kullanmak ve ‘bütün ulusun hakları’ için mücadele vermek çok zor olmadı. Ama şimdinin Türkiye’sinde bu etno-kültürel dinamiklerin şiddet yoluyla bastırıldığı dönem sona ermiş görünüyor. Dolayısıyla Kürt sorununda, silahlı yolla mücadelede, tarihin sonu yaşanıyor dediğim aslında budur. Kürt halkı anadille eğitim ve özerklik için mücadele etmenin meşru ve demokratik yolları, kanalları olduğunu görüyor. Ama PKK bunu göremiyor. Aslında PKK, silahlı mücadelesinin, bir halkı ve bir bölgeyi tek başına yönetmek gibi bir garantiyi ve hakkı ona sağlamış olmasının gerektiğine kendisini bir hayli inandırmış görünüyor.


Ömer Faruk: Daha ötesi, -sizin sözlerinizle- “KCK denilen tarih ve zaman dışı model”le “Kürt toplumunun (böyle bir modelle) yönetilemeyeceğini”, bu tip antidemokratik bir toplumsallık tasavvurunun neredeyse kalmadığını veri alırsak, böylesi bir toplumsallık için insanların “ölmek ve öldürmek” ikilemi üzerinden hayatlarını sürdürmek zorunda kalmaları son derece sorunlu/hazin bir durum değil mi? Daha vahimi, “Kayıtları tutulmamış olsa da Öcalan daha sonraki yıllarda, PKK içinde olup bitenleri yorumlarken, iç infazlarda 15 bin kişinin hayatını kaybettiğini söyleyecekti. s. 288” diyorsunuz. Bu korkunç bir rakam! Doğruluğundan emin misiniz? Ayrıca Mehmet Şener, Hikmet Fidan, Kani Yılmaz’ın adlarını vererek PKK’nın kendi muhalefetini de öldürdüğünü söylüyorsunuz… 

İnsan hayatının biricikliği, taklit edilemezliği, yerine başka hiçbir şeyin konulamayacağını göz önünde bulundurarak “kendi muhalefetini yok eden bir muhalefet” için ne söylemek istersiniz? Devlet ve ona itirazsız biat edenlerden hümanist olmalarını beklemiyoruz; -nafile bir çaba olur, 17 bin faili meçhul cinayetin, öldürmenin suçu/günahı/zalimliği tereddütsüz ona ait olmalı. Ama muhalefetten hümanist olmasını beklemenin neresi yanlış? Yoksa muhalefet de hümanist olma yeteneğini yitirdi mi?


Orhan Miroğlu: Öcalan ve PKK ‘özgün olmak’ adına, bir toplumu kurtuluşa götürecek ve sonra da yönetecek bir model arayışı içinde oldu. Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesinden sonra geliştirdiği söylemler, genel hatlarıyla demokrasi talebi ve AB Kurucu sözleşmelerine tekabül ediyordu. PKK’nin kapatılmasını istedi, HADEP’in Ankara’da gerçekleşen kongresinde Türk bayrağı indirildiği için partinin adının değişmesini istedi. Belli ki, geçmişin kötü anılarından kendini ve partisini kurtarmak ve yeni bir sayfa açmak istiyordu. Ama ne yapalım ki geçmiş geçmişte kalmıyor ve bir toplumda sorgulama başlayınca bu netameli geçmiş gelip yakanıza yapışıyor. Öcalan’ın 1999 yılında geliştirdiği barış hamlesi karşılıksız kalınca, yeniden başa dönüldü. Varlığını korumak kaygısı öne geçti. PKK’nin Kürt toplumuna önerdiği yönetim modelinin biri gitti, öbürü geldi. KADEK, KONGRA-GEL ve KCK. KCK’nın bir yönetim felsefesi ve anlayışı var. Hiçbir şeye benzemiyor. Yargısı, Yasama Meclisi ve son karar vericisiyle Öcalan, bu modelin hiçbir şekilde demokratik ilke ve prensiplerle bağdaşmadığını ortaya koyuyor. Üç yıl önce DTK’de Ahmet Türk’ün eline bir metin verdiler okuması için. Davet edilenlerin arasında Türk aydın-akademisyenler de vardı. İnsanlar duyduklarına inanamadılar. Ahmet Türk, basına metni daha önce okumadığını ve içeriğinden haberi olmadığını söyledi. Açıkçası, Kürt toplumunun açılım sürecinde en çok korktuğu şey, devletin PKK’yle bu model üzerinden anlaşmasıydı. Böyle bir durumda bölgede Batı’ya doğru yeni bir göç dalgasının başlayacağından hiç kuşku duymamak lazım.

Ama bu göç dalgasına, 1990’lı yıllarda olduğu gibi Türk toplumunun kucağını açması söz konusu olmayacak. Böyle bir durumda, korkunç bir etnik çatışma yaşayabilir Türkiye.

Öte yandan, PKK Kürt toplumunda çoğulculuğu ortadan kaldıran, totaliter bir sistem öngören böyle bir modelin hayata geçmesi için, Kürt gençlerini savaşa çağırmakta ve bahar aylarıyla beraber, yeni bir halk savaşı başlatacağını söylemektedir. Sivil Kürt siyaseti dağdaki gençlerin cesaret ve savaşma arzusu üzerine inşa edilmiş görünüyor. Bu sistem ve bu anlayışlar sizin de dediğiniz gibi son derece hazin bir durum ortaya koyuyor. Hazin çünkü cesaretleri üzerine siyaset yapılan o gençlerin binlercesi, sistemi ayakta tutmak için dağlarda, Bekaa’da katledildi. Katledilenlerle ilgili rakam bana ait değil, Öcalan’a ait. Nereden çıkarmış olabilir bu rakamı diye sorulabilir. Kuşkusuz Öcalan dağa çıkanların yani PKK’ye katılanların sayısını biliyor. Orduyla girişilen çatışmalarda ölenlerin de sayısı biliniyordu. Arada, çatışma olmadan hayatını kaybedenlerin sayısı var bir de. İşte bu iç infaz rakamına tekabül ediyor diye düşünmek lazım. Aslında bu ölenlerin çoğu, PKK içinde bir iç muhalefet örgütlemek için uğraşmış insanlar filan değildi. Öldürülmeleri, tamamen sistemi ayakta tutmak, korku ve şüphe üstüne kurulmuş bir işleyişi sürdürmek içindi. Ajanlık ve ihanetle suçlanıyorlardı ve infaz ediliyorlardı. Bu uygulama, açıkça Stalinist dönemin tipik uygulamasıdır. Politik psikiyatride ‘zulmedenin mikrobunu kapmak’ diye bir deyiş var. PKK’de kendi yoldaşını öldürebilenler bu mikrobu fazlasıyla kapmış olanlardı. Zamanla düşmanına benzemektir bu. Onun gibi gaddarlaşmaktır. PKK’de bu gaddar ve zalim figürler fazlasıyla vardır. Her şey sanki, Teşkilatı Mahsusa’nın ve İttihatçı geleneğin, Kürt toplumu içinde ve seksen yıl sonra tezahür etmiş gibidir. 


Ömer Faruk: Bazı sol klişeler vardır, düşünülmeden, tartışılmadan “doğru” kabul edilir: Anti-kapitalizm, anti-emperyalizm ve anti-faşizm…gibi. Bu klişenin içinde “anti-militarizmin” olmaması başlı başına militer bir sorunu biriktirir ve solun gelecek tahayyülünü sakatlar: Reel sosyalizm bu durum için çok öğretici bir örnektir. Zira militarizm kişinin özgür iradesini düzen ve disiplin adına kendine hapseder. Düzen adına insanlar arası ilişkiyi kontrol eder, insanları aynılaştırır, onları güvenlik politikasının bir aracı olarak görür. Güce, disipline, kontrole, itaat etmeye göre kendini var etmenin, teknik ve araçsal aklın hüküm sürdüğü, hiyerarşik ve otoriter toplumsallığın adıdır militarizm: Ve modern devlette cisimleşmiştir. 

Yöneten yönetilen ayrımının ortadan kalkmasını, insanların tasarlayan ve eyleyen kişiler olarak kendi özgür iradelerine sahip çıkmasını murat eden bir yeni özgürlükçü toplumsallığın militarizmle ilişkisi yoktur: Doğası gereği anti-militaristtir. Güce ve imha etmeye göre kendini var eden bir toplumsallığın parçası olmayı reddeder: Bu anlamda “vicdani ret”çidir. 

