Dikkat ettiyseniz “şeriat tehlikesi” birkaç derece azaldı (?!)


Mehmet Kırarslan - 12/12/2008 0:17:53 (515 okunma)


Dikkat ettiyseniz “şeriat tehlikesi” birkaç derece azaldı (?!)

Her şey CHP’nin “çarşaf açılımı” ile başlamadı... İlk belirtileri her zamanki gibi medya verdi. Hatta buna verdi bile diyemeyiz, daha çok vermedi diyebiliriz, vermiyor diyebiliriz. Aylardır medyada şeriat tehlikesi haberleri, yorumları giderek azalıyor.

Çok değil, bir yıldan biraz öncesini hatırlarsak... şeriat tehlikesiyle yer yerinden oynuyordu: 'Şeriatçılar, tarikatlar, Fetullahçılar gizli gizli örgütlenmişlerdi; Cumhuriyet’in son kalesini, Cumhurbaşkanlığı makamını ele geçirmek üzereydiler; özellikle güvenlik güçleri içinde ve Milli Eğitim'de kadrolaşmalarını bitirmişlerdi; yurdun dört bir yanından laik yaşama saldırı haberleri geliyordu; farkında mıydık, Türkiye, İran olma tehlikesiyle karşı karşıyaydı..'. Duyarlı kesimler, özellikle de kentli laikler (bunlara liberal yaşamı tercih edenler demek daha doğru geliyor bana) kadınlar kendilerini gösterdiler. Korkutuldukları şeriat tehlikesine karşı -yukarılardan açık destek aldıkları yarı resmi mitingler düzenlediler... de şimdi ne oldu?

Ne oldu da medya birden tehlikeyi unutuverdi? Abartılı haberler, bire bin katmalar neden birden kesildi? Tehlike geçti mi? Öyle olmalı ki, yarı resmi CHP, çarşaf açılımı ile “yeni resmi açılım”a zorlandı diye düşünüyorum. Zorlandı diye düşünüyorum, çünkü bu kadar zıt yönde sert dönüşleri hiç bir bağımsız kuruluş kendi isteğiyle gerçekleştirmez. Ama biz buna alışık olmalıyız: Bir-iki yıl önce, onlarca yıl sol söylem içerisinde olanlar daha enternasyonalizmden boşanmadan Atatürkçü-laikçi-millici görüşleri birden ileri sürmeye başlamamışlarmıydı, devletin resmi ideolojisini -daha tabanlarını alıştırma fırsatı bulamadan- açıktan ve şiddetle savunur duruma gelmemişler miydi? O plan tutmadı, şimdi onlar yalnız başlarınaErgenekon davasından yargılanıyorlar (haksızlık etmeyeyim, kimi emekli subaylar ve mafya üyeleriyle birlikte yargılanıyorlar).

Arzu edilenden çok uzak olmasına rağmen parlamenter demokrasinin, açık sivil siyaset geleneklerinin askıya alınması 12 Eylül askeri rejimiyle“resmen” başladı ama açıkça anlaşıldığı gibi onların iktidardan “resmen” çekilmeleriyle bitmedi. Geride yalnızca bir türlü değiştirilemeyen bir anayasadan öteye ve hatta daha tehlikeli olarak elleri her tarafa uzanan operasyonel kurumlar bırakmış gözüküyorlar. Yoksa başka türlü yukarıda anlatılanları nasıl açıklayabiliriz?

Gelişmiş batılı demokrasilerde de güçlü organize birlikler (basitleştirirsek, çıkar grupları) kamuoyunu, siyasileri, bağımsız yönetici kurumları etkilemek için demokrasi geleneklerini hiçe sayarak “halkla ilişkiler” ya da açıkçası manipülasyon yapıyorlar. Kuşkusuz çözülmesi gereken bir sorun. Bizde ise merkezi manipülasyondan ve hatta daha öte, sosyal-siyasi mühendislikten bahsedebiliriz sanırım. Daha, daha da kötüsü: amaçları ve kimler tarafından nasıl yürütüldükleri bilinmeyen bir sosyal-siyasi mühendislik çalışması bu. Çünkü, Türkiye’deki sosyal sınıfların istek ve çıkarlarından oldukça bağımsız seyirler gösterebiliyor (içtenlikli ulusalcıların bu konuda biraz dikkatli olmalarını bekleyemez miyiz?)

Hükümet çevreleri ve dolayısıyla AKP, ılımlı islamcı, sağcı, şeriatçı, AB’ci, ABD’ci... nasıl yorumlarsanız yorumlayın; çokça da merkezden uzak, bazen de kestirilemez (bakınız: Irak’a asker yollamıyor, Afganistan’a yeterince yollamıyor, Beyrut’a yolluyor, İran’la Suriye’yle, Rusya’yla Ermenistan’la görüşüyor vb.), yönetilemez tavırlarıyla (AB uyum yasalarını yaşama geçirmeye çalışıyor vb.) ciddi bir sorundu. Onun ciddi sorun olduğunu halk -nedense giderek daha fazla- bilmiyordu ve ondan ilgisini çekmiyordu. Bu onların elini daha güçlü ve tavırlarını daha kestirilemez kılıyordu. Bunun önünün alınması,siyasete çekidüzen verilmesi gerekirdi. Özenle korunan kimi değerli ilişkilerin açığa çıkması, feda edilmesi pahasına bu yapıldı sanırım. AKP yönetici çevreleri de durumu anlamış olmalı. Açık veya biraz açık, biraz zımni bir anlaşma olmalı. Herkes bir adım geri atmış olmalı. Şeriat tehlikesi biraz durmalı, karşılığında statüko fazla zorlanmamalı... Tabi ki bu geçici ve yanıltıcı bir durum. Kişisel görüşüm ise, manevra yapma konusunda AKP çevrelerinin bu süreçte çırak çıkacaklarıdır.

Her kötü sürecin bir olumlu yanı vardır. “Bağımsız” siyasi destekçilerini zora sokan, talimatla yönetenler onların halk tarafından sevilmesini, seçenek görülmesini beklememelidir. AKP’nin sıkıştırılarak terk ettiği boşluğu sağdan ve soldan dolduracak yeni ve sivil güçler çıkacaktır.

Sivil - açık, bağımsız, demokratik- siyasete yapısı gereği “sol” talip olmalıdır. Sivil siyaset değerleri sosyal adalet ve katılımcılık değerleriyle eş güdümlü gelişmelidir. Bu gerçekleştirilemediğinde, var olan siyasi ucube beklenenden çok daha fazla dirençle yaşamını sürdürmeye devam edebilir diye düşünüyorum. Bu Türkiye’de yaşayan herkes için korkunç bir kâbus olur.

Komünist Manifesto ile ok yaydan çıktı. Geri dönüşsüz, yeni bir dönem başladı.

İnsanlar arasındaki ilişkinin sosyalleşmeye başlamasıyla birlikte ‘üstün olma’ dürtüsüyle, ‘eşit olma’ mücadelesinin de hemen ardından başladığını düşünebiliriz. Belki de bu doğanın kanunu. Boşluk bırakmamacasına daha ileriye gitmek ve daha ileriye gidenle aynı noktaya varana kadar yol aramak, uğraşı vermek belki de insanın tercihi değil, zorunluluğu.

Marks ve Engels’in sosyalizm projesi, kuşkusuz bir ‘proje’ idi. Egemenleri alaşağı etme, insanların eşit bir şekilde ‘kardeşce’yaşamasını arzu etme idealleri yeni değildi. Bu doğrultudaki ilk proje de Marks ve Engels’e ait değildi. Geniş halk yığınlarının coşku ile katılımına bakarak dinsel hareketleri de acımasız egemenliklere karşı eşitlik projeleri olarak değerlendirebiliriz. Kendilerine yaşam bulamamış isyanları da... 

Bunlardan farklı olarak Marks ve Engels’in sosyalizm projesi, karşılaşılan yeni sorunların ‘Allah’a havale edileceği bir mistik çerçeve ya da niyetler bütünü olmaktan çok ekonomi, felsefe ve pozitif bilimlere dayanıyordu. Geleceğe yönelik en belirleyici çatışmanın proletarya ile sanayi burjuvazisi arasında olacağını, bu çatışmanın dönüştürücü/devrimci bir nitelik taşıdığını savunuyordu. Tezleri önemli ölçüde doğru çıktı. Bütün insanlık şu ya da bu şekilde onlardan etkilendi. Marksizm yığınlara mal oldu. Onların katkılarına da açık oldu.

Marksizm, marksizm olduğundan beri bilimden de yavaşça uzaklaşmaya başladı desem; bilmem abartı olur mu? Belki abartı içeriyordur ama böyle olması gerekir. Okuma yazması dahi olmayan ya da az olan milyonlarca proleterin, köylünün ve hatta aydının Marks ve Engels’i anlayabilmeleri için ara duraklara-yerel liderlere ihtiyaç vardı. Liderlikler projelerden daha somutturlar. Projeler kadar alternatifli ve kıvrak değildirler. Revizyonu sevmezler ve fakat adını koymadan esaslı revizyonlar yapmaya da zorunludurlar. Reel sosyalizm zamanında durum daha ağır olsa gerek. Yeni karşılaşılan durumları ne ‘Allah’a havale etme şansı var ne de koca bir ulusu/uluslar topluluğunu deneysel revizyonlarla hop oturtup hop kaldırma olasılığı.

Reel sosyalizmin insanları kırdığına ve üzdüğüne tanıklık ettik. Yığınlar ondan kurtulmak için mücadele etti.

Fransız Devrimi de bir projeydi. Hatta belki daha kollektif bir projeydi. Başarılı olması tarihin zorunluluğu değildi (Tarihin -iradeyi anlamsızlaştıracak denli- irade ile ilgili zorunlulukları olamaz kanısındayım). Sosyo-ekonomik sistem olarak kapitalizmin egemen olduğu ülkelerin hepsinde Fransız Devrimi’nin benzerleri yaşanmadı.Yine de hiçbiri kendiliğinden sistem değiştirmedi. Dönüşümler, yerel ve dünya savaşlarının gölgesinde toplumsal itişmelere daha az tanık olunarak gerçekleşebildi. Yani ‘projesiz’ olarak. Ama... bilimsel teknolojik gelişmelerle üretim geometrik büyüyordu... pazar, insan ilişkilerine eskisine oranla geometrik katlanmayla giriyordu ve pazar demokratikti. Feodaliteyi geride bırakacak kadar dinamikleri vardı, zenginleşiyor ve güçleniyordu... sonuç kaçınılmazdı.

Kimileri sosyalizmin bir proje olmasından yola çıkarak, onun tarihin kaçınılmazlığı olmadığını, tarihin başka türlü ilerleyebileceğini, sosyalizmin vicdani bir tercih olduğunu söylüyor. Bu yaklaşım bence gerçeğin önemli bir kısmını içinde barındırıyor. Belki bütün olarak sosyalizm düşüncesinin yerine ‘Marksizm’i koyarsak bu gerçekliğin ta kendisi olabilir. Ben, sosyal sınıfları yok etme ve sosyal eşitlik olarak basitce anlatabileceğimiz bir mücadelenin ‘vicdanlı insanların tercihi’ olmanın ötesinde tarihi bir kaçınılmazlığı ifade ettiğini düşünüyorum. Hiçbir sosyal sınıfın mutlaklaştırılamayacağını düşünüyorum.

Bilginin, herkesçe ulaşılabilir olmasının önünün alınamayacağını düşünüyorum. İnsanlar arasındaki bilgi uçurumunun kısalmasıyla sınıfsal uçurumların da kısalmaya zorlanması bana kaçınılmaz geliyor. 

Olanakları giderek bütün insanlık için daralan bir dünyada korkunç sınıfsal uçurumların yaşamına devam edebilmesi için büyük felaketlere gereksinim olduğunu varsayıyorum. İnsan eliyle yaratılabilecek bu tür büyük felaketlerin sonucu değiştirebileceğine değil, uzaklaştırabileceğine inanabilirim.

Bu yazıya bir şey daha eklemem gerekiyor: Projeli veya projesiz (Somut bir projenin olmayışı durumunda bile bir birikimden bahsedebiliriz)hiçbir şey kendiliğinden olmuyor. ‘Vicdani tercih’ sahiplerinin iradesi gerekiyor. ‘Vicdani tercih sahiplerinin’ iradelerini, çığ gibi büyüyen bilgi-iletişim dünyasında inanca ve duyguya (örneğin bağlılık) değil bilgiye dayandırmaları gerektiğini düşünüyorum. Duyguya ve inanca karşı değilim. Duygu ve inancın düşüncelerimizin içselleştirilmesi, bilincin altına atılması olduğunu gerçek kabul ederek; gelişmenin eskittiği düşüncelerimizi referans alan duygu ve inancın artık tututucu olduğunu gelişmeleri anlamakta bize zorluk çıkardığını ileri sürüyorum.

Bilginin yayılmasına ve yeni bilgilerin oluşmasına bilinçli katkılar yaparak farkında olmadan belki yeni bir projeye dahil olabiliriz.

Gönderen Hüseyin İğdirli - 16/03/2012 13:56:46 (271 okunma)





Baktım Canan Barlas’ın moderatörlüğünde tartışılıyor: “İdeolojiler öldü mü?”
Konuşmacılar : Süleyman Seyfi Öğün, Halil Berktay ve Ömer Laçiner. 

Ben de evirip çeviriyorum kafamda, bireyin “gündelik ideoloji”si ile “bildik ideoloji” nasıl bir alış veriş içindeler diye... Hazır ayağına gelmiş, dedim, kaçırma.

Canlı Notlar’ defterimi kaptığım gibi çöktüm televizyonun başına. Not alarak dinledim.

Biraz şaşırmadım değil, sonunda katılımcılar yüzde 90-95 aynı görüşte oldukları konusunda anlaştılar. Daha bir yüksek tonda, dramatik gerilimi yüksek tartışmaya hazırlamıştım kendimi... Türkiye değişiyor.

Özetle şunlar söylendi:

İdeolojiler bilim felan değildir. Modernite ile dinlerin yerini almaya çalıştılar. Bir farkla, dinlerin iktidar talebi yoktu. 150 yıl insanların beynini formatladılar. 

İdeolojiler öldü, bunlardan artık bir şey çıkmaz. Bir yığın insan bitmemiş gibi yapmaya devam edecektir.

Temel sorulara yeni cevaplar aramalıyız. Küseselleşme süreçlerini nasıl kontrol edebiliriz? Hangi yeni kurumları yaratabiliriz?

Bugünün dünyası farklı. Apple en kârlı şirket, patronu Steve Jobs’ın yaptığı pek çok şeyde bireysel emeği var. Bir günde 9000 kişiyi işe alabiliyor. 

Apple’ın ne gibi bir insanı maliyeti var, ona da bakmalıyız!” 


Tartışma Apple’ın mucizeleriyle mutlu sonla kapandı. 

Hep böyle olur, küresel dünyada umut veren parıltılı bölgenin işaret fişeğidir Apple.

ººº

Gündelik Hayat İdeolojisi

İnsan ideolojisiz yapamıyor. Gündelik hayatla baş etmenin yolu da ‘gündelik bir ideoloji’den geçiyor. 

Modern” insanın gündelik hayattaki asla öngörülemeyen, akıl sır ermez anlamsızlıklarını Woody Allen işliyor, filmlerinde. 

Dikkatli bir izleyici iseniz, 1977 yapımı “Annie Hall”da, filmin sonundaki şu yorumu ve ardından gelen fıkrayı kaçırmamışsınızdır: 

Gündelik hayattaki ilişkilerimiz genellikle mantıksız, saçma ve komiktir. Ama yine de ilişkilerimizi sürdürürüz, çünkü ‘yumurtalara’ ihtiyacımız vardır. 

Adam psikoloğa gitmiş, “Arkadaşım” demiş, “kendini tavuk zannediyor.” 
Doktor, “Öylemi” demiş, “hemen bana getirin onu.” 
Adam itiraz etmiş ,“Yok, getiremem!”
“Neden?” 
“Çünkü yumurtalara ihtiyacım var!”


Arzuların, tutkuların, çıkarların, isteklerin insafsızca kendine yer açmaya çalıştığı bir cangıl gündelik hayat . Geçim derdinin, güç hesaplaşmalarının arenası.

Pek, akıllı insan işi değil aslında. 

Biliyorsunuz, beyin insanları akıllı yapmaya programlanmamış. Bütün derdi bizi ayakta tutmak. Ölmeyelim yeter.

Yalnızca yenip güçlü kalmayı dert eden insanlarla karşılaşıyor olmanız boşuna değil.

Daniel Kahneman (d. 1934) bir deneysel psikolog. 2002’de Nobel ödülü alıyor. Hem de ekonomi alanında. Ekonomiyi ne okumuş ne yazmış birisi. Yaptığı ne? Riskli durumlarda nasıl karar aldığımızı, hüküm verdiğimizi incelemiş.

İddialarının temelinde, -isteyenin tekrarlayarak sınayabileceği- deneyleri var. İnsan aklı, diyor, “iki vitesli”, biri hızlı, diğeri yavaş. 

Hızlı olan Sistem 1, yavaşı ise Sistem 2.”

Bizim rasyonel dediğimiz Sistem 2. İradi, yavaş, zahmetli; uzun iş Sistem 2 ile hüküm vermek.

Sistem 1’e gelince, otomatik, basit, hızlı, sezgisel. İçgüdülerimizi, izlenimlerimizi ve tüm duygularımızı aktif biçimde kullanarak anında kararlar alıyor. Gündelik hayata pek uygun, şip şak!

Doğal halinizde Sistem 1’in içindesiniz, farkında bile olmadan kararlarınızı onunla alırsınız. Sistem 2’ye geçmeniz iradi çaba gerektirir. Örneğin otomobil kullanırken Sistem 1’i, dar bir yere park ederken Sistem 2’i uygularsınız.

Daniel Kahneman’ın iddiaları böyle.

Sistem 1’i sakın ola bir otomatik plot gibi düşünmeyin; Sistem 2’nin hızlandırılmış şekli felan değil. 

Hızlı ve otomatik kararlar alabilmek için evrilmiş bir seri “kısayoldan sonuç çıkarma” yöntemleri –heurisrics-, Sistem 1. Ayrıntılar için Kahneman adı ile heuristics’i birlikte google’lamanız yeter.

Farkında bile olmazsınız, Sistem 1’le düşünüp karar alıyor olduğunuzun. ‘Rasyonel’ dediğiniz düşünce ile yürüdüğünüzü sanırsınız. 

Çabucak kararlar alır, hatalar yaparak bu ‘hız’ın bedelini ödersiniz. 

Gündelik hayatın duygusal didişmelerle geçen bir cangıl olmasında Sistem 1’in rolü önemli. 

Genellikle Sistem 1’in lifleriyle örülmüş ipek böceğininkine benzer güvenli kozaların içinde geçirir insan gündelik hayatını. 

Kozalar gündelik hayat ideolojinizdir:

Deneyimlerinizden çıkardığınız sebep-sonuç iddialarınızı kolayca doğrularsınız, her şeye bir cevabınız vardır; sebepleri olay sonrası geriye bakarak çıkarır, “Tü, Allah kahretsin çok basitmiş nasıl da göremedim!” diye hayıflanırsınız. 

Aslında hayat hiç de anlaşılmaz değildir, Sitem 1’le kozalarınızdan bakınca.

Tekrarlayan gözlemlerinizi hep öyle sürüp gidecekmiş gibi görürsünüz, özele bakarak genel geçer kurallar bulup güvende olduğunuzu zannederiniz.

Kozanızın içine girer, bildiğiniz bir dünyada yaşıyormuş gibi hayata tutunmaya çalışır mutlu olursunuz. 

İnsan “Anlamadığı bir dünyada yaşadığı gerçeğini kabullenmeyi sevmez.”

Böyle yapılmış beynimiz, iki vitesli; hızlı vitesiyle ideolojik bir korunak örmüş içinde yaşıyoruz, gündelik hayatta.


Toplumsal İdeoloji

Ancak bitmiyor, hayat öylesine kederli bir yolculuk ki, bir de grup halinde yaşadığımız korunaklarımız var. 

Bildiğimiz ideolojiler bunlar. Aklımızın “yavaş vitesinin” tuğlalarıyla inşa edilmiş kulübeler.

Varoluşun kaygıları hepimizi biraz filozof yapmıyor mu? Felsefi önyargıları olmayan insan bulabilir misiniz? Kimin hayatı roman değil ki?

Dünyanın kadim soruları gündelik hayat bilgeliğimize birkaç boy büyük geliyor. Sistem 1’in alel acele verdiği cevapları doyurucu bulmuyoruz.

Daha iyi bir dünyanın nasıl kurulacağı, doğadaki vahşetin gündelik hayatta nasıl ehlileştirileceği, adaletsizliklerle nasıl baş edileceği gibi derin sorunlara hazır cevaplar var mı gündelik aklımızda? Yok!..

İşte ikinci sığınağımız burada devreye girer.

Sitem 2’nin tuğlalarıyla örülmüş kulübede, büyük sorulara, kolay anlaşılır hazır cevaplar buluruz.

Sonunda, aklımızın her vitesine bir tane, toplam iki ideolojimiz olmuştur; iki gözümüz, iki kulağımız olduğu gibi. Belki de Tanrı, önemli araçlarımızı yedeklemiştir.

Hep çifte ideolojisi olmuş insanın. 

En köklü toplumsal idoloji din. İnsanın olduğu her yerde, her zaman var. Modernite ile dine rakipler gelmiş. Hatta yasaklanmış din.

Bazıları katılmasa da, ideolojiler öldü, artık bunlardan bir şey çıkmaz...” dendi tartışmada. Sonrası için de bir işaret fişeği atıldı, Steve Jobs’ın Apple şirketini gösteren. 

Şirket deyince Apple’ı düşünmek hoş, zamanın ruhuna olan güvenini canlı tutuyor, modern insanın.

Yaraya Süleyman Hoca dokundu: “Apple’ın insani maliyetine iyi bakılmalı...” 

Ama, diyorum içimden, küresel dünyanın aşırı kırılganlığını gören yeni yöntemlerle...