Gürcüler nerede yaşar?


Mehmet Kırarslan - 29/04/2006 18:30:00 (1754 okunma)

Gürcüler nerede yaşar?

Türkiye’de Kürt sorunu ile ilgili her ciddi krizde, yaptığımız tartışmalardan biridir bu: Türkiye’de yalnızca Türkler ve Kürtler mi var, Lazların, Çerkeslerin, Arnavutların, Arapların, Ermenilerin... sorunları yok mu? Bu tartışmalar yapılır ama pek etkili de olmazlar. Çünkü somut bir karşılıkları yoktur. Tartışmayı devam ettirecek güç bulunamaz.

Kürt sorunu yalnızca bir etnik (Çoğu zamanda yalnızca etnik kültür) 
sorunu olarak algılandığında yukarıdaki soru haklıdır. Bu kadar Kürt vurgusu, diğer etnik azınlıklara haksızlıktır. Ama yine Kürt etnik kimliğini öne çıkaran hemen tüm politik çevreler tarafından dile getirilen demokratik talepler: Kürt kimliğinin tanınması, ikinci sınıf vatandaş yerine konmamak, dilini ve kültürünü özgürce yaşayabilmek... yine yukarıdaki soruyu haklı çıkarıyor. Kürtlerin önemli bir çoğunluğu ve hatta Kürtler adına politika yapanlar, sözü edilen bu sorunları pek sahiplenmiyorlar. Dilini arzu ettiğince öğrenebilme, yazılı bir edebiyat oluşturma ve hatta etnik temelli sosyal, ekonomik sorunlara sahip çıkma motivasyonları yeterli değil. Türkiye’deki tüm demokrasi güçlerinin, bütünsel olarak demokrasi mücadelesinin bir kazanımı olan Kürtçe dil kursları, yayın yapabilme hakkı, (Kürt halkını tanıdığı, Kürt halkının demokratik taleplerini dile getirdiği için örgütlenme sıkıntıları çeken, kovuşturulan, kapatılan birçok parti ve sivil toplum örgütü hatırlıyorum) uğruna çekilen sıkıntının anlamını silikteştirecek kadar sahipsiz kalmıştır.

Sözcükler hemen kimsenin ağzından net bir şekilde çıkmıyor. “Barış” gibi, “insanca yaşamak” gibi “halkların kardeşliği” gibi herkesin bir başka türlü anladığı, politik anlamda somut hiç bir şeyi ifade etmeyen, neredeyse kaotik söylemler iç içe geçiyor. Anlaşmayı bir tarafa bırakalım anlaşılır olmak olanaksızlaşıyor... Kan ise akmaya devam ediyor. Gencecik Kürt delikanlıları tarif edilemeyen kinlerini dağlara çıkarak, hedef gözetmeksizin bomba atarak teskin etmeye çalışıyorlar. Kürtler dışında kalanlar (Burası çok önemli; yalnızca etnik olarak Türk olanlar değil, hemen hepsi) olayları anlayamadıkları için, şımarık isteklerde bulunanların sorumsuz kan dökmeleri olarak yorumluyor... içlerinde bastırdıkları bir kinle izliyorlar. Etnik çatışma yayı geriliyor. 

Söylemler kaotik, çünkü yaşananlar kaotik... Ülkemizin kent nüfusunun yüzde otuz civarında olduğu altmışlı yıllardan yüzde 70 civarına geldiği seksenli yıllara kadar geçen zaman içinde yaşadığımız kaotik ortamı hatırlayalım. Bu toplumsal altüst oluş yıllarını stotükocu ve dolayısıyla ihmalci politikacı ve bürokratlara borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Pek fazla değinme niyetlisi değilim ama, bu stotükoyu anladığım kadarıyla uluslar arası kamplaşmaya bağlayabiliriz. Bu kamplaşmada bir tarafı kayıtsız şartsız tutmanın getirdiği nimetlerle (!) yetinmek, bu süreçlere muhalif olanları yönetime katmayı engeller içerikteydi. Bu, gelişmeye engel oldu. Toplumsal sorunlarla ilgilenmeye bile engel oldu. Oysa toprak yetmiyordu... Okullara gidip yeni şeyler öğrenenler, radyo dinleyenler, sinema görüp teyipten kanlarını hareketlendirecek müziklerle coşanlar büyük şehire göçmek için her zorluğa katlanacak motivasyonu edinmişti. Feodal, yarı feodal ya da şimdi bile isim vermekte zorlanacağımız üretim ilişkileri çözülürken, bu ilişkilerin beslediği sosyal, psikolojik, inançsal değerler erozyona uğradı. Folklorumuz, müziğimiz, edebiyatımız, mimarimiz, politika... yepyeni biçim ve görüntülerle tanıştı. Sosyal dramlar iç içe, üst üste yaşandı. Bununla birlikte süreçte ilerici, devrimci gelişmeler de yaşandı. Sosyal eşitlik ve giderek sosyalizm düşüncesi geniş kitlelere yayıldı. Hatta bir bütün olarak Türkiye’yi daha ileri bir noktaya taşıdı. Toplumsal olarak edinilen birikim, üretime, ekonomik ilişkilere taşındı. (Fakat, bugün için bunun -önemli ölçüde 12 Eylül faktörü nedeniyle diye düşünüyorum- siyasi karşılıkları tam yerli yerinde değil.)

Kürtler de bu süreçler içerisindeydi. Yönetim kademelerinde olanların ve kimi entelektüellerin onların varlığından haberdar olagelmesinden öte, Kürtler var olduklarını çok geniş bir kesime gösterme olanağı buldular. Sıkıntılarının Türk ve diğer etnik kökenli kardeşlerinden farklı olmadığı, onlarla aynı sorunları yaşadıkları gerçeğiyle bir etnik kucaklaşmadan dahi bahsedebiliriz. Kürt olmayanlar da, Kürtlerin yaşadıkları fazladan sorunları keşfetmekte gecikmedi. Kürtlere karşı geniş toplumsal bir sempatiden bile bahsedebiliriz. Kürtler diğerleriyle iş arkadaşı, okul arkadaşı, hayat arkadaşı oldular. Sendikalarda, meslek odalarında, siyasi örgütlenmelerde mücadele arkadaşı oldular. 

Şimdi onlar, doğu ve güneydoğuda bir arada yaşayan Kürtlerin içinde yaşadıkları sorunlar için -etnik kimliklerinin aynılığından kaynaklanan bir empatiyle- daha çok acı çekiyorlar. Oysa bugün Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda yaşayan Kürtlerin sorunlarının, yukarıda bahsettiğimiz süreçleri yaşayanların sorunlarıyla aynı sorunlar yaşamadıkları kanısındayım. 

Yeni olan, yukarıda bahsettiğimiz süreçleri yaşamamış olanların tarih sahnesine çıkmasıyla ilgili diye düşünüyorum. Osmanlıdan Cumhuriyete devredilen -ne yazık ki statükocu cumhuriyet yöneticilerinin de yönetimsel kolaylıklar açısından hiç değiştirmeyi düşünmediği- Kürt feodal aşiret ilişkileri moderniteye günümüze kadar direnme dinamikleri buldu. Bugün tanık olduğumuz... hesap edilemeyen, içsel ve uluslar arası koşulların ve Ortadoğu çıkarlarının beslediği siyasi sıkıntılarla oluşan bölgedeki savaş koşulları artık bu direnci güçsüz kılmıştır. Çözülen bütünüyle feodal aşiret sistemidir. Önceleri aşiret büyüklerini önemseyen, dediklerini dinleyenler, bu ilişkiler içerisinde topluca yaşayanlar kendilerini kent varoşlarında yapayalnız bulmuşlardır. Kader ortakları ancak onlar gibi olanlardır. Çektikleri acıları çekmeyenlere öfkeleri çok büyüktür. 
Ülkenin batısı uluslar arası bir entegrasyonla git-gelli flörtler yaşarken doğusu, ulusun bir anlam taşımadığı feodal (ya da yarı feodal) ilişkiler sisteminden modernleşmeye ve ulus olma sıkıntılarını yaşamaya (ilk defa çok ciddi olarak) başlıyor. Bu süreç ne kadar frenlenirse frenlensin kendi gelişimini tamamlamak zorundadır. 

Uluslar arası koşulları çok ciddiye alıyorum. Ulusların kaderinde konjonktür neredeyse belirleyicidir. Bununla birlikte konjonktür dediğimiz şey bir ulusu yaratacak kadar ritim içinde bir irade gösterme içeriğine sahip değildir.

Yeni bir sürece doğru gidiyoruz. Sürecin bir çok çekiştireni, çatışma yanlısı uçları var. Uluslar arası ekonomik çıkarlar, erk çıkarları milyonlarca insanı ateşe atmaktan çekinmeyecek kadar acımasız. Konjonktür, insanlığın tüm olumlu birikimlerini sınırları belli bir alanda -parantez içinde- katletmeye göz yumacak nitelikte. Yeni güç dengelerinden, daha önce olmayan yeni çıkarlar elde etmek isteyenlerin acımasızlığı, gözü karalığı, bu itişmenin sahiplerine en fazla biraz daha güç kazandırır ya da kaybettirir; oysa gelişmeler Kürtlerin ve Türkiye’de yaşayan herkesin çok ama çok acı çekmesine, canların kaybolmasına... trajediye neden olabilir... İşte bu koşullarda insani değerlerin ötesinde benim gözümde hiç bir şeyin anlamı yoktur. “Son Türk Devleti” vb. ile “İrademiz İmralıdadır” söylemlerinin trajediye yönelen gelişmeler karşısındaki basitliğini kabullenemiyorum. 

Uluslaşma süreçlerinin yüz yıl öncesi, elli yıl öncesi gibi yaşanması gerekmez. O zamanlara öykünsek dahi, dünya aynı dünya değil. Yeni bir yol bulabiliriz. “Bulabiliriz”le yetinmek dahi istemiyorum. Bulmak zorundayız.

Yeni ve bizim de gelişimine katkıda bulunduğumuz insanlık değerlerinden daha geri olmayan bir yol bulamadığımız takdirde yalnızca acılı gözlerle vahşeti seyredeceğimizi düşünüyorum. Buna engel olmak için, sağcı, solcu, islamcı, laikçi, kürtçü, türkçü... kişiliği ve kimliği her ne ise insani kaygılar besleyen herkesin, besledikleri kaygılar etrafında bir set oluşturmaları gerektiğini düşünüyorum. Bu olanaklıdır. İnsan, tarihinin her zamanından daha fazla bireysel insan haline gelmiş, ikili dünya sisteminin eski tarz örgütlenmelerinin içene sığamayacak kadar bireyselleşmiştir. Bir dizi olumsuzluğu ve yalnızlığı da içinde barındıran bu süreci anlamlı bir şekle -bir örgütlenmeye- sokmak teorik olarak olanaklıdır. Bunu denemek, en azından Türkiye’de Gürcülerin de olduğunu ispat ve onlar anlamaya çalışma çabasından daha önceliklidir.

Komünist Manifesto ile ok yaydan çıktı. Geri dönüşsüz, yeni bir dönem başladı.

İnsanlar arasındaki ilişkinin sosyalleşmeye başlamasıyla birlikte ‘üstün olma’ dürtüsüyle, ‘eşit olma’ mücadelesinin de hemen ardından başladığını düşünebiliriz. Belki de bu doğanın kanunu. Boşluk bırakmamacasına daha ileriye gitmek ve daha ileriye gidenle aynı noktaya varana kadar yol aramak, uğraşı vermek belki de insanın tercihi değil, zorunluluğu.

Marks ve Engels’in sosyalizm projesi, kuşkusuz bir ‘proje’ idi. Egemenleri alaşağı etme, insanların eşit bir şekilde ‘kardeşce’yaşamasını arzu etme idealleri yeni değildi. Bu doğrultudaki ilk proje de Marks ve Engels’e ait değildi. Geniş halk yığınlarının coşku ile katılımına bakarak dinsel hareketleri de acımasız egemenliklere karşı eşitlik projeleri olarak değerlendirebiliriz. Kendilerine yaşam bulamamış isyanları da... 

Bunlardan farklı olarak Marks ve Engels’in sosyalizm projesi, karşılaşılan yeni sorunların ‘Allah’a havale edileceği bir mistik çerçeve ya da niyetler bütünü olmaktan çok ekonomi, felsefe ve pozitif bilimlere dayanıyordu. Geleceğe yönelik en belirleyici çatışmanın proletarya ile sanayi burjuvazisi arasında olacağını, bu çatışmanın dönüştürücü/devrimci bir nitelik taşıdığını savunuyordu. Tezleri önemli ölçüde doğru çıktı. Bütün insanlık şu ya da bu şekilde onlardan etkilendi. Marksizm yığınlara mal oldu. Onların katkılarına da açık oldu.

Marksizm, marksizm olduğundan beri bilimden de yavaşça uzaklaşmaya başladı desem; bilmem abartı olur mu? Belki abartı içeriyordur ama böyle olması gerekir. Okuma yazması dahi olmayan ya da az olan milyonlarca proleterin, köylünün ve hatta aydının Marks ve Engels’i anlayabilmeleri için ara duraklara-yerel liderlere ihtiyaç vardı. Liderlikler projelerden daha somutturlar. Projeler kadar alternatifli ve kıvrak değildirler. Revizyonu sevmezler ve fakat adını koymadan esaslı revizyonlar yapmaya da zorunludurlar. Reel sosyalizm zamanında durum daha ağır olsa gerek. Yeni karşılaşılan durumları ne ‘Allah’a havale etme şansı var ne de koca bir ulusu/uluslar topluluğunu deneysel revizyonlarla hop oturtup hop kaldırma olasılığı.

Reel sosyalizmin insanları kırdığına ve üzdüğüne tanıklık ettik. Yığınlar ondan kurtulmak için mücadele etti.

Fransız Devrimi de bir projeydi. Hatta belki daha kollektif bir projeydi. Başarılı olması tarihin zorunluluğu değildi (Tarihin -iradeyi anlamsızlaştıracak denli- irade ile ilgili zorunlulukları olamaz kanısındayım). Sosyo-ekonomik sistem olarak kapitalizmin egemen olduğu ülkelerin hepsinde Fransız Devrimi’nin benzerleri yaşanmadı.Yine de hiçbiri kendiliğinden sistem değiştirmedi. Dönüşümler, yerel ve dünya savaşlarının gölgesinde toplumsal itişmelere daha az tanık olunarak gerçekleşebildi. Yani ‘projesiz’ olarak. Ama... bilimsel teknolojik gelişmelerle üretim geometrik büyüyordu... pazar, insan ilişkilerine eskisine oranla geometrik katlanmayla giriyordu ve pazar demokratikti. Feodaliteyi geride bırakacak kadar dinamikleri vardı, zenginleşiyor ve güçleniyordu... sonuç kaçınılmazdı.

Kimileri sosyalizmin bir proje olmasından yola çıkarak, onun tarihin kaçınılmazlığı olmadığını, tarihin başka türlü ilerleyebileceğini, sosyalizmin vicdani bir tercih olduğunu söylüyor. Bu yaklaşım bence gerçeğin önemli bir kısmını içinde barındırıyor. Belki bütün olarak sosyalizm düşüncesinin yerine ‘Marksizm’i koyarsak bu gerçekliğin ta kendisi olabilir. Ben, sosyal sınıfları yok etme ve sosyal eşitlik olarak basitce anlatabileceğimiz bir mücadelenin ‘vicdanlı insanların tercihi’ olmanın ötesinde tarihi bir kaçınılmazlığı ifade ettiğini düşünüyorum. Hiçbir sosyal sınıfın mutlaklaştırılamayacağını düşünüyorum.

Bilginin, herkesçe ulaşılabilir olmasının önünün alınamayacağını düşünüyorum. İnsanlar arasındaki bilgi uçurumunun kısalmasıyla sınıfsal uçurumların da kısalmaya zorlanması bana kaçınılmaz geliyor. 

Olanakları giderek bütün insanlık için daralan bir dünyada korkunç sınıfsal uçurumların yaşamına devam edebilmesi için büyük felaketlere gereksinim olduğunu varsayıyorum. İnsan eliyle yaratılabilecek bu tür büyük felaketlerin sonucu değiştirebileceğine değil, uzaklaştırabileceğine inanabilirim.

Bu yazıya bir şey daha eklemem gerekiyor: Projeli veya projesiz (Somut bir projenin olmayışı durumunda bile bir birikimden bahsedebiliriz)hiçbir şey kendiliğinden olmuyor. ‘Vicdani tercih’ sahiplerinin iradesi gerekiyor. ‘Vicdani tercih sahiplerinin’ iradelerini, çığ gibi büyüyen bilgi-iletişim dünyasında inanca ve duyguya (örneğin bağlılık) değil bilgiye dayandırmaları gerektiğini düşünüyorum. Duyguya ve inanca karşı değilim. Duygu ve inancın düşüncelerimizin içselleştirilmesi, bilincin altına atılması olduğunu gerçek kabul ederek; gelişmenin eskittiği düşüncelerimizi referans alan duygu ve inancın artık tututucu olduğunu gelişmeleri anlamakta bize zorluk çıkardığını ileri sürüyorum.

Bilginin yayılmasına ve yeni bilgilerin oluşmasına bilinçli katkılar yaparak farkında olmadan belki yeni bir projeye dahil olabiliriz.

Gönderen Hüseyin İğdirli - 16/03/2012 13:56:46 (271 okunma)





Baktım Canan Barlas’ın moderatörlüğünde tartışılıyor: “İdeolojiler öldü mü?”
Konuşmacılar : Süleyman Seyfi Öğün, Halil Berktay ve Ömer Laçiner. 

Ben de evirip çeviriyorum kafamda, bireyin “gündelik ideoloji”si ile “bildik ideoloji” nasıl bir alış veriş içindeler diye... Hazır ayağına gelmiş, dedim, kaçırma.

Canlı Notlar’ defterimi kaptığım gibi çöktüm televizyonun başına. Not alarak dinledim.

Biraz şaşırmadım değil, sonunda katılımcılar yüzde 90-95 aynı görüşte oldukları konusunda anlaştılar. Daha bir yüksek tonda, dramatik gerilimi yüksek tartışmaya hazırlamıştım kendimi... Türkiye değişiyor.

Özetle şunlar söylendi:

İdeolojiler bilim felan değildir. Modernite ile dinlerin yerini almaya çalıştılar. Bir farkla, dinlerin iktidar talebi yoktu. 150 yıl insanların beynini formatladılar. 

İdeolojiler öldü, bunlardan artık bir şey çıkmaz. Bir yığın insan bitmemiş gibi yapmaya devam edecektir.

Temel sorulara yeni cevaplar aramalıyız. Küseselleşme süreçlerini nasıl kontrol edebiliriz? Hangi yeni kurumları yaratabiliriz?

Bugünün dünyası farklı. Apple en kârlı şirket, patronu Steve Jobs’ın yaptığı pek çok şeyde bireysel emeği var. Bir günde 9000 kişiyi işe alabiliyor. 

Apple’ın ne gibi bir insanı maliyeti var, ona da bakmalıyız!” 


Tartışma Apple’ın mucizeleriyle mutlu sonla kapandı. 

Hep böyle olur, küresel dünyada umut veren parıltılı bölgenin işaret fişeğidir Apple.

ººº

Gündelik Hayat İdeolojisi

İnsan ideolojisiz yapamıyor. Gündelik hayatla baş etmenin yolu da ‘gündelik bir ideoloji’den geçiyor. 

Modern” insanın gündelik hayattaki asla öngörülemeyen, akıl sır ermez anlamsızlıklarını Woody Allen işliyor, filmlerinde. 

Dikkatli bir izleyici iseniz, 1977 yapımı “Annie Hall”da, filmin sonundaki şu yorumu ve ardından gelen fıkrayı kaçırmamışsınızdır: 

Gündelik hayattaki ilişkilerimiz genellikle mantıksız, saçma ve komiktir. Ama yine de ilişkilerimizi sürdürürüz, çünkü ‘yumurtalara’ ihtiyacımız vardır. 

Adam psikoloğa gitmiş, “Arkadaşım” demiş, “kendini tavuk zannediyor.” 
Doktor, “Öylemi” demiş, “hemen bana getirin onu.” 
Adam itiraz etmiş ,“Yok, getiremem!”
“Neden?” 
“Çünkü yumurtalara ihtiyacım var!”


Arzuların, tutkuların, çıkarların, isteklerin insafsızca kendine yer açmaya çalıştığı bir cangıl gündelik hayat . Geçim derdinin, güç hesaplaşmalarının arenası.

Pek, akıllı insan işi değil aslında. 

Biliyorsunuz, beyin insanları akıllı yapmaya programlanmamış. Bütün derdi bizi ayakta tutmak. Ölmeyelim yeter.

Yalnızca yenip güçlü kalmayı dert eden insanlarla karşılaşıyor olmanız boşuna değil.

Daniel Kahneman (d. 1934) bir deneysel psikolog. 2002’de Nobel ödülü alıyor. Hem de ekonomi alanında. Ekonomiyi ne okumuş ne yazmış birisi. Yaptığı ne? Riskli durumlarda nasıl karar aldığımızı, hüküm verdiğimizi incelemiş.

İddialarının temelinde, -isteyenin tekrarlayarak sınayabileceği- deneyleri var. İnsan aklı, diyor, “iki vitesli”, biri hızlı, diğeri yavaş. 

Hızlı olan Sistem 1, yavaşı ise Sistem 2.”

Bizim rasyonel dediğimiz Sistem 2. İradi, yavaş, zahmetli; uzun iş Sistem 2 ile hüküm vermek.

Sistem 1’e gelince, otomatik, basit, hızlı, sezgisel. İçgüdülerimizi, izlenimlerimizi ve tüm duygularımızı aktif biçimde kullanarak anında kararlar alıyor. Gündelik hayata pek uygun, şip şak!

Doğal halinizde Sistem 1’in içindesiniz, farkında bile olmadan kararlarınızı onunla alırsınız. Sistem 2’ye geçmeniz iradi çaba gerektirir. Örneğin otomobil kullanırken Sistem 1’i, dar bir yere park ederken Sistem 2’i uygularsınız.

Daniel Kahneman’ın iddiaları böyle.

Sistem 1’i sakın ola bir otomatik plot gibi düşünmeyin; Sistem 2’nin hızlandırılmış şekli felan değil. 

Hızlı ve otomatik kararlar alabilmek için evrilmiş bir seri “kısayoldan sonuç çıkarma” yöntemleri –heurisrics-, Sistem 1. Ayrıntılar için Kahneman adı ile heuristics’i birlikte google’lamanız yeter.

Farkında bile olmazsınız, Sistem 1’le düşünüp karar alıyor olduğunuzun. ‘Rasyonel’ dediğiniz düşünce ile yürüdüğünüzü sanırsınız. 

Çabucak kararlar alır, hatalar yaparak bu ‘hız’ın bedelini ödersiniz. 

Gündelik hayatın duygusal didişmelerle geçen bir cangıl olmasında Sistem 1’in rolü önemli. 

Genellikle Sistem 1’in lifleriyle örülmüş ipek böceğininkine benzer güvenli kozaların içinde geçirir insan gündelik hayatını. 

Kozalar gündelik hayat ideolojinizdir:

Deneyimlerinizden çıkardığınız sebep-sonuç iddialarınızı kolayca doğrularsınız, her şeye bir cevabınız vardır; sebepleri olay sonrası geriye bakarak çıkarır, “Tü, Allah kahretsin çok basitmiş nasıl da göremedim!” diye hayıflanırsınız. 

Aslında hayat hiç de anlaşılmaz değildir, Sitem 1’le kozalarınızdan bakınca.

Tekrarlayan gözlemlerinizi hep öyle sürüp gidecekmiş gibi görürsünüz, özele bakarak genel geçer kurallar bulup güvende olduğunuzu zannederiniz.

Kozanızın içine girer, bildiğiniz bir dünyada yaşıyormuş gibi hayata tutunmaya çalışır mutlu olursunuz. 

İnsan “Anlamadığı bir dünyada yaşadığı gerçeğini kabullenmeyi sevmez.”

Böyle yapılmış beynimiz, iki vitesli; hızlı vitesiyle ideolojik bir korunak örmüş içinde yaşıyoruz, gündelik hayatta.


Toplumsal İdeoloji

Ancak bitmiyor, hayat öylesine kederli bir yolculuk ki, bir de grup halinde yaşadığımız korunaklarımız var. 

Bildiğimiz ideolojiler bunlar. Aklımızın “yavaş vitesinin” tuğlalarıyla inşa edilmiş kulübeler.

Varoluşun kaygıları hepimizi biraz filozof yapmıyor mu? Felsefi önyargıları olmayan insan bulabilir misiniz? Kimin hayatı roman değil ki?

Dünyanın kadim soruları gündelik hayat bilgeliğimize birkaç boy büyük geliyor. Sistem 1’in alel acele verdiği cevapları doyurucu bulmuyoruz.

Daha iyi bir dünyanın nasıl kurulacağı, doğadaki vahşetin gündelik hayatta nasıl ehlileştirileceği, adaletsizliklerle nasıl baş edileceği gibi derin sorunlara hazır cevaplar var mı gündelik aklımızda? Yok!..

İşte ikinci sığınağımız burada devreye girer.

Sitem 2’nin tuğlalarıyla örülmüş kulübede, büyük sorulara, kolay anlaşılır hazır cevaplar buluruz.

Sonunda, aklımızın her vitesine bir tane, toplam iki ideolojimiz olmuştur; iki gözümüz, iki kulağımız olduğu gibi. Belki de Tanrı, önemli araçlarımızı yedeklemiştir.

Hep çifte ideolojisi olmuş insanın. 

En köklü toplumsal idoloji din. İnsanın olduğu her yerde, her zaman var. Modernite ile dine rakipler gelmiş. Hatta yasaklanmış din.

Bazıları katılmasa da, ideolojiler öldü, artık bunlardan bir şey çıkmaz...” dendi tartışmada. Sonrası için de bir işaret fişeği atıldı, Steve Jobs’ın Apple şirketini gösteren. 

Şirket deyince Apple’ı düşünmek hoş, zamanın ruhuna olan güvenini canlı tutuyor, modern insanın.

Yaraya Süleyman Hoca dokundu: “Apple’ın insani maliyetine iyi bakılmalı...” 

Ama, diyorum içimden, küresel dünyanın aşırı kırılganlığını gören yeni yöntemlerle...