PKK’nın 1984 yılında silahlı mücadeleyi Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla başlatmasıyla birlikte Türk ordusunun modernizasyona başladığını, jandarmaların komandolardan oluşturulması, özel timlerin yetiştirilmesi, Özel Harp Dairesi’nin Özel Kuvvetler Komutanlığına dönüştürülmesi, koruculuk sisteminin getirilmesi gibi pek çok militer uygulama için zemin bulabildiğini belirtiyorsunuz. Yanı sıra Engin Alan, Atilla Uğur gibi Ergenekoncuların Öcalan’a “ Devlet bu düşük yoğunluklu savaşta sizi dikkate almaz. Savaşı tırmandırın, daha ciddi bir savaş verin o zaman dikkate alınırsınız, sizi dikkate almak zorunda kalırlar. s. 40” dediğini aktarıyorsunuz. Başka bir yerde yine kimi Ergenekoncuların Öcalan’ı “savaşın bitmesi yolunda değil, sürmesi yolunda etkilemeye çalıştığını s.10”, Öcalan PKK’nın silahlı güçlerini sınır ötesine çekme çağrısı yaptığında ve binlerce militan yurt dışına çekildiğinde ise, “Hepsi gitmesin… En azından beş yüz kadarı kalsın. s. 10” dediğini belirtiyorsunuz.

Birbirini besleyen, birbirine muhtaç olan ve birinden birini seçmemiz için bütün psikolojik savaş yöntemlerini kullanan iki militer güç…
Bu seçimi yapmak zorunda mıyız?


Orhan Miroğlu: Size teşekkür etmek istiyorum, çünkü kitabın asıl sorununu bulup ortaya çıkarmışsınız: Bizim yaşadığımız ya da bize yaşatılan savaş, gerçekte savaşmak isteyen güçlerin ortak mutabakatıyla sürdürülmüş bir savaştan başka bir şey değildi.
Kabul edilebilir sınırlarda tutuldu bu savaş. Açık gizli birtakım mutabakatlar olmadan iç içe geçmiş iki toplumu her defasında karşı karşıya getiren eylemlerle bir savaşı otuz yıl sürdürmek mümkün olamazdı. Bizler artık bu savaşın birçok yönüyle bir şike savaşı olduğunu biliyoruz. Şapka düştü kel göründü. Ne zamandan beri? Ergenekon’un üstündeki sis perdeleri aralandığı zamandan beri. Şimdi sıra, Kürt Ergenekonu’nu bilmeye ve açığa çıkarmaya geldi. PKK bu yüzden, JİTEM davalarıyla hiç ilgilenmiyor, faili meçhul cinayetler için Diyarbakır’da açılan davalara iki avukat giriyor, ama sanıkları, eli kanlı katilleri, dışarıdan gelip savunan avukatların sayısı bunun birkaç katı. Oysa KCK davalarına giren avukat sayısı yüzlerle ifade ediliyor. Bu Kürt toplumu bakımından gerçek bir utanç vesilesi olmalıdır. Kürt aydını ve Kürt sivil toplumu da bu utancın meydana gelmesinde pay sahibidir. Yeni öğreniyorum ki, TESEV, JİTEM davalarıyla ilgilenmeye ve bu davalara avukat tahsis etmeye hazırlanıyormuş. Öcalan’ı savunmak için 400 avukatın vekaletname almaya hazır olduğu bir Diyarbakır’da, yoksul Kürtlerin yüzlercesinin infaz edildiği cinayetler ve olaylar için açılan davalara kimsenin iltifat etmemesi, bir halkın uğradığı zulmü, yaşadığı dramı gösteriyor. BDP’nin içinden geldiği siyasi partiler şimdiye kadar 70’e yakın üyesini faili meçhullere kurban verdi. Ama BDP bunun için ne iç hukuk yollarını ne de dış hukuk yollarına başvurmadı. Çoğu zaman aşımı nedeniyle tarihe karışıp gidecek zaten. Lakin Uludere katliamını BDP Lahey’e, BM’ye taşıdı. İyi de etti. Ama peki neden Ergenekon’un, JİTEM’in cinayetlerine bu kadar ilgisiz kalıyor? Ortak işlenmiş suçların açığa çıkması korkusu mudur bu, sormak zorundayız ve ben sormaya devam edeceğim.


Belirtmek lazım: Bu röportaj sınırlı bir zihinsel kapasitenin ürünüdür ve hata yapmayı göze alarak kaleme alınmıştır.
ofaruk8@hotmail.com.



Nisan 2012, Varlık