"Yazmak” üzerine... (2)



"Yazmak” üzerine... (2)

Gönderen Mehmet Kırarslan - 31/10/2005 14:14:44 (757 okunma)

1980’li yılların başında (Dağınıklığın içinde boş boş dolanırken) 12 Eylül’ü yazmak istedim. “Bir roman yazayım” diye düşündüm. Bunu yapıp yapamayacağım bir yana, bir çeşit, durumdan görev çıkardım. Kafamda kaba bir kurgu bile oluşturdum: Genç bir delikanlı (Ben olabilirim pekala...), genç bir kızla (Sevdiğim kız olabilirdi tabi ki...), arka plandaki siyasal ve sosyal dokunun içerisinde fırtınalı bir aşk yaşıyor... Yurdumuzdaki hemen her erkeği şair yapan aşk, beni de etkiliyordu... ama işin siyasal-sosyal yanını, bu konuya her kafa patlattığımda farklı değerlendirdiğimi hissediyordum. İşin içinden çıkamıyordum. Sonra, oluşturacağım bütün kişilikler çevremdeki kişiler olacaktı. Ben ne kadar onların isimlerini, durumlarını saklamaya çalışırsam çalışayım, bu tam bir gizleme olamayacaktı. İşin bu kısmında da zorlanıyordum. Sonuçta durum, tehlikeler içeriyordu. Beni yazmaktan vazgeçiren daha çok işin bu yanıydı.

1985’te üniversite öğrencisiyken o zamanki ceza yasasının 141. maddesine muhalefetten (Yakalandım, gözaltı prosedürleri yaşadım) tutuklandım. Hapishanede, kısmen rahatladığım zamanlarda yine bu konuyu kafamda kurgulamaya başladım. Yazabilmek ve dışarı çıkarabilmek olanaksızdı. Nihayetinde ben dünyaca ünlü bir yazar değildim. Öyle olsaydı belki eldeki verilerle kimi (Riskli) çözüm yolları bulunabilirdi. Ama gereksizdi. Kafamda oluşturmam yeterliydi. Sonra dışarı çıktığımda (Sağlıkla çıkabilirsem...) kafamda oluşturduklarımı yazıya dökebilirdim. Edebiyat tarihinde benzer örnekler vardı. 

Tabi, bu sefer yazacaklarım, yıllar önce yazmak istediklerimden çok farklıydı. Hem de çok farklıydı...

Hapishaneden çıktıktan sonra; okul, iş, politika, evlilik, askerlik... Ceza bakiyemi doldurmam gerektiğini düşünenler (Mahkeme sonuçlanmış, ceza almıştım) beni yeniden yakaladılar ve yeniden hapse girdim. Söylemeye gerek yok, yeniden konumuza döndüm. Döndüm ve bıraktım. Çünkü dışarıda inanılmaz gelişmeler oluyordu. Sovyet sistemi silkeleniyordu. Gazeteler bize her gün değişik bir felaket haberi veriyordu. Benim fikirlerim de sürekli değişiyordu. Bir yerde sağlam duramıyordum. Ne yazacaktım? Niye yazacaktım? Elde bir tek aşk öyküsü kalmıştı. Onu da oldukça kişiselleştirdim. Sevdiğime, karıma yazdım. Bu aynı zamanda politik bunalımdan bir çeşit kaçış yoluydu.

Sonraki yıllarda da durum değişmedi. Hapishane çıkışı (Kuvvetli arkadaşlıkların zincirden boşalırcasına çözülmesiyle yapayalnız kalınan) yeni bir hayatın kurulması sorunu vardı. Yeni işler, işe girememeler, bocalama... Biraz rahatladığımda yaşananları (12 Eylül temelli) yazma isteğim yeniden belirdi. Kıvranmalarım da. Bu iş aklıma ilk düştüğü zamandan beri izlediğim yol, başlangıçtan çok uzaklaşmıştı. Bir kaç değişik deneme yaptım. Hiç birinin devamını getiremiyordum. Yarım bırakıyordum. Örneğin 12 Eylül öncesi gençlik içerisinde yaygınlaşan sol hareketlerin yandaşlarının birbirleriyle diyaloglarını yazmak istiyordum. Birden her şey anlamsızlaşıyordu. 15 yıl önce hararetle yazacağım diyalogların artık içi boştu. Taraf olarak değil, anlatıcı olarak da bakamıyordum. Taraftım, içinden geliyordum, dışına çıkamıyordum. İçinde de duramıyordum. 

Konuk yayınlarının kitaplarına artık bakmıyorduk. Dört imzalı Sovyet kitaplarının kuramları bizi çekmiyordu artık. Tamam, alıştığımız üzere romanın “halk için” olması şart değildi. Bunu öğrenmiştim. Ama benim yönelimlerim hâla orda kalmıştı. Sırf kendim için yazsam... ne olduğunu ben anlamıyordum ki. Anlayamama üzerine bir şeyler de yazmak istemiyordum. Somut olanlara tanıklık etmekten, anlamaya, anlatmaya çalışmaktan uzaklaştırdı beni bu. İçimden gelenleri, doğrularımı soyut zamana yaydım.

Şimdilerde yeniden bu konuyu dert ediniyorum. 12 Eylül’den intikam almak istiyorum. Bu topraklarda yaşayanların ve hatta bütün insanlığın bu vahşi dönemi sonsuza dek lanetlemesini istiyorum. Aradan 25 yıl geçmesine rağmen sayfa boyu ölüm ilanlarında 12 Eylül generaline teşekkür edilemesin istiyorum.

Tarihteki katliamları ve cinayetleri kim savunmak ister? Böyle bir savunu kime ne yarar getirir? Oysa geçen yüz yılı kasıp kavuran faşizmin savunuculuğunu yapmak isteyenlerin sanılandan daha geniş bir kesim olduğuna inanıyorum. Ama bunlar örneğin Hitler’le yan yana gelmek istemiyorlar. Kendilerine faşist denilmesini istemiyorlar. Kendilerini dolambaçlı yollarla ifade ediyorlar. Buna neden sırf politik dengeler mi? Anti-faşist edebiyatın yarattığı birikimin katkısını yok sayabilir miyiz? Bence bu birikim, siyaseten ömrünü tamamlamamış faşizm eğilimlerinin en güçlü engelidir.

Bizim 12 Eylül edebiyatımız oluştu mu? 

12 Eylül’ü bir çok yazarımızın ele aldığını biliyorum. Haksızlık etmeyeyim. Tatmin olmama engel olan şey, var olanların çok cılız olmasıdır. Belki daha önemlisi varolanların bütünü yansıtmasındaki eksikliklerdir. Varolanların, bu dönemin tanıklığını yaparken en acımasızı gören, hisseden, ağır yaralar alanlar değil onların arkadaşları olmasıdır. Belki bütün bunları yaşayıp, yaşadıklarını yazmak isteyen (çeşitli nedenlerden dolayı bu dönemi daha hafif geçirmiş) yazarlarımız ele alabildiler 12 Eylül’ü. Ben ve hemen hemen tanıdığım bir çok arkadaşım yazılanlardan pek tatmin olmadık. Kendimizi bu dönemde bulamadık. Anlatılanları yeterli görmedik. Deyim yerindeyse intikamımızın alındığını hissedemedik. Buna rağmen biz de yazmadık. 

Başarılı olacağımızın bir garantisi yok tabi. Belki istediklerimizi istediğimiz gibi yazamayacağız. Ama şöyle düşünelim: Tanık olduklarımız, üzerine milyonlarca kez düşündüklerimizle ilgili olarak biz yazmazsak, bunu kimden bekleyebiliriz? Birikimlerimizi başkalarıyla, mümkünse bütün insanlıkla paylaşmadan içimizde tutmak, zaman ile içten içe unutulmasına izin vermek, bizimle mezara götürmek... hakkımız mı?

Benim sorunum, nasıl bir yerden bakacağımla ilgili. Bu tanıdık soruna takılıp kalmak istemiyorum bu kez. Yaşamımın daha başlangıçlarında edindiğim ve devrimci sandığım yanlış reflex: “önce bu sonra onlar”... yaşama uygun bir yaklaşım değil. Terketmeliyim.

Ve ayrıca kendimi saksı çiçeği gibi hissetmek istemiyorum.

Gönderen Hüseyin İğdirli - 16/03/2012 13:56:46 (271 okunma)





Baktım Canan Barlas’ın moderatörlüğünde tartışılıyor: “İdeolojiler öldü mü?”
Konuşmacılar : Süleyman Seyfi Öğün, Halil Berktay ve Ömer Laçiner. 

Ben de evirip çeviriyorum kafamda, bireyin “gündelik ideoloji”si ile “bildik ideoloji” nasıl bir alış veriş içindeler diye... Hazır ayağına gelmiş, dedim, kaçırma.

Canlı Notlar’ defterimi kaptığım gibi çöktüm televizyonun başına. Not alarak dinledim.

Biraz şaşırmadım değil, sonunda katılımcılar yüzde 90-95 aynı görüşte oldukları konusunda anlaştılar. Daha bir yüksek tonda, dramatik gerilimi yüksek tartışmaya hazırlamıştım kendimi... Türkiye değişiyor.

Özetle şunlar söylendi:

İdeolojiler bilim felan değildir. Modernite ile dinlerin yerini almaya çalıştılar. Bir farkla, dinlerin iktidar talebi yoktu. 150 yıl insanların beynini formatladılar. 

İdeolojiler öldü, bunlardan artık bir şey çıkmaz. Bir yığın insan bitmemiş gibi yapmaya devam edecektir.

Temel sorulara yeni cevaplar aramalıyız. Küseselleşme süreçlerini nasıl kontrol edebiliriz? Hangi yeni kurumları yaratabiliriz?

Bugünün dünyası farklı. Apple en kârlı şirket, patronu Steve Jobs’ın yaptığı pek çok şeyde bireysel emeği var. Bir günde 9000 kişiyi işe alabiliyor. 

Apple’ın ne gibi bir insanı maliyeti var, ona da bakmalıyız!” 


Tartışma Apple’ın mucizeleriyle mutlu sonla kapandı. 

Hep böyle olur, küresel dünyada umut veren parıltılı bölgenin işaret fişeğidir Apple.

ººº

Gündelik Hayat İdeolojisi

İnsan ideolojisiz yapamıyor. Gündelik hayatla baş etmenin yolu da ‘gündelik bir ideoloji’den geçiyor. 

Modern” insanın gündelik hayattaki asla öngörülemeyen, akıl sır ermez anlamsızlıklarını Woody Allen işliyor, filmlerinde. 

Dikkatli bir izleyici iseniz, 1977 yapımı “Annie Hall”da, filmin sonundaki şu yorumu ve ardından gelen fıkrayı kaçırmamışsınızdır: 

Gündelik hayattaki ilişkilerimiz genellikle mantıksız, saçma ve komiktir. Ama yine de ilişkilerimizi sürdürürüz, çünkü ‘yumurtalara’ ihtiyacımız vardır. 

Adam psikoloğa gitmiş, “Arkadaşım” demiş, “kendini tavuk zannediyor.” 
Doktor, “Öylemi” demiş, “hemen bana getirin onu.” 
Adam itiraz etmiş ,“Yok, getiremem!”
“Neden?” 
“Çünkü yumurtalara ihtiyacım var!”


Arzuların, tutkuların, çıkarların, isteklerin insafsızca kendine yer açmaya çalıştığı bir cangıl gündelik hayat . Geçim derdinin, güç hesaplaşmalarının arenası.

Pek, akıllı insan işi değil aslında. 

Biliyorsunuz, beyin insanları akıllı yapmaya programlanmamış. Bütün derdi bizi ayakta tutmak. Ölmeyelim yeter.

Yalnızca yenip güçlü kalmayı dert eden insanlarla karşılaşıyor olmanız boşuna değil.

Daniel Kahneman (d. 1934) bir deneysel psikolog. 2002’de Nobel ödülü alıyor. Hem de ekonomi alanında. Ekonomiyi ne okumuş ne yazmış birisi. Yaptığı ne? Riskli durumlarda nasıl karar aldığımızı, hüküm verdiğimizi incelemiş.

İddialarının temelinde, -isteyenin tekrarlayarak sınayabileceği- deneyleri var. İnsan aklı, diyor, “iki vitesli”, biri hızlı, diğeri yavaş. 

Hızlı olan Sistem 1, yavaşı ise Sistem 2.”

Bizim rasyonel dediğimiz Sistem 2. İradi, yavaş, zahmetli; uzun iş Sistem 2 ile hüküm vermek.

Sistem 1’e gelince, otomatik, basit, hızlı, sezgisel. İçgüdülerimizi, izlenimlerimizi ve tüm duygularımızı aktif biçimde kullanarak anında kararlar alıyor. Gündelik hayata pek uygun, şip şak!

Doğal halinizde Sistem 1’in içindesiniz, farkında bile olmadan kararlarınızı onunla alırsınız. Sistem 2’ye geçmeniz iradi çaba gerektirir. Örneğin otomobil kullanırken Sistem 1’i, dar bir yere park ederken Sistem 2’i uygularsınız.

Daniel Kahneman’ın iddiaları böyle.

Sistem 1’i sakın ola bir otomatik plot gibi düşünmeyin; Sistem 2’nin hızlandırılmış şekli felan değil. 

Hızlı ve otomatik kararlar alabilmek için evrilmiş bir seri “kısayoldan sonuç çıkarma” yöntemleri –heurisrics-, Sistem 1. Ayrıntılar için Kahneman adı ile heuristics’i birlikte google’lamanız yeter.

Farkında bile olmazsınız, Sistem 1’le düşünüp karar alıyor olduğunuzun. ‘Rasyonel’ dediğiniz düşünce ile yürüdüğünüzü sanırsınız. 

Çabucak kararlar alır, hatalar yaparak bu ‘hız’ın bedelini ödersiniz. 

Gündelik hayatın duygusal didişmelerle geçen bir cangıl olmasında Sistem 1’in rolü önemli. 

Genellikle Sistem 1’in lifleriyle örülmüş ipek böceğininkine benzer güvenli kozaların içinde geçirir insan gündelik hayatını. 

Kozalar gündelik hayat ideolojinizdir:

Deneyimlerinizden çıkardığınız sebep-sonuç iddialarınızı kolayca doğrularsınız, her şeye bir cevabınız vardır; sebepleri olay sonrası geriye bakarak çıkarır, “Tü, Allah kahretsin çok basitmiş nasıl da göremedim!” diye hayıflanırsınız. 

Aslında hayat hiç de anlaşılmaz değildir, Sitem 1’le kozalarınızdan bakınca.

Tekrarlayan gözlemlerinizi hep öyle sürüp gidecekmiş gibi görürsünüz, özele bakarak genel geçer kurallar bulup güvende olduğunuzu zannederiniz.

Kozanızın içine girer, bildiğiniz bir dünyada yaşıyormuş gibi hayata tutunmaya çalışır mutlu olursunuz. 

İnsan “Anlamadığı bir dünyada yaşadığı gerçeğini kabullenmeyi sevmez.”

Böyle yapılmış beynimiz, iki vitesli; hızlı vitesiyle ideolojik bir korunak örmüş içinde yaşıyoruz, gündelik hayatta.


Toplumsal İdeoloji

Ancak bitmiyor, hayat öylesine kederli bir yolculuk ki, bir de grup halinde yaşadığımız korunaklarımız var. 

Bildiğimiz ideolojiler bunlar. Aklımızın “yavaş vitesinin” tuğlalarıyla inşa edilmiş kulübeler.

Varoluşun kaygıları hepimizi biraz filozof yapmıyor mu? Felsefi önyargıları olmayan insan bulabilir misiniz? Kimin hayatı roman değil ki?

Dünyanın kadim soruları gündelik hayat bilgeliğimize birkaç boy büyük geliyor. Sistem 1’in alel acele verdiği cevapları doyurucu bulmuyoruz.

Daha iyi bir dünyanın nasıl kurulacağı, doğadaki vahşetin gündelik hayatta nasıl ehlileştirileceği, adaletsizliklerle nasıl baş edileceği gibi derin sorunlara hazır cevaplar var mı gündelik aklımızda? Yok!..

İşte ikinci sığınağımız burada devreye girer.

Sitem 2’nin tuğlalarıyla örülmüş kulübede, büyük sorulara, kolay anlaşılır hazır cevaplar buluruz.

Sonunda, aklımızın her vitesine bir tane, toplam iki ideolojimiz olmuştur; iki gözümüz, iki kulağımız olduğu gibi. Belki de Tanrı, önemli araçlarımızı yedeklemiştir.

Hep çifte ideolojisi olmuş insanın. 

En köklü toplumsal idoloji din. İnsanın olduğu her yerde, her zaman var. Modernite ile dine rakipler gelmiş. Hatta yasaklanmış din.

Bazıları katılmasa da, ideolojiler öldü, artık bunlardan bir şey çıkmaz...” dendi tartışmada. Sonrası için de bir işaret fişeği atıldı, Steve Jobs’ın Apple şirketini gösteren. 

Şirket deyince Apple’ı düşünmek hoş, zamanın ruhuna olan güvenini canlı tutuyor, modern insanın.

Yaraya Süleyman Hoca dokundu: “Apple’ın insani maliyetine iyi bakılmalı...” 

Ama, diyorum içimden, küresel dünyanın aşırı kırılganlığını gören yeni yöntemlerle...