Tartışma kesilene kadar öğrenme-ilerleme devam edecek



Mehmet Kırarslan - 08/08/2008 10:09:58 (701 okunma)


Tartışma kesilene kadar öğrenme-ilerleme devam edecek

Artık herkes biliyor: Türkiye solu derin bir ayrışmanın içinde. Aslında siyasal yelpazenin tamamında ayrışma ve çözülmeler yaşanıyor. Sol, doğası gereği kuramsal olana daha çok zaman ve enerji harcıyor ve (hâla) bitiremediği bir enerjiye sahip.

Herkesin kabul ettiği bir başka şey: Yakın siyasi tarihimizin en çalkantılı dönemlerinden birini yaşadığımız... Nefesimizi tutarak her gün yeni gelişmeleri, geçmişe ait ortaya çıkacak yeni belgeleri, bunlar üzerinden yapılacak yorumları bekliyoruz ya da en azından benim durumum bu. Kimi yorumları hayretler içinde izliyorum. Hele, solcu, sosyalist ve hatta komünist (?) kimi yazar-çizerlerin ya da kimi tanıdıklarımızın yorumlarına inanamıyorum, inanmakta zorluk çekiyorum. Özellikle inanamadığım; Ergenekon davasının siyasi bir dava olduğu (ki öyle, ne siyasetin dışında yer alabilir?), bu davanın AKP’nin, şeriatçıların, Fetullahçıların vb. ulusal, yurtsever güçleri sindirme operasyonu olduğu (ki sindirmeye yönelik, ama kimi?), liberallerin, liberal solcuların yanılgı içinde onlara destek verdiği... Bu yorumu yapanlar, “ulusal-yurtsever güçler” derken İlhan Selçuk’u, Mustafa Balbay’ı kastediyor. Biraz mesafe koyarak Doğu Perincek tayfasından bahsediyor. Veli Küçük’ten, Sedat Peker’den, Sami Hoştan’dan, Nurettin Güven’den, Kerinçsiz’den, Gülaltay’dan vb. bahsedenine rastlamadım... ve hatta bu davada sanki onlar da yargılanmıyorlarmış hatta hiç yokmuşlar gibi davranıyorlar. Daha da ilginci, başta İlhan Selçuk ve Cumhuriyet çevresi, İşçi Partisi ve yargılanan “yurtseverler”: “Hey, ne yapıyorsunuz! Bizim eli kanlı çetecilerle hiç bir bağımız yok! Böyle bir bağ kurmak bize küfür sayılır, varlık nedenimizi inkar sayılır!”... demiyorlar. 

Bunların dışında kalan bazı solcular, yakın geçmişimizin karanlık ilişkileri ortaya döküldükçe açık ve net tavır almaktan uzaklaşıyorlar, mızmızlanıyorlar. İddaanamenin boşluklarını arıyorlar. “O zaman 12 Eylülcüleri de sıkıyorsa yargılayın” türü apolitik önermeler getiriyorlar. Dolaylı ilgi ikurarak AKP’nın rejim için (?) tehlikesinden bahsetmekten daha çok hoşlanıyorlar. Bu davanın göstermelik olmaması, pazarlıklara kurban gitmeden yakın tarihimize ilişkin kanlı-karanlık ilişkileri olabildiğince daha fazla ortaya çıkarması için kamuoyu desteği yaratmak yerine (ki bu dönemi acı çekerek yaşayanların isteği bu olması gerekir diye düşünüyorum) usül” üzerine kimi haklılıklarının altını çizerek Ergenekon Davası’nı önemsizleştirmeyi yeğliyorlar. Objektif olarak yaptıkları bu...

Niye böyle davranıyorlar? Herkes için toptan bir yanıtım yok kuşkusuz. Bu çevreler içinde kimi “suç ortakları” çıkarsa şaşırmam. Olması gerekir. Bildiğim bir şey olduğundan söylemiyorum. Tabloya bütünsel baktığımızda, teorik olarak bunun böyle olması gerekir diye düşünüyorum. Ayrıca bu bana “ana doğrultu” değil, ayrıntı geliyor.

“Ana doğrultu” ise ülkenin geçmiş ekonomi politikalarında yatıyor. Seksenli-Özal’lı yıllarda ithal-ikameci politikaların terkedilmesiyle birlikte ekonomide bir dizi köklü değişiklik yaşandı. Üretimde rekabet, ihracat, turizm desteklendi. Bürokrasinin “sıkı” yönetimiyle ekonomik serbestlikler birleşince, adı sanı daha önce duyulmamış kişiler, gruplar birden “sermaye” sınıfına yükseldiler. Bu “devlet”siz olamazdı. Ekonomi mafyalaştı. Asil Nadir, Mehmet Ali Yılmaz, Ömer Lütfi Topal, Nurettin Güven, Korkmaz Yiğit, Erol Evcil, Alaatin Çakıcı, Uzanlar ... (siz de bir sürü ekleyebilirsiniz) gibi ne ürettiği, ne alıp-sattığı, nasıl büyüdükleri belirsiz olan kişiler-gruplar önemli ekonomik güçler oldular. Dünya bankası 97’de Türkiye’deki GSMH’nın 3500 ile 6500 USD arasında (?) olduğunu söyledi. Aynı yıllarda Amerikan gazeteleri tüm Dünyada satılan eroinin yüzde sekseninin Türkiye’den geçtiğini yazdı. 90’lı yıllardan başlayarak (bu süreç hâla devam ediyor) uzmanlar, ekonomide ‘kayıt dışı’nın yüzde elli mi yoksa yüzde seksen mi olduğunu tartışıyorlar.

Ekonomi mafyalaşınca siyaset mafyalaşmaz mı? Bu ülkenin seçmeni, daha önce siyasetin dışına attığı, elden ayaktan düşmüş Ecevit’i sırf “çalmaz-çırpmaz” diye seçmedi mi? Devlet kurumları mafyalaşmaz mı? “Cebini o da doldurur ama iş de yapar” lafını çok duymadık mı? Hele de soğuk savaş yıllarında “komünizm tehlikesi”ne karşı kurulmuş ve doğası gereği gizli ödeneklerle çalışan, şeffaf olmayan özel kuvvetler mafyalaşmaz mı? Tanık olduğumuz bu...

Peki buna niye tanık oluyoruz, niye ortaya çıkıyorlar? Çıkıyorlar, çünkü, ithal ikameci ekonomi politika terkedildiğinde, herkesin devlet olanaklarıylakısayol zengini olması olanaklı değildi, kimileri devlet katında pek makbul değildiler. Onlar gerçekten ekonomik rekabetle büyüdüler, özellikle 2001 krizinden sonra dışa açıldılar. Dünyanın dört bir yanına mal satmaya başladılar. Tabi ki onlar da kapitalist ilişkilerle büyüdüler ve tabi ki artı-değere el koyarak ilerlediler. Yine de mafyatik ve kuralsız-insafsız-üretmeyen güçlere göre daha kalıcı oldular ve yaşayabilecekleri hukuku, istikrarı aradılar, arıyorlar. Bahsi geçen süreçten hoşnutsuz büyük sermayeyi de önemli ölçüde yanlarına çektiler. Yani, çatışma kaçınılmazdı.

Bütün bu süreçlerin kesiştiği bir noktada, “ben bu çatışmanın dışında kalmak istiyorum, üçüncü bir yol tutturmak istiyorum” demek yaşanan süreçlerle ilgilenilmediğini, sonuçlarının öngörülemediğini kabul etmek anlamına gelir. Zaten durum bence tam da budur. Bu çevreler bunca zaman siyasetle ilgilenmemişlerdir. Kapitalizm (ben de dahil hepimizin beklediği gibi) yıkılmamış, aksine globalleşmiş, Sovyet sistemi çökmüştür. Proleterya diktatörlüğü, sınıf mücadelesi, piyasa, emperyalizm, ulusal kurtuluş savaşları... bir dizi geleneksel bakış açımız olduğu gibi çökmüştür. İnsan hakları, çevre, cinsel ayrımcılık, bireyin çevresiyle demokratik ilişkilenmesi konularında kapitalizm içindeki dinamikler evrensel değerlere ciddi katkılarda bulunmuşlardır... Arkadaşlarımızın bu dünyayı algılaması ve yeni süreçlere adaptasyonu arpa boyu kadardır.

Ya da gerçekten öyle midir? Bu arkadaşlar kendilerine ve çevrelerine lütfen bir daha baksınlar... Kendileri ve çevreleriyle ilişkileri “devrimci”midir? Belki bir kısmı eleman çalıştırıyordur. Eşleriyle, çocuklarıyla ilişkileri sanırım liberaldir (demokratik de diyebiliriz). “Huzur” içinde yaşamayı kesin planlıyorlardır. Evleri, arabaları, yazlıkları vardır, yoksa da olması için para biriktiriyorlardır. Sıkıntıda olan arkadaşları için çokça üzülüp kendilerini sarsmayacak kadar katkıda da bulunuyorlar olabilirler... Bu örnekleri de artırmak mümkün. O zaman karşımıza (herkesi kastetmiyorum-bu eğilime karşı durabilen iradeler önünde saygıyla eğiliyorum) ekonomik ilişkilerde liberalizme tamamıyla teslim olmuş, politik söylemde gerçekçi olmayan önermeleri sürdüregelen sosyolojik açıdan muhafazakar bir insan fenomeni çıkıyor. 

Sol kuşkusuz, inançtan çok aklın hakim olduğu eğilimdir. Referansını metafizikten değil bilimden alır. Ancak çıkış noktası “etik” olmalıdır: Evrensel insanlık değerleri olmalıdır. Etik olmadan mantık ve estetik gecekondulaşır. “İyi”, “doğru” ve “güzel”e şekil verir. “İyi” de sıkıntı olduğu zaman “doğru” ve “güzel” oluşamaz. “Doğru” ve “güzel”de sıkıntı olduğu zaman acilen “iyi”ye dönmemiz gerekir. 

İnsanlar arasında sosyal sınıfların ve sosyal eşitsizliklerin olmadığı bir dünya özlemi, geçerli koşullarda hâla benim “en iyi”mdir. Buna uygun yaşamak isterim

Komünist Manifesto ile ok yaydan çıktı. Geri dönüşsüz, yeni bir dönem başladı.

İnsanlar arasındaki ilişkinin sosyalleşmeye başlamasıyla birlikte ‘üstün olma’ dürtüsüyle, ‘eşit olma’ mücadelesinin de hemen ardından başladığını düşünebiliriz. Belki de bu doğanın kanunu. Boşluk bırakmamacasına daha ileriye gitmek ve daha ileriye gidenle aynı noktaya varana kadar yol aramak, uğraşı vermek belki de insanın tercihi değil, zorunluluğu.

Marks ve Engels’in sosyalizm projesi, kuşkusuz bir ‘proje’ idi. Egemenleri alaşağı etme, insanların eşit bir şekilde ‘kardeşce’yaşamasını arzu etme idealleri yeni değildi. Bu doğrultudaki ilk proje de Marks ve Engels’e ait değildi. Geniş halk yığınlarının coşku ile katılımına bakarak dinsel hareketleri de acımasız egemenliklere karşı eşitlik projeleri olarak değerlendirebiliriz. Kendilerine yaşam bulamamış isyanları da... 

Bunlardan farklı olarak Marks ve Engels’in sosyalizm projesi, karşılaşılan yeni sorunların ‘Allah’a havale edileceği bir mistik çerçeve ya da niyetler bütünü olmaktan çok ekonomi, felsefe ve pozitif bilimlere dayanıyordu. Geleceğe yönelik en belirleyici çatışmanın proletarya ile sanayi burjuvazisi arasında olacağını, bu çatışmanın dönüştürücü/devrimci bir nitelik taşıdığını savunuyordu. Tezleri önemli ölçüde doğru çıktı. Bütün insanlık şu ya da bu şekilde onlardan etkilendi. Marksizm yığınlara mal oldu. Onların katkılarına da açık oldu.

Marksizm, marksizm olduğundan beri bilimden de yavaşça uzaklaşmaya başladı desem; bilmem abartı olur mu? Belki abartı içeriyordur ama böyle olması gerekir. Okuma yazması dahi olmayan ya da az olan milyonlarca proleterin, köylünün ve hatta aydının Marks ve Engels’i anlayabilmeleri için ara duraklara-yerel liderlere ihtiyaç vardı. Liderlikler projelerden daha somutturlar. Projeler kadar alternatifli ve kıvrak değildirler. Revizyonu sevmezler ve fakat adını koymadan esaslı revizyonlar yapmaya da zorunludurlar. Reel sosyalizm zamanında durum daha ağır olsa gerek. Yeni karşılaşılan durumları ne ‘Allah’a havale etme şansı var ne de koca bir ulusu/uluslar topluluğunu deneysel revizyonlarla hop oturtup hop kaldırma olasılığı.

Reel sosyalizmin insanları kırdığına ve üzdüğüne tanıklık ettik. Yığınlar ondan kurtulmak için mücadele etti.

Fransız Devrimi de bir projeydi. Hatta belki daha kollektif bir projeydi. Başarılı olması tarihin zorunluluğu değildi (Tarihin -iradeyi anlamsızlaştıracak denli- irade ile ilgili zorunlulukları olamaz kanısındayım). Sosyo-ekonomik sistem olarak kapitalizmin egemen olduğu ülkelerin hepsinde Fransız Devrimi’nin benzerleri yaşanmadı.Yine de hiçbiri kendiliğinden sistem değiştirmedi. Dönüşümler, yerel ve dünya savaşlarının gölgesinde toplumsal itişmelere daha az tanık olunarak gerçekleşebildi. Yani ‘projesiz’ olarak. Ama... bilimsel teknolojik gelişmelerle üretim geometrik büyüyordu... pazar, insan ilişkilerine eskisine oranla geometrik katlanmayla giriyordu ve pazar demokratikti. Feodaliteyi geride bırakacak kadar dinamikleri vardı, zenginleşiyor ve güçleniyordu... sonuç kaçınılmazdı.

Kimileri sosyalizmin bir proje olmasından yola çıkarak, onun tarihin kaçınılmazlığı olmadığını, tarihin başka türlü ilerleyebileceğini, sosyalizmin vicdani bir tercih olduğunu söylüyor. Bu yaklaşım bence gerçeğin önemli bir kısmını içinde barındırıyor. Belki bütün olarak sosyalizm düşüncesinin yerine ‘Marksizm’i koyarsak bu gerçekliğin ta kendisi olabilir. Ben, sosyal sınıfları yok etme ve sosyal eşitlik olarak basitce anlatabileceğimiz bir mücadelenin ‘vicdanlı insanların tercihi’ olmanın ötesinde tarihi bir kaçınılmazlığı ifade ettiğini düşünüyorum. Hiçbir sosyal sınıfın mutlaklaştırılamayacağını düşünüyorum.

Bilginin, herkesçe ulaşılabilir olmasının önünün alınamayacağını düşünüyorum. İnsanlar arasındaki bilgi uçurumunun kısalmasıyla sınıfsal uçurumların da kısalmaya zorlanması bana kaçınılmaz geliyor. 

Olanakları giderek bütün insanlık için daralan bir dünyada korkunç sınıfsal uçurumların yaşamına devam edebilmesi için büyük felaketlere gereksinim olduğunu varsayıyorum. İnsan eliyle yaratılabilecek bu tür büyük felaketlerin sonucu değiştirebileceğine değil, uzaklaştırabileceğine inanabilirim.

Bu yazıya bir şey daha eklemem gerekiyor: Projeli veya projesiz (Somut bir projenin olmayışı durumunda bile bir birikimden bahsedebiliriz)hiçbir şey kendiliğinden olmuyor. ‘Vicdani tercih’ sahiplerinin iradesi gerekiyor. ‘Vicdani tercih sahiplerinin’ iradelerini, çığ gibi büyüyen bilgi-iletişim dünyasında inanca ve duyguya (örneğin bağlılık) değil bilgiye dayandırmaları gerektiğini düşünüyorum. Duyguya ve inanca karşı değilim. Duygu ve inancın düşüncelerimizin içselleştirilmesi, bilincin altına atılması olduğunu gerçek kabul ederek; gelişmenin eskittiği düşüncelerimizi referans alan duygu ve inancın artık tututucu olduğunu gelişmeleri anlamakta bize zorluk çıkardığını ileri sürüyorum.

Bilginin yayılmasına ve yeni bilgilerin oluşmasına bilinçli katkılar yaparak farkında olmadan belki yeni bir projeye dahil olabiliriz.

Gönderen Hüseyin İğdirli - 16/03/2012 13:56:46 (271 okunma)





Baktım Canan Barlas’ın moderatörlüğünde tartışılıyor: “İdeolojiler öldü mü?”
Konuşmacılar : Süleyman Seyfi Öğün, Halil Berktay ve Ömer Laçiner. 

Ben de evirip çeviriyorum kafamda, bireyin “gündelik ideoloji”si ile “bildik ideoloji” nasıl bir alış veriş içindeler diye... Hazır ayağına gelmiş, dedim, kaçırma.

Canlı Notlar’ defterimi kaptığım gibi çöktüm televizyonun başına. Not alarak dinledim.

Biraz şaşırmadım değil, sonunda katılımcılar yüzde 90-95 aynı görüşte oldukları konusunda anlaştılar. Daha bir yüksek tonda, dramatik gerilimi yüksek tartışmaya hazırlamıştım kendimi... Türkiye değişiyor.

Özetle şunlar söylendi:

İdeolojiler bilim felan değildir. Modernite ile dinlerin yerini almaya çalıştılar. Bir farkla, dinlerin iktidar talebi yoktu. 150 yıl insanların beynini formatladılar. 

İdeolojiler öldü, bunlardan artık bir şey çıkmaz. Bir yığın insan bitmemiş gibi yapmaya devam edecektir.

Temel sorulara yeni cevaplar aramalıyız. Küseselleşme süreçlerini nasıl kontrol edebiliriz? Hangi yeni kurumları yaratabiliriz?

Bugünün dünyası farklı. Apple en kârlı şirket, patronu Steve Jobs’ın yaptığı pek çok şeyde bireysel emeği var. Bir günde 9000 kişiyi işe alabiliyor. 

Apple’ın ne gibi bir insanı maliyeti var, ona da bakmalıyız!” 


Tartışma Apple’ın mucizeleriyle mutlu sonla kapandı. 

Hep böyle olur, küresel dünyada umut veren parıltılı bölgenin işaret fişeğidir Apple.

ººº

Gündelik Hayat İdeolojisi

İnsan ideolojisiz yapamıyor. Gündelik hayatla baş etmenin yolu da ‘gündelik bir ideoloji’den geçiyor. 

Modern” insanın gündelik hayattaki asla öngörülemeyen, akıl sır ermez anlamsızlıklarını Woody Allen işliyor, filmlerinde. 

Dikkatli bir izleyici iseniz, 1977 yapımı “Annie Hall”da, filmin sonundaki şu yorumu ve ardından gelen fıkrayı kaçırmamışsınızdır: 

Gündelik hayattaki ilişkilerimiz genellikle mantıksız, saçma ve komiktir. Ama yine de ilişkilerimizi sürdürürüz, çünkü ‘yumurtalara’ ihtiyacımız vardır. 

Adam psikoloğa gitmiş, “Arkadaşım” demiş, “kendini tavuk zannediyor.” 
Doktor, “Öylemi” demiş, “hemen bana getirin onu.” 
Adam itiraz etmiş ,“Yok, getiremem!”
“Neden?” 
“Çünkü yumurtalara ihtiyacım var!”


Arzuların, tutkuların, çıkarların, isteklerin insafsızca kendine yer açmaya çalıştığı bir cangıl gündelik hayat . Geçim derdinin, güç hesaplaşmalarının arenası.

Pek, akıllı insan işi değil aslında. 

Biliyorsunuz, beyin insanları akıllı yapmaya programlanmamış. Bütün derdi bizi ayakta tutmak. Ölmeyelim yeter.

Yalnızca yenip güçlü kalmayı dert eden insanlarla karşılaşıyor olmanız boşuna değil.

Daniel Kahneman (d. 1934) bir deneysel psikolog. 2002’de Nobel ödülü alıyor. Hem de ekonomi alanında. Ekonomiyi ne okumuş ne yazmış birisi. Yaptığı ne? Riskli durumlarda nasıl karar aldığımızı, hüküm verdiğimizi incelemiş.

İddialarının temelinde, -isteyenin tekrarlayarak sınayabileceği- deneyleri var. İnsan aklı, diyor, “iki vitesli”, biri hızlı, diğeri yavaş. 

Hızlı olan Sistem 1, yavaşı ise Sistem 2.”

Bizim rasyonel dediğimiz Sistem 2. İradi, yavaş, zahmetli; uzun iş Sistem 2 ile hüküm vermek.

Sistem 1’e gelince, otomatik, basit, hızlı, sezgisel. İçgüdülerimizi, izlenimlerimizi ve tüm duygularımızı aktif biçimde kullanarak anında kararlar alıyor. Gündelik hayata pek uygun, şip şak!

Doğal halinizde Sistem 1’in içindesiniz, farkında bile olmadan kararlarınızı onunla alırsınız. Sistem 2’ye geçmeniz iradi çaba gerektirir. Örneğin otomobil kullanırken Sistem 1’i, dar bir yere park ederken Sistem 2’i uygularsınız.

Daniel Kahneman’ın iddiaları böyle.

Sistem 1’i sakın ola bir otomatik plot gibi düşünmeyin; Sistem 2’nin hızlandırılmış şekli felan değil. 

Hızlı ve otomatik kararlar alabilmek için evrilmiş bir seri “kısayoldan sonuç çıkarma” yöntemleri –heurisrics-, Sistem 1. Ayrıntılar için Kahneman adı ile heuristics’i birlikte google’lamanız yeter.

Farkında bile olmazsınız, Sistem 1’le düşünüp karar alıyor olduğunuzun. ‘Rasyonel’ dediğiniz düşünce ile yürüdüğünüzü sanırsınız. 

Çabucak kararlar alır, hatalar yaparak bu ‘hız’ın bedelini ödersiniz. 

Gündelik hayatın duygusal didişmelerle geçen bir cangıl olmasında Sistem 1’in rolü önemli. 

Genellikle Sistem 1’in lifleriyle örülmüş ipek böceğininkine benzer güvenli kozaların içinde geçirir insan gündelik hayatını. 

Kozalar gündelik hayat ideolojinizdir:

Deneyimlerinizden çıkardığınız sebep-sonuç iddialarınızı kolayca doğrularsınız, her şeye bir cevabınız vardır; sebepleri olay sonrası geriye bakarak çıkarır, “Tü, Allah kahretsin çok basitmiş nasıl da göremedim!” diye hayıflanırsınız. 

Aslında hayat hiç de anlaşılmaz değildir, Sitem 1’le kozalarınızdan bakınca.

Tekrarlayan gözlemlerinizi hep öyle sürüp gidecekmiş gibi görürsünüz, özele bakarak genel geçer kurallar bulup güvende olduğunuzu zannederiniz.

Kozanızın içine girer, bildiğiniz bir dünyada yaşıyormuş gibi hayata tutunmaya çalışır mutlu olursunuz. 

İnsan “Anlamadığı bir dünyada yaşadığı gerçeğini kabullenmeyi sevmez.”

Böyle yapılmış beynimiz, iki vitesli; hızlı vitesiyle ideolojik bir korunak örmüş içinde yaşıyoruz, gündelik hayatta.


Toplumsal İdeoloji

Ancak bitmiyor, hayat öylesine kederli bir yolculuk ki, bir de grup halinde yaşadığımız korunaklarımız var. 

Bildiğimiz ideolojiler bunlar. Aklımızın “yavaş vitesinin” tuğlalarıyla inşa edilmiş kulübeler.

Varoluşun kaygıları hepimizi biraz filozof yapmıyor mu? Felsefi önyargıları olmayan insan bulabilir misiniz? Kimin hayatı roman değil ki?

Dünyanın kadim soruları gündelik hayat bilgeliğimize birkaç boy büyük geliyor. Sistem 1’in alel acele verdiği cevapları doyurucu bulmuyoruz.

Daha iyi bir dünyanın nasıl kurulacağı, doğadaki vahşetin gündelik hayatta nasıl ehlileştirileceği, adaletsizliklerle nasıl baş edileceği gibi derin sorunlara hazır cevaplar var mı gündelik aklımızda? Yok!..

İşte ikinci sığınağımız burada devreye girer.

Sitem 2’nin tuğlalarıyla örülmüş kulübede, büyük sorulara, kolay anlaşılır hazır cevaplar buluruz.

Sonunda, aklımızın her vitesine bir tane, toplam iki ideolojimiz olmuştur; iki gözümüz, iki kulağımız olduğu gibi. Belki de Tanrı, önemli araçlarımızı yedeklemiştir.

Hep çifte ideolojisi olmuş insanın. 

En köklü toplumsal idoloji din. İnsanın olduğu her yerde, her zaman var. Modernite ile dine rakipler gelmiş. Hatta yasaklanmış din.

Bazıları katılmasa da, ideolojiler öldü, artık bunlardan bir şey çıkmaz...” dendi tartışmada. Sonrası için de bir işaret fişeği atıldı, Steve Jobs’ın Apple şirketini gösteren. 

Şirket deyince Apple’ı düşünmek hoş, zamanın ruhuna olan güvenini canlı tutuyor, modern insanın.

Yaraya Süleyman Hoca dokundu: “Apple’ın insani maliyetine iyi bakılmalı...” 

Ama, diyorum içimden, küresel dünyanın aşırı kırılganlığını gören yeni yöntemlerle...