“Yazmak” üzerine... (3 ve son)



“Yazmak” üzerine... (3 ve son)

Gönderen Mehmet Kırarslan - 20/11/2005 12:34:50 (771 okunma)

“Jeff’in, oğluna her gün DMSA iğnesi vuracağı söylendi. Amerika’daydım. Beş-altı kişilik bir gruptuk. Hepsi Amerikalıydı bir ben yabancıydım. Söyleyen gayet sakindi. Benim gibi ilk defa duyan diğerleri de gayet sakindi. Ben afallamıştım. Her gün nasıl DMSA vurabilirdi? Her şey o kadar kesin değildi. DMSA’nın küçük bir çocuğa her gün uygulanması hiç denenmemişti. Sonuçları çok belirsizdi... Herkesin yüzüne bakıyordum. Bu konuyu tartışalım istiyordum. Oysa kimsenin tartışmaya niyeti gözükmüyordu. Olağan karşılıyorlardı. Bir gün yapılması gerekirdi diye düşünüyorlardı. Jeff öyle düşünmüş, şimdi de uygulayacak diyorlardı. Huzursuzluk içindeydim. Toplantıdan sonra da geçmedi huzursuzluğum. Bütün gece uyuyamadım. Ertesi gün düşündüm. Beni bu kadar huzursuz eden şey diğerlerince niye bu kadar olağan karşılanıyordu? Ben eksik olduğumu düşünüyordum. Henüz yeterince bilgili değildik. Harekete geçilmeden önce birilerine daha danışmalıydık; böyle hissediyordum. Sonra düşündüm: Ben hep danışacak birini aradım, literatür takip ettim, mesela bu konuda Amerikalılar ne yapmış, ne yolları izlemişler, araştırdım... Ama onların danışacak bir “Amerikalı”sı yoktu... Bilinmeyen bir yoldan gidiyorlardı ve en “Amerikalı” onlardı...”

Yukarıdaki anlatım, oğlumun tedavisi için görüştüğüm doktora ait. Beni çok etkilediğini söylemeliyim. Tabi, burada anlatmak istediğim, oğlumun tedavisi değil. 

Benim çocukluğumda Türkiye nüfusunun yüzde yetmişi köylerde yaşıyordu (Köylerdeki nüfusun çok iyi tesbit edilebildiğini düşünmüyorum). Şimdi ise nüfusumuzun yüzde yetmişi şehirlerde yaşıyor (Şimdi şehirlerdeki nüfusun çok iyi tesbit edildiğini düşünmüyorum). Benim köyümün yolu yoktu, elektriği yoktu, evlerde su yoktu... Dünya iki kutupluydu. Ülkemiz çatışma noktasıydı. Terör yıllarını, askeri darbeleri, iç savaşı birlikte yaşadık. Şimdilerde AB değerleri giderek içsel değerler haline geliyor. Bütün dünya hızlıca değişiyor ama biz sanki en uç noktalarda, gideceği yollar belirsiz bir değişime ve dönüşüme uğruyoruz. 

Bu kadar büyük dönüşümler bu topraklarda ne zaman yaşandı? Belki bin yıl önce Türklerin Anadoluya akın etmesiyle... Çok acı çektiğimiz, bundan sonra da çekeceğimiz kesin. 

Yaşanan süreçleri yorumlayanlar tarihin bir anında tıkanıyor, anlamakta zorluk çekiyor. Yaşanan süreçlere müdahil olanların durumu daha içler acısı. Bir an önemli oluyorlar... sonra haklılık noktaları o kadar hızlı aşılıyor ki... anlamsızlığa düşüyorlar, anılarıyla uğraşıyorlar. Yepyeni bir yolda gidiyoruz. Eski teoriler yolumuzu yeterince aydınlatmıyor. Eski ‘pratik’ler yeni teoriler üretilmesine izin vermiyor: ‘Hata yapılacağı’ ile korkutuyor bizi. 

Oysa, bu kadar devasa deneyim, yeni fikirlerin oluşmasına; ona karşı fikirlerin oluşmasına; ona karşı da fikirlerin oluşmasına yeterince yataklık ediyor. Deneyimin kurama dönüşememesinin önündeki en büyük engelin özgürleşemeyen irade olduğunu düşünüyorum.

Bizden başka bu işi yapacak bir ‘biz’de yok!

Ne iyi ve ne kötü...

Gönderen Hüseyin İğdirli - 16/03/2012 13:56:46 (271 okunma)





Baktım Canan Barlas’ın moderatörlüğünde tartışılıyor: “İdeolojiler öldü mü?”
Konuşmacılar : Süleyman Seyfi Öğün, Halil Berktay ve Ömer Laçiner. 

Ben de evirip çeviriyorum kafamda, bireyin “gündelik ideoloji”si ile “bildik ideoloji” nasıl bir alış veriş içindeler diye... Hazır ayağına gelmiş, dedim, kaçırma.

Canlı Notlar’ defterimi kaptığım gibi çöktüm televizyonun başına. Not alarak dinledim.

Biraz şaşırmadım değil, sonunda katılımcılar yüzde 90-95 aynı görüşte oldukları konusunda anlaştılar. Daha bir yüksek tonda, dramatik gerilimi yüksek tartışmaya hazırlamıştım kendimi... Türkiye değişiyor.

Özetle şunlar söylendi:

İdeolojiler bilim felan değildir. Modernite ile dinlerin yerini almaya çalıştılar. Bir farkla, dinlerin iktidar talebi yoktu. 150 yıl insanların beynini formatladılar. 

İdeolojiler öldü, bunlardan artık bir şey çıkmaz. Bir yığın insan bitmemiş gibi yapmaya devam edecektir.

Temel sorulara yeni cevaplar aramalıyız. Küseselleşme süreçlerini nasıl kontrol edebiliriz? Hangi yeni kurumları yaratabiliriz?

Bugünün dünyası farklı. Apple en kârlı şirket, patronu Steve Jobs’ın yaptığı pek çok şeyde bireysel emeği var. Bir günde 9000 kişiyi işe alabiliyor. 

Apple’ın ne gibi bir insanı maliyeti var, ona da bakmalıyız!” 


Tartışma Apple’ın mucizeleriyle mutlu sonla kapandı. 

Hep böyle olur, küresel dünyada umut veren parıltılı bölgenin işaret fişeğidir Apple.

ººº

Gündelik Hayat İdeolojisi

İnsan ideolojisiz yapamıyor. Gündelik hayatla baş etmenin yolu da ‘gündelik bir ideoloji’den geçiyor. 

Modern” insanın gündelik hayattaki asla öngörülemeyen, akıl sır ermez anlamsızlıklarını Woody Allen işliyor, filmlerinde. 

Dikkatli bir izleyici iseniz, 1977 yapımı “Annie Hall”da, filmin sonundaki şu yorumu ve ardından gelen fıkrayı kaçırmamışsınızdır: 

Gündelik hayattaki ilişkilerimiz genellikle mantıksız, saçma ve komiktir. Ama yine de ilişkilerimizi sürdürