Kimlikler



Mehmet Kırarslan - 29/01/2007 11:44:06 (941 okunma)

Kimlikler

Hrant Dink’in öldürülmesiyle birlikte, Türkiye’deki etnik kökenlerle ilgili duyarlılık yeniden su yüzüne çıktı. Başka türlüsü de beklenemezdi. Hrant, solcu olduğu için, demokrat olduğu için, insanlar arasındaki yapay etnik ayırımlara inanmadığı için, bu doğrultularda mücadele verdiği için... ama illa da Ermeni olduğu için öldürüldü. Tanıkların ifadesine göre: Katil, olayın hemen ardından “öldürdüm Ermeni’yi” dedi. Polisin basına verdiği bilgilere göre: Olaydan hemen önce cep telefonuyla “abi”sine“Hrant Dink’i bulamadım, burda birkaç Ermeni var, onları vurup döneyim mi?” diye sordu. 

Toplumsal algılama öyle bir noktadaydı ki, henüz bu ayrıntılar açığa çıkmadan, Hrant’ın öldürüldüğü günün akşamı binlerce kişinin katıldığı -neredeyse- kendiliğinden protesto yürüyüşünde “hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz” sloganı icat edildi. Dört gün sonraki cenaze töreninde bu slogan onbinlere mal oldu. Ardından, hayır Türk’üz, haksızlığa karşı Ermeni’yiz, Mehmet’iz, Hrant’ız açıklamaları havada uçuştu. Bu süreç devam ediyor.

Bu tartışmalar içerisinde bir şey daha açığa çıktı. “Hepimiz Ermeni’yiz” sloganını benimseyenler, bu yaklaşımın haklılığını ayrıntılandırmaya çalıştıklarında... aslında Türk’üm; baba tarafından Türk’üm, anne tarafından Çerkes’im; annemler Gürcü, babamlar Yörük; Türkmeniz vb. gibi kendilerine ait bilgileri geçmeyi gerekli gördüler. Kendilerini bu yönden de ifade ettiler. Belki de son on-onbeş yıldır akrabalar arasında, günlük kimi ilişkilerde daha az bilgilerle yapılan konuşmalar, araştırmalar bu şekilde neredeyse deklare ediliyordu. Bundan otuz yıl önce Türk’ten başka yalnızca Kürt’leri bilen; Ermeni, Rum ve Yahudi’leri önemsemeyen, Doğu Karadeniz bölgesinde yaşayanlara -bir gülümsemeyle- toptan “Laz” diyen, Ege’lilere “efe”, Erzurumlulara “dadaş” diyen bizler, otuz yıl sonra, kimliklerle ilgili yeni bir noktada olduğumuzu kabul etmek zorundayız. 

Ne demek efendim “Hrant’ız, Ermeni’yiz”, biz Türk’üz diyenler arasında tam bir bütünlük var: Onlar Türk. Onların “anne tarafı ya da baba tarafı Kürt” olsa da Türk’ler. Onlar’ın etnik kökenleri Boşnak, Çerkes, Çingene, Laz, Gürcü, Arnavut, Arap hatta Rum, Ermeni, Yahudi barındırsa da Türk’ler. Hatta hatta, “Samast” soyadlı katil, Çepni Türkü. Bakınız, onikinci yüzyıldan beri Doğu Karadeniz bölgesine yerleşen Çepniler... ve bakınız “sam esti” olan soyadının zamanla “Samast” olması hikayesi... Kuzeyli Çepnilerin “sam”ı nerede gördükleri bir yana, internette “samast” diye soruşturduğunuzda Gürcüler ve Ermenilerle -ki akla daha yatkın- ilgili sayfaların gelmesi bir yana... Tercüman gazetesi de yazmadı mı: Katil Ermeni! 

Cumhuriyet Türkiyesinin dünya tarihine büyük (!) katkısı Güneş Dil Teorisi itibarıyla -sonradan fazla aşırıya gidildiği resmi ağızlarca da yarım yamalak ifade edildi ama- Sümer’lerin Türk olduğu, “Hitit Türkü”nden bahsedildiği, batan “Mo” adası sakinlerinin Türk olup olmadığının ciddi şekilde araştırıldığı akla getirilirse herşeye rağmen herkesin “Türk” olması anlaşılmaz görünmüyor. Trabzon’da otobüs duraklarına yazılan şu dehşet cümle çok anlam kazanıyor: Dünya Türk olsun!

Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte ortaya çıkan bu yaklaşımı anlayabiliriz. Osmanlı zamanında ulusal mücadelelerle (ya da emperyalist çevrelerin ayartmasıyla -bir gerçeğin iki değişik yüzü- belki de uluslaşma sürecinin kaçınılmaz gerçekliği) kopanların dışında kalanları birleştirmek, onlardan tek bir ulus yaratmak belki bunları gerektiriyordu. Mustafa Kemal “Ne mutlu Türküm diyene!” dedi. Bu yazının ilgi alanından uzaklaşan nedenlerce bu yaklaşım pratikte bütün sorunları çözmedi. Sonuçta Cumhuriyet, vatandaşı olan herkesi hem “Türk” kabul etti hem de onların Kürt, Ermeni, Rum, Yahudi, Çingene vb olmasını unutmadı. “Türk”le “vatandaş” aynı şey olmadı. Belki de başka bir sonuç beklenemezdi. Farklı etnik parçacıklardan oluşturulan bütüne tek bir etnik kökenin ismi verildiği zaman ya bunu reddetmek zorundasınız -çünkü sizi kapsamıyor- ya da zorlamayla da olsa en Türk olduğunuzu icat etmek zorundasınız -aslında ne büyük bir travma-, ben, var ise diğer seçeneklerin bu iki kutup arasında pek önemli olmadığını düşünüyorum. 

Aradan yarım asırdan fazla zaman geçtikten sonra varolan, giderilemeyen kimlik sıkıntılarına yenileri eklenmiş görünüyor. Bu da anlaşılabilir bir şey. Çünkü artık çok etnik köken barındıran Sovyetler Birliği yok. Yugosyavya ve Çekoslavakya tarihe karıştı. İkiye bölünmüş tek etnik kimlikli Almanya birleşti. Afganistan’daki iç savaşta -dinsel farklılık ögeleri taşısalar da- kutuplaşmalar Özbekler, Tacikler, Peştunlar vb. etnik kimliklere göre oluştu. Benzer süreçler Irak’ta yaşanıyor. Sovyetler Birliği iradesi, kendi doğal-tarihsel sürecinde gelişme şansını bulamamış uluslaşma süreçlerini dondurdu. Ortadan kalkmasıyla da donan süreçler fizikteki eşit kaplar teorisini andırır şekilde, daha önce uluslaşma sürecini yaşayanlarla eşit hale gelmeye çalışıyorlar. Benzer süreçler, benzer diğer yerlerde de oluyor, daha az benzeyen yerler bile bundan etkileniyor. Türkiye’deki süreç de kuşkusuz bu gelişmelerden etkileniyor. Ama galiba bunların daha dışında şeyler yaşıyoruz.

Osmanlı’da Jön Türkler’le başlayan modernleşme süreci -ya da diğer bir yaklaşımla uluslaşma süreci- İttihat Terakki gibi tarihimizin trajik sayfalarına aracı olan bir organizasyon doğurdu. İttihat ve Terakki, etnik Türk’ten öte bütün müslümanları Türk görüyordu. Bu, onların tercihi değildi. Oluşan karmaşık konjonktür Osmanlı topraklarındaki müslümanların tamamına Türk diyordu. Osmanlı Arapları, Arnavutlar, Boşnaklar ve Kürtler, Türk’tü. Cumhuriyetin sonrasındaki süreçlerde dünya Kürtleri ve Kürtler dünyayı (en azından isyan edenler -ki onlar da etnik örgütlenme temelinde ama dinsel söylemde isyancıydılar) değişik şekilde algıladılar. Boşnaklar, Arnavutlar ve Araplar artık yoktu. Bu etnik kökenden gelip Cumhuriyet topraklarında kalanlarsa (yaygın Kürt nüfusu da buna dahil) eski günlerdeki isimlerini reddetme noktasında olmadılar. 

Şimdi ise hemen herkes etnik kimliklerini araştırıyor. Daha alt kimliklerini dahi (Karamanlılar, Çepniler, Adigeler, Abhazlar, Mohtiler, Tahtacılar vb.) araştırıyor. Dünyada oluşan durum bu. İnsanlığın geldiği nokta, herkesin kimliklerini özgürce yaşayabilmesinin olanaklı olduğunu hissettiriyor. Ama politika aynı şekilde gelişmiyor. Politikanın statükocuları tarihin bir döneminde etkili olan koşullarda ayak diretiyor. Onlar yeni süreçlere hazır değiller. Hazır da olmak istemiyorlar. Yaşanan ve hatta belki daha kötüsü, yaşanabileceğini hissettikleri süreçlerin kendi pozisyonlarını silikleştireceğini, sıradanlaştıracağını hissediyorlar. Henüz güçlüler ve ayrıcalıklılar. Hiç kimseye hesap vermeden -hesap vermek ne?- belki de eskimiş psikolojik savaş oyunlarını oynamanın her zaman geçerli olacağını zannediyorlar. Şunu hissediyorum, onlar gelişen dünya koşullarını hafife aldıkları sürece, adapte olamadıkları sürece yalnızca kendi kaderleriyle oynamayacaklar, hepimizin kaderiyle oynayacaklar. Hafife almıyorum.

Hafife almıyorum, çünkü, kapışma alanına yepyeni araçlar sürülüyor. Öteden beri solcu söylemlerde bulunanlar, millici, statükocu söylemler dile getirmeye başladılar. Enternasyonalist literatürden henüz boşanamadan koşar adım Türk ulusunun üstün değerlerine (!) sarıldılar. Bu yeni gelişmenin şaşırtıcı hızlılığına bakarak, stotükocuların beklemeye tahammül edemeyecek saldırgan zayıflıklarını hissediyorum. Buradan çok şey beklendiğini hissediyorum. Hepimiz adına tedirgin oluyorum.

Önümüzdeki zaman diliminde kimliklerle ilgili çatışmaların artarak devam edeceği görülüyor. Bu gelişme, yeni siyasal kutuplaşmalarla paralel olacaktır. Toz duman arasındaki kapışmanın aslında temel iki kutbu olacakmış gibi görülüyor: Statüko yanlıları ve daha fazla özgürlükten yana olanlar (Onlar kendilerine belki de yeni bir isim bulmalılar).

Komünist Manifesto ile ok yaydan çıktı. Geri dönüşsüz, yeni bir dönem başladı.

İnsanlar arasındaki ilişkinin sosyalleşmeye başlamasıyla birlikte ‘üstün olma’ dürtüsüyle, ‘eşit olma’ mücadelesinin de hemen ardından başladığını düşünebiliriz. Belki de bu doğanın kanunu. Boşluk bırakmamacasına daha ileriye gitmek ve daha ileriye gidenle aynı noktaya varana kadar yol aramak, uğraşı vermek belki de insanın tercihi değil, zorunluluğu.

Marks ve Engels’in sosyalizm projesi, kuşkusuz bir ‘proje’ idi. Egemenleri alaşağı etme, insanların eşit bir şekilde ‘kardeşce’yaşamasını arzu etme idealleri yeni değildi. Bu doğrultudaki ilk proje de Marks ve Engels’e ait değildi. Geniş halk yığınlarının coşku ile katılımına bakarak dinsel hareketleri de acımasız egemenliklere karşı eşitlik projeleri olarak değerlendirebiliriz. Kendilerine yaşam bulamamış isyanları da... 

Bunlardan farklı olarak Marks ve Engels’in sosyalizm projesi, karşılaşılan yeni sorunların ‘Allah’a havale edileceği bir mistik çerçeve ya da niyetler bütünü olmaktan çok ekonomi, felsefe ve pozitif bilimlere dayanıyordu. Geleceğe yönelik en belirleyici çatışmanın proletarya ile sanayi burjuvazisi arasında olacağını, bu çatışmanın dönüştürücü/devrimci bir nitelik taşıdığını savunuyordu. Tezleri önemli ölçüde doğru çıktı. Bütün insanlık şu ya da bu şekilde onlardan etkilendi. Marksizm yığınlara mal oldu. Onların katkılarına da açık oldu.

Marksizm, marksizm olduğundan beri bilimden de yavaşça uzaklaşmaya başladı desem; bilmem abartı olur mu? Belki abartı içeriyordur ama böyle olması gerekir. Okuma yazması dahi olmayan ya da az olan milyonlarca proleterin, köylünün ve hatta aydının Marks ve Engels’i anlayabilmeleri için ara duraklara-yerel liderlere ihtiyaç vardı. Liderlikler projelerden daha somutturlar. Projeler kadar alternatifli ve kıvrak değildirler. Revizyonu sevmezler ve fakat adını koymadan esaslı revizyonlar yapmaya da zorunludurlar. Reel sosyalizm zamanında durum daha ağır olsa gerek. Yeni karşılaşılan durumları ne ‘Allah’a havale etme şansı var ne de koca bir ulusu/uluslar topluluğunu deneysel revizyonlarla hop oturtup hop kaldırma olasılığı.

Reel sosyalizmin insanları kırdığına ve üzdüğüne tanıklık ettik. Yığınlar ondan kurtulmak için mücadele etti.

Fransız Devrimi de bir projeydi. Hatta belki daha kollektif bir projeydi. Başarılı olması tarihin zorunluluğu değildi (Tarihin -iradeyi anlamsızlaştıracak denli- irade ile ilgili zorunlulukları olamaz kanısındayım). Sosyo-ekonomik sistem olarak kapitalizmin egemen olduğu ülkelerin hepsinde Fransız Devrimi’nin benzerleri yaşanmadı.Yine de hiçbiri kendiliğinden sistem değiştirmedi. Dönüşümler, yerel ve dünya savaşlarının gölgesinde toplumsal itişmelere daha az tanık olunarak gerçekleşebildi. Yani ‘projesiz’ olarak. Ama... bilimsel teknolojik gelişmelerle üretim geometrik büyüyordu... pazar, insan ilişkilerine eskisine oranla geometrik katlanmayla giriyordu ve pazar demokratikti. Feodaliteyi geride bırakacak kadar dinamikleri vardı, zenginleşiyor ve güçleniyordu... sonuç kaçınılmazdı.

Kimileri sosyalizmin bir proje olmasından yola çıkarak, onun tarihin kaçınılmazlığı olmadığını, tarihin başka türlü ilerleyebileceğini, sosyalizmin vicdani bir tercih olduğunu söylüyor. Bu yaklaşım bence gerçeğin önemli bir kısmını içinde barındırıyor. Belki bütün olarak sosyalizm düşüncesinin yerine ‘Marksizm’i koyarsak bu gerçekliğin ta kendisi olabilir. Ben, sosyal sınıfları yok etme ve sosyal eşitlik olarak basitce anlatabileceğimiz bir mücadelenin ‘vicdanlı insanların tercihi’ olmanın ötesinde tarihi bir kaçınılmazlığı ifade ettiğini düşünüyorum. Hiçbir sosyal sınıfın mutlaklaştırılamayacağını düşünüyorum.

Bilginin, herkesçe ulaşılabilir olmasının önünün alınamayacağını düşünüyorum. İnsanlar arasındaki bilgi uçurumunun kısalmasıyla sınıfsal uçurumların da kısalmaya zorlanması bana kaçınılmaz geliyor. 

Olanakları giderek bütün insanlık için daralan bir dünyada korkunç sınıfsal uçurumların yaşamına devam edebilmesi için büyük felaketlere gereksinim olduğunu varsayıyorum. İnsan eliyle yaratılabilecek bu tür büyük felaketlerin sonucu değiştirebileceğine değil, uzaklaştırabileceğine inanabilirim.

Bu yazıya bir şey daha eklemem gerekiyor: Projeli veya projesiz (Somut bir projenin olmayışı durumunda bile bir birikimden bahsedebiliriz)hiçbir şey kendiliğinden olmuyor. ‘Vicdani tercih’ sahiplerinin iradesi gerekiyor. ‘Vicdani tercih sahiplerinin’ iradelerini, çığ gibi büyüyen bilgi-iletişim dünyasında inanca ve duyguya (örneğin bağlılık) değil bilgiye dayandırmaları gerektiğini düşünüyorum. Duyguya ve inanca karşı değilim. Duygu ve inancın düşüncelerimizin içselleştirilmesi, bilincin altına atılması olduğunu gerçek kabul ederek; gelişmenin eskittiği düşüncelerimizi referans alan duygu ve inancın artık tututucu olduğunu gelişmeleri anlamakta bize zorluk çıkardığını ileri sürüyorum.

Bilginin yayılmasına ve yeni bilgilerin oluşmasına bilinçli katkılar yaparak farkında olmadan belki yeni bir projeye dahil olabiliriz.

Gönderen Hüseyin İğdirli - 16/03/2012 13:56:46 (271 okunma)





Baktım Canan Barlas’ın moderatörlüğünde tartışılıyor: “İdeolojiler öldü mü?”
Konuşmacılar : Süleyman Seyfi Öğün, Halil Berktay ve Ömer Laçiner. 

Ben de evirip çeviriyorum kafamda, bireyin “gündelik ideoloji”si ile “bildik ideoloji” nasıl bir alış veriş içindeler diye... Hazır ayağına gelmiş, dedim, kaçırma.

Canlı Notlar’ defterimi kaptığım gibi çöktüm televizyonun başına. Not alarak dinledim.

Biraz şaşırmadım değil, sonunda katılımcılar yüzde 90-95 aynı görüşte oldukları konusunda anlaştılar. Daha bir yüksek tonda, dramatik gerilimi yüksek tartışmaya hazırlamıştım kendimi... Türkiye değişiyor.

Özetle şunlar söylendi:

İdeolojiler bilim felan değildir. Modernite ile dinlerin yerini almaya çalıştılar. Bir farkla, dinlerin iktidar talebi yoktu. 150 yıl insanların beynini formatladılar. 

İdeolojiler öldü, bunlardan artık bir şey çıkmaz. Bir yığın insan bitmemiş gibi yapmaya devam edecektir.

Temel sorulara yeni cevaplar aramalıyız. Küseselleşme süreçlerini nasıl kontrol edebiliriz? Hangi yeni kurumları yaratabiliriz?

Bugünün dünyası farklı. Apple en kârlı şirket, patronu Steve Jobs’ın yaptığı pek çok şeyde bireysel emeği var. Bir günde 9000 kişiyi işe alabiliyor. 

Apple’ın ne gibi bir insanı maliyeti var, ona da bakmalıyız!” 


Tartışma Apple’ın mucizeleriyle mutlu sonla kapandı. 

Hep böyle olur, küresel dünyada umut veren parıltılı bölgenin işaret fişeğidir Apple.

ººº

Gündelik Hayat İdeolojisi

İnsan ideolojisiz yapamıyor. Gündelik hayatla baş etmenin yolu da ‘gündelik bir ideoloji’den geçiyor. 

Modern” insanın gündelik hayattaki asla öngörülemeyen, akıl sır ermez anlamsızlıklarını Woody Allen işliyor, filmlerinde. 

Dikkatli bir izleyici iseniz, 1977 yapımı “Annie Hall”da, filmin sonundaki şu yorumu ve ardından gelen fıkrayı kaçırmamışsınızdır: 

Gündelik hayattaki ilişkilerimiz genellikle mantıksız, saçma ve komiktir. Ama yine de ilişkilerimizi sürdürürüz, çünkü ‘yumurtalara’ ihtiyacımız vardır. 

Adam psikoloğa gitmiş, “Arkadaşım” demiş, “kendini tavuk zannediyor.” 
Doktor, “Öylemi” demiş, “hemen bana getirin onu.” 
Adam itiraz etmiş ,“Yok, getiremem!”
“Neden?” 
“Çünkü yumurtalara ihtiyacım var!”


Arzuların, tutkuların, çıkarların, isteklerin insafsızca kendine yer açmaya çalıştığı bir cangıl gündelik hayat . Geçim derdinin, güç hesaplaşmalarının arenası.

Pek, akıllı insan işi değil aslında. 

Biliyorsunuz, beyin insanları akıllı yapmaya programlanmamış. Bütün derdi bizi ayakta tutmak. Ölmeyelim yeter.

Yalnızca yenip güçlü kalmayı dert eden insanlarla karşılaşıyor olmanız boşuna değil.

Daniel Kahneman (d. 1934) bir deneysel psikolog. 2002’de Nobel ödülü alıyor. Hem de ekonomi alanında. Ekonomiyi ne okumuş ne yazmış birisi. Yaptığı ne? Riskli durumlarda nasıl karar aldığımızı, hüküm verdiğimizi incelemiş.

İddialarının temelinde, -isteyenin tekrarlayarak sınayabileceği- deneyleri var. İnsan aklı, diyor, “iki vitesli”, biri hızlı, diğeri yavaş. 

Hızlı olan Sistem 1, yavaşı ise Sistem 2.”

Bizim rasyonel dediğimiz Sistem 2. İradi, yavaş, zahmetli; uzun iş Sistem 2 ile hüküm vermek.

Sistem 1’e gelince, otomatik, basit, hızlı, sezgisel. İçgüdülerimizi, izlenimlerimizi ve tüm duygularımızı aktif biçimde kullanarak anında kararlar alıyor. Gündelik hayata pek uygun, şip şak!

Doğal halinizde Sistem 1’in içindesiniz, farkında bile olmadan kararlarınızı onunla alırsınız. Sistem 2’ye geçmeniz iradi çaba gerektirir. Örneğin otomobil kullanırken Sistem 1’i, dar bir yere park ederken Sistem 2’i uygularsınız.

Daniel Kahneman’ın iddiaları böyle.

Sistem 1’i sakın ola bir otomatik plot gibi düşünmeyin; Sistem 2’nin hızlandırılmış şekli felan değil. 

Hızlı ve otomatik kararlar alabilmek için evrilmiş bir seri “kısayoldan sonuç çıkarma” yöntemleri –heurisrics-, Sistem 1. Ayrıntılar için Kahneman adı ile heuristics’i birlikte google’lamanız yeter.

Farkında bile olmazsınız, Sistem 1’le düşünüp karar alıyor olduğunuzun. ‘Rasyonel’ dediğiniz düşünce ile yürüdüğünüzü sanırsınız. 

Çabucak kararlar alır, hatalar yaparak bu ‘hız’ın bedelini ödersiniz. 

Gündelik hayatın duygusal didişmelerle geçen bir cangıl olmasında Sistem 1’in rolü önemli. 

Genellikle Sistem 1’in lifleriyle örülmüş ipek böceğininkine benzer güvenli kozaların içinde geçirir insan gündelik hayatını. 

Kozalar gündelik hayat ideolojinizdir:

Deneyimlerinizden çıkardığınız sebep-sonuç iddialarınızı kolayca doğrularsınız, her şeye bir cevabınız vardır; sebepleri olay sonrası geriye bakarak çıkarır, “Tü, Allah kahretsin çok basitmiş nasıl da göremedim!” diye hayıflanırsınız. 

Aslında hayat hiç de anlaşılmaz değildir, Sitem 1’le kozalarınızdan bakınca.

Tekrarlayan gözlemlerinizi hep öyle sürüp gidecekmiş gibi görürsünüz, özele bakarak genel geçer kurallar bulup güvende olduğunuzu zannederiniz.

Kozanızın içine girer, bildiğiniz bir dünyada yaşıyormuş gibi hayata tutunmaya çalışır mutlu olursunuz. 

İnsan “Anlamadığı bir dünyada yaşadığı gerçeğini kabullenmeyi sevmez.”

Böyle yapılmış beynimiz, iki vitesli; hızlı vitesiyle ideolojik bir korunak örmüş içinde yaşıyoruz, gündelik hayatta.


Toplumsal İdeoloji

Ancak bitmiyor, hayat öylesine kederli bir yolculuk ki, bir de grup halinde yaşadığımız korunaklarımız var. 

Bildiğimiz ideolojiler bunlar. Aklımızın “yavaş vitesinin” tuğlalarıyla inşa edilmiş kulübeler.

Varoluşun kaygıları hepimizi biraz filozof yapmıyor mu? Felsefi önyargıları olmayan insan bulabilir misiniz? Kimin hayatı roman değil ki?

Dünyanın kadim soruları gündelik hayat bilgeliğimize birkaç boy büyük geliyor. Sistem 1’in alel acele verdiği cevapları doyurucu bulmuyoruz.

Daha iyi bir dünyanın nasıl kurulacağı, doğadaki vahşetin gündelik hayatta nasıl ehlileştirileceği, adaletsizliklerle nasıl baş edileceği gibi derin sorunlara hazır cevaplar var mı gündelik aklımızda? Yok!..

İşte ikinci sığınağımız burada devreye girer.

Sitem 2’nin tuğlalarıyla örülmüş kulübede, büyük sorulara, kolay anlaşılır hazır cevaplar buluruz.

Sonunda, aklımızın her vitesine bir tane, toplam iki ideolojimiz olmuştur; iki gözümüz, iki kulağımız olduğu gibi. Belki de Tanrı, önemli araçlarımızı yedeklemiştir.

Hep çifte ideolojisi olmuş insanın. 

En köklü toplumsal idoloji din. İnsanın olduğu her yerde, her zaman var. Modernite ile dine rakipler gelmiş. Hatta yasaklanmış din.

Bazıları katılmasa da, ideolojiler öldü, artık bunlardan bir şey çıkmaz...” dendi tartışmada. Sonrası için de bir işaret fişeği atıldı, Steve Jobs’ın Apple şirketini gösteren. 

Şirket deyince Apple’ı düşünmek hoş, zamanın ruhuna olan güvenini canlı tutuyor, modern insanın.

Yaraya Süleyman Hoca dokundu: “Apple’ın insani maliyetine iyi bakılmalı...” 

Ama, diyorum içimden, küresel dünyanın aşırı kırılganlığını gören yeni yöntemlerle...