Yazmak, benim için hep zor oldu.


Mehmet Kırarslan - 24/10/2005 11:28:50 (847 okunma)

Yazmak, benim için hep zor oldu. 

Konuşmak daha kolaydı. Hatta kendimi konuşarak iyi ifade ettiğim bile söylenebilir. Ya da ben öyle olduğunu düşünüyorum (?!). Bırakın böyle yaşayayım...

Oysa konuşmak, konuşarak iletişim kurmak daha zor olsa gerekir. Mantığım bana böyle söylüyor. Çünkü, denetlenemez bir süreç bu. Her bir katılımcının birikimi, kendini ifade ediş biçimi farklı. Kendi kendinize bir şey yapmıyorsunuz artık. Konuştuğunuz her kişiyi hesap etmek zorundasınız. Onu anlamaya, ifade edeceğiniz görüşleri onun anlayabileceği bir dille anlatmaya mahkumsunuz. Üstelik yalnızca ağzından çıkanları anlamaya çalışmakla yetinmeyip beden dilini de çözmek isteyeceksiniz. “Niye bunları söylüyor”un ipuçlarını beden dilinde de takip edeceksiniz. Siz de (takip edilen) beden dilinize istediğiniz anlamları yüklemeye çalışacaksınız. Konuşma, istediğiniz yönden uzaklaşmaya, sizce dağılmaya başladığında (konuşmanın devamını tehlikeye atmamak için) itici olmayan manevralarla toplamaya çalışmalısınız. Tuzaklara dikkat etmelisiniz. İstemediğiniz yerlere gitmemeye çalışmalısınız... 

Her gün konuşma eylemi gerçekleştiren okuyucu, bu örnekleri sonsuzca artırabilir. Şey de diyebilir tabi: “Yok canım, ben bunları hiç hesap etmiyorum. İçimdekini öööylece söyleyip geçiyorum. Bütün bu hesaplarla yaşanır mı?”... Evet, birileri bunu diyebilir ama... sonucu değiştiremez. Bahsettiğim bütün süreçler, konuşmalarda şu ya da bu şekilde işler. İradi olarak işlemiyorsa refleks (Bakınız:daha önce oluşturduğumuz iradeler) olarak işler. Konuşmada bir rekabet vardır. Kültürel, sosyal, siyasal değilse bile, farklı insanlar olmaktan kaynaklanan doğal bir rekabet vardır (Ya da çoğu zaman bunlar iç içedir). Yani aslında, konuşarak iletişim kurmak daha zordur. 

Neden o zaman yazmayı tercih etmiyorum.

Ben, kendimi anlamaya çalışacağım. Okuyucu da belki kendinde bir benzerlik bulabilir.

Kanımca en önemlisi; konuşma, günlük hayatımızda sıkça karşılaştığımız zorunlu bir süreçtir. Sosyal hayatın temelidir. “Tuzu uzatır mısın?” yazılı olarak da iletilebilecek bir ileti ise de (Yaşama espri katabilir) pratik değildir. Sosyal yaşamımız bu örnek gibi bir dizi zorunlu pratik iletişimler gerektirir... Burada altı cizilmesi gereken sözcük “zorunlu”dur. İkinci sözcük “pratik” olabilir.

“Yazan bir toplum değiliz”; “konuşma unutulur, yazı kalır (Kanıt teşkil eder(?!), unutulmaz)”; “yazmak mükemmeliyetciliği zorunlu kılar, o yüzden zordur”... önermeleri gerçeğin bir kısmını anlatıyorsa da bütün boyutlarını içermiyor kanısındayım. “Zorunluluk” ve “pratiklik” daha kapsayıcı anahtar sözcüklermiş gibi geliyor bana. 

Zorunlu olduğumuz her şeyi yapıyoruz. “Zor”a adapte oluyoruz. Bu kesin bir adaptasyon olmasa bile, “zor”un varlığı üzerimizden kalkmadıkça yokmuş gibi davranamıyoruz. Sevmediğimiz işlerde çalışabiliyoruz. Hoşlanmadığımız insanlarla görüşebiliyoruz. İstemediğimiz iradeler tarafından yönetilmeyi kabullenebiliyoruz... Muhalefetlerimiz “zor” kalkıncaya kadar dışarı yansımadan içimizde kalıyor. Bir anlamda çelişkili bir iç yaşam sürdürüyoruz. Bazen de (Hatta çoğu zaman) zor egemen oluyor. Muhalefetimiz kırılıyor, anlamsızlaşıyor. Uzun süreçler boyunca zorunlu yaşanılanlar geçmişimizin vazgeçilemez birer parçası oluyor.

“Politik zor” belki en kolay teşhis edileni. Bilimde, sanatta isim değiştiriyor “zor”: “Disiplin” oluyor. Günlük yaşamda ise bilebildiğim kadarıyla bir ismi yok. Aslen yapmak istemediğimiz halde, bir dizi daha başka sıkıntıya neden olmamak için, sevdiklerimizi kırmamak için... kısaca karşı koymak daha maliyetli olduğu için yaptığımız her şey bu sınıfa giriyor.

Yazı ile zor benim yaşamımda çoğu zaman yan yana idiler. İlk ve orta okullarda kompozisyon ödevlerimi büyük bir iştah ile yazarken ve hatta küçük öykücüklerle, şiirciklerle uğraşırken sonradan bu hevesimden vazgeçtim. Vazgeçtiğim yalnızca bu değildi tabi yaşamımda. Benim için zevkli olabilecek bir çok alışkanlığımdan vaz geçtim. Konjonktür bizi sokaklara çağırdı. İçten yapılan bir yazma alışkanlığı yitirildi yerine politik yaşamdaki, daha sonra okul ve iş yaşamındaki zorunlu yazma eylemleri geçti. Halka koptu. Yıllar, onyıllar geçti...

Şimdi düşünüyorum. Çocukluğumdaki yazma eylemsileri, kendimi doğal ifade ediş biçimimdi. Motivasyonu ilişki kurmak, beğenilmek idi. Bu doğal motivasyon zorunlu olan ile yer değiştirdi ve zor ortadan kalktığında tekrar geri gelmedi. Oysa ben hep bekledim... “Bir gün” yazacaktım. Şimdi bir dizi sorumluluklarım vardı. Onları yerine getirir getirmez (Bunların hiç bitmediğini, bitmeyeceğini tahmin edebilirsiniz... işin ilginci ben de bu tahminle birlikte sürdürüyordum aşkımı) yazmaya başlayacaktım. 

Şimdi kendimi doğal olarak ifade edebilmek için bir “zor” arayışındayım. Başka türlü olacağını düşünmüyorum. Çünkü ilk denemelerimden bu yana uzun yıllar geçti ve ben artık günlük alışkanlıklarıyla, çevresiyle, motivasyonlarıyla başka biriyim. Ama “iyi” değilim. Arzu ettiğim kişi değilim. Yazarsam kendimi daha iyi hissedeceğim. Bu sürecin doğal olmayacağını, olamayacağını düşünüyorum. Bu doğrultuda bana uygulanan bir zor yoksa, kendi “zor”umu yaratmalıyım diye düşünüyorum. Tabi bu, başlangıç için böyle olmalı. Otomobildeki buji gibi. Eylem devam edebilmek için sürekli bir yakıt bulabilmeli. İşte burada, gizil bir çözüm var gibime geliyor. Sanırım yazma eylemi kendi yakıtını sürekli üretebilir. 

Pratiklik üzerine de bir iki laf etmek istiyorum. Hiç bir eylem ilk yapıldığında pratik değildir. Pratiklik ısrarla ve bol sayıda yapılma ile ilişkili bir sonuçtur.

Sonuç olarak “yazma” konusunda “zor”a ve “pratik”e gereksinimim olduğunu düşünüyorum. Kendi adıma düşünürken, bir çok arkadaşımı da empati yoluyla gözden geçirdim sanırım.




Diyorum ki, bu tartışma “Sanat nedir?” sorusunun bir türevi olan “Muhafazakar sanat nedir? –var mıdır, yok mudur?-“ sorusunu cevaplamaya çalışmaktadır.
“Kavramın” özünü aramaktadır, bu nedenle skolastiktir. 
“Nedir?” soruları bize Aristotales’in skolastik yönteminden mirastır.
Bu sorularına verdiğimiz cevaplarla kavramların ve sözcüklerin özünü tanımlarız der Aristotales. Örneğin [b]“Ali insandır,” deriz; “İnsanlar ölümlüdür,”[/b] deriz... 
Eğer bu dediklerimizin kesinliğinden kuşkumuz yoksa artık yeni bilgi elimizin altındadır:
O halde,“Ali ölümlüdür.”
Skolastik bilginin temelidir tanımlamalar. 

ººº
Kavramların, terimlerin, sözcüklerin anlamlarının çözümlenmesinin –kesinleştirilmesinin- sağlıklı düşüncenin temeli gibi değerlendirilmesi günümüzde de epey yaygındır. 
Özellikle sosyal bilimlerde. 
Uygarlığımızın en sağlam kalesi doğal bilimlerde,“Nedir?” sorusunun büyüsü kaybolmuştur. 
Kelimelerin ve kavramların anlamları pek de önemli değildir, doğal bilimlerde.
İddialarınızı seslendirirken kullandığınız dilin yapısında taşıyıcı, tasvir edici, açıklayıcı bir araçtan fazlası değildir sözcükler. 
Tek işlevleri budur.
“Doğru veya yanlış olmaları söz konusu bile değildir.” 
Yeter ki iddianızı açık biçimde taşıyabilecek bir dilin oluşmasına yardımcı olabilsinler.
Esas olan gerçek sorunları çözen yepyeni, devrimci kuramların –anlamlı doğruların- peşinden coşkuyla gidebilmektir, modern bilgi arayışında.

ººº
Canım hangi alanda olursa olsun, daha işe başlamadan terimleri iyice tanımlarsak, dilimiz çok daha kesin olmaz mı, çok daha verimli tartışmalar yapmaz mıyız?” diyebilirsiniz.
Bu düşünce Aristoteles’e borçlu olduğumuz önyargılarımızdan biridir ve doğru değildir.
Nedenini konumuza dönerek vermeye çalışayım.
Asıl söylemek istediğim, “Muhafazakar sanat olur mu?” tartışmasını da bu önyargıyla sürdürüyoruz. Bizi peşinden sürükleyen aslında “Nedir?”sorusu. “Muhafazakar sanat nedir?”in peşindeyiz. 
Modern bilimde kavramları tanımlamaya çalışmak yerine, yaptığınız açıklamalara “ad” vermek vardır. O da anlamı kuvvetlendirmek için değil, hikayeyi kısa tutmak için. Aynı açıklamayı tekrarlayıp durmak yerine kısa adını söylersiniz olur biter.
Kısaca gündemdeki “Bu kavram nedir?”sorusu değil, “Bu açıklamaya ne isim vereyim?” sorusudur. 

Örneğin, Hilmi Yavuz gibi, İslam medeniyetinin sanatını “muhafazakar sanat” diye tanımlayabilir ve bu konuda iddialarınızı sıralarsınız. (Neşe Düzel’e verdiği röportaj, 30.04.2012).
Veya ne bileyim, “Kendini muhafazakar diye tanımlayan sanatçıların eserlerine ‘muhafazakar sanat’ demeyi uygun bulduğunuzu” söyler iddialarınızı dökersiniz.
Murat Belge gibi “Chomsky’ye gönderme yaparak ‘aynı şeyler söylense bile bağlamı farklı olduğundan her söylenen şey yenidir” iddiasıyla muhafazakar sanat olmadığı da iddia edebilirsiniz.
Bir iddianız yoksa susmak en iyisidir; tanımı analiz ederek anlamı derinleştirmenin entellektüel katkısı, gerçek oyuna sahneyi hazırlamak bile değildir; boş ve kısır lafazanlığı besleyerek tartışmayı zehirleyebilirsiniz.
Olmadı Doğu Ergil Hoca gibi önce “Muhafazakar” kavramını, ardından da “Sanat” sözcüğünü tanımlayarak “muhafazakar sanat” kavramını açıklamaya çalışırsınız. 
Ancak kavramları tanımlayarak anlamlandıramazsınız, çünkü tanımlarınızı yaparken yeni sözcükler kullanacağınızdan, onları da tanımlamanız gerekecektir. Örneğin, “estetik”, “güzellik”, “öznel değerlemdirme”... gibi kavramları kucağınızda bulursunuz!
Süreci bir türlü sonlandıramazsınız, sonsuza kadar geriye gitmeniz gerekecektir. 
Anlayacağınız kavramlara kesin anlamlar vermenin yolu yoktur!..
Gereği de yoktur. 
Aristotelesci tanım yöntemini kullanan her disiplin “Önce şu kavramları bir açıklığa kavurturalım” diye işe başlar ve kısır bir lafazanlığa saplanıp kalır. 
Kavramları açıklamaya çalışmaktan sorun çözmeye bir türlü sıra gelmez.
Muhafazakar sanat olur mu?” tartışmasında da olacak olan budur.
Bakın Wittgenstein ne demiş, “Politikacılar kullanmak istedikleri her terimi tanımlamaya zorlansalardı halk nazarındaki itibarlarının birçoğunu yitirirlerdi, nutukları daha kısa olurdu ve anlaşmazlıklarının pek çoğunun salt sözel olduğu ortaya çıkardı.”
Oysa bırakın kısalmayı nutuklar hiç bitmek bilmezdi. 
Tanımların yapabileceği ancak sorunu sonsuza kadar geriye atmak çünkü.
Aristotales’in özcü skolastik yönteminin salgın hastalık gibi insan düşüncesini nasıl sardığını, 1945’de anlatmış Karl Popper (Açık Toplum ve Düşmanları, cilt 2).
Ama sosyal bilimlerde dünya hâlâ eskisi minvalde dönebiliyor!

Gönderen Hüseyin İğdirli - 16/03/2012 13:56:46 (271 okunma)





Baktım Canan Barlas’ın moderatörlüğünde tartışılıyor: “İdeolojiler öldü mü?”
Konuşmacılar : Süleyman Seyfi Öğün, Halil Berktay ve Ömer Laçiner. 

Ben de evirip çeviriyorum kafamda, bireyin “gündelik ideoloji”si ile “bildik ideoloji” nasıl bir alış veriş içindeler diye... Hazır ayağına gelmiş, dedim, kaçırma.

Canlı Notlar’ defterimi kaptığım gibi çöktüm televizyonun başına. Not alarak dinledim.

Biraz şaşırmadım değil, sonunda katılımcılar yüzde 90-95 aynı görüşte oldukları konusunda anlaştılar. Daha bir yüksek tonda, dramatik gerilimi yüksek tartışmaya hazırlamıştım kendimi... Türkiye değişiyor.

Özetle şunlar söylendi:

İdeolojiler bilim felan değildir. Modernite ile dinlerin yerini almaya çalıştılar. Bir farkla, dinlerin iktidar talebi yoktu. 150 yıl insanların beynini formatladılar. 

İdeolojiler öldü, bunlardan artık bir şey çıkmaz. Bir yığın insan bitmemiş gibi yapmaya devam edecektir.

Temel sorulara yeni cevaplar aramalıyız. Küseselleşme süreçlerini nasıl kontrol edebiliriz? Hangi yeni kurumları yaratabiliriz?

Bugünün dünyası farklı. Apple en kârlı şirket, patronu Steve Jobs’ın yaptığı pek çok şeyde bireysel emeği var. Bir günde 9000 kişiyi işe alabiliyor. 

Apple’ın ne gibi bir insanı maliyeti var, ona da bakmalıyız!” 


Tartışma Apple’ın mucizeleriyle mutlu sonla kapandı. 

Hep böyle olur, küresel dünyada umut veren parıltılı bölgenin işaret fişeğidir Apple.

ººº

Gündelik Hayat İdeolojisi

İnsan ideolojisiz yapamıyor. Gündelik hayatla baş etmenin yolu da ‘gündelik bir ideoloji’den geçiyor. 

Modern” insanın gündelik hayattaki asla öngörülemeyen, akıl sır ermez anlamsızlıklarını Woody Allen işliyor, filmlerinde. 

Dikkatli bir izleyici iseniz, 1977 yapımı “Annie Hall”da, filmin sonundaki şu yorumu ve ardından gelen fıkrayı kaçırmamışsınızdır: 

Gündelik hayattaki ilişkilerimiz genellikle mantıksız, saçma ve komiktir. Ama yine de ilişkilerimizi sürdürürüz, çünkü ‘yumurtalara’ ihtiyacımız vardır. 

Adam psikoloğa gitmiş, “Arkadaşım” demiş, “kendini tavuk zannediyor.” 
Doktor, “Öylemi” demiş, “hemen bana getirin onu.” 
Adam itiraz etmiş ,“Yok, getiremem!”
“Neden?” 
“Çünkü yumurtalara ihtiyacım var!”


Arzuların, tutkuların, çıkarların, isteklerin insafsızca kendine yer açmaya çalıştığı bir cangıl gündelik hayat . Geçim derdinin, güç hesaplaşmalarının arenası.

Pek, akıllı insan işi değil aslında. 

Biliyorsunuz, beyin insanları akıllı yapmaya programlanmamış. Bütün derdi bizi ayakta tutmak. Ölmeyelim yeter.

Yalnızca yenip güçlü kalmayı dert eden insanlarla karşılaşıyor olmanız boşuna değil.

Daniel Kahneman (d. 1934) bir deneysel psikolog. 2002’de Nobel ödülü alıyor. Hem de ekonomi alanında. Ekonomiyi ne okumuş ne yazmış birisi. Yaptığı ne? Riskli durumlarda nasıl karar aldığımızı, hüküm verdiğimizi incelemiş.

İddialarının temelinde, -isteyenin tekrarlayarak sınayabileceği- deneyleri var. İnsan aklı, diyor, “iki vitesli”, biri hızlı, diğeri yavaş. 

Hızlı olan Sistem 1, yavaşı ise Sistem 2.”

Bizim rasyonel dediğimiz Sistem 2. İradi, yavaş, zahmetli; uzun iş Sistem 2 ile hüküm vermek.

Sistem 1’e gelince, otomatik, basit, hızlı, sezgisel. İçgüdülerimizi, izlenimlerimizi ve tüm duygularımızı aktif biçimde kullanarak anında kararlar alıyor. Gündelik hayata pek uygun, şip şak!

Doğal halinizde Sistem 1’in içindesiniz, farkında bile olmadan kararlarınızı onunla alırsınız. Sistem 2’ye geçmeniz iradi çaba gerektirir. Örneğin otomobil kullanırken Sistem 1’i, dar bir yere park ederken Sistem 2’i uygularsınız.

Daniel Kahneman’ın iddiaları böyle.

Sistem 1’i sakın ola bir otomatik plot gibi düşünmeyin; Sistem 2’nin hızlandırılmış şekli felan değil. 

Hızlı ve otomatik kararlar alabilmek için evrilmiş bir seri “kısayoldan sonuç çıkarma” yöntemleri –heurisrics-, Sistem 1. Ayrıntılar için Kahneman adı ile heuristics’i birlikte google’lamanız yeter.

Farkında bile olmazsınız, Sistem 1’le düşünüp karar alıyor olduğunuzun. ‘Rasyonel’ dediğiniz düşünce ile yürüdüğünüzü sanırsınız. 

Çabucak kararlar alır, hatalar yaparak bu ‘hız’ın bedelini ödersiniz. 

Gündelik hayatın duygusal didişmelerle geçen bir cangıl olmasında Sistem 1’in rolü önemli. 

Genellikle Sistem 1’in lifleriyle örülmüş ipek böceğininkine benzer güvenli kozaların içinde geçirir insan gündelik hayatını. 

Kozalar gündelik hayat ideolojinizdir:

Deneyimlerinizden çıkardığınız sebep-sonuç iddialarınızı kolayca doğrularsınız, her şeye bir cevabınız vardır; sebepleri olay sonrası geriye bakarak çıkarır, “Tü, Allah kahretsin çok basitmiş nasıl da göremedim!” diye hayıflanırsınız. 

Aslında hayat hiç de anlaşılmaz değildir, Sitem 1’le kozalarınızdan bakınca.

Tekrarlayan gözlemlerinizi hep öyle sürüp gidecekmiş gibi görürsünüz, özele bakarak genel geçer kurallar bulup güvende olduğunuzu zannederiniz.

Kozanızın içine girer, bildiğiniz bir dünyada yaşıyormuş gibi hayata tutunmaya çalışır mutlu olursunuz. 

İnsan “Anlamadığı bir dünyada yaşadığı gerçeğini kabullenmeyi sevmez.”

Böyle yapılmış beynimiz, iki vitesli; hızlı vitesiyle ideolojik bir korunak örmüş içinde yaşıyoruz, gündelik hayatta.


Toplumsal İdeoloji

Ancak bitmiyor, hayat öylesine kederli bir yolculuk ki, bir de grup halinde yaşadığımız korunaklarımız var. 

Bildiğimiz ideolojiler bunlar. Aklımızın “yavaş vitesinin” tuğlalarıyla inşa edilmiş kulübeler.

Varoluşun kaygıları hepimizi biraz filozof yapmıyor mu? Felsefi önyargıları olmayan insan bulabilir misiniz? Kimin hayatı roman değil ki?

Dünyanın kadim soruları gündelik hayat bilgeliğimize birkaç boy büyük geliyor. Sistem 1’in alel acele verdiği cevapları doyurucu bulmuyoruz.

Daha iyi bir dünyanın nasıl kurulacağı, doğadaki vahşetin gündelik hayatta nasıl ehlileştirileceği, adaletsizliklerle nasıl baş edileceği gibi derin sorunlara hazır cevaplar var mı gündelik aklımızda? Yok!..

İşte ikinci sığınağımız burada devreye girer.

Sitem 2’nin tuğlalarıyla örülmüş kulübede, büyük sorulara, kolay anlaşılır hazır cevaplar buluruz.

Sonunda, aklımızın her vitesine bir tane, toplam iki ideolojimiz olmuştur; iki gözümüz, iki kulağımız olduğu gibi. Belki de Tanrı, önemli araçlarımızı yedeklemiştir.

Hep çifte ideolojisi olmuş insanın. 

En köklü toplumsal idoloji din. İnsanın olduğu her yerde, her zaman var. Modernite ile dine rakipler gelmiş. Hatta yasaklanmış din.

Bazıları katılmasa da, ideolojiler öldü, artık bunlardan bir şey çıkmaz...” dendi tartışmada. Sonrası için de bir işaret fişeği atıldı, Steve Jobs’ın Apple şirketini gösteren. 

Şirket deyince Apple’ı düşünmek hoş, zamanın ruhuna olan güvenini canlı tutuyor, modern insanın.

Yaraya Süleyman Hoca dokundu: “Apple’ın insani maliyetine iyi bakılmalı...” 

Ama, diyorum içimden, küresel dünyanın aşırı kırılganlığını gören yeni yöntemlerle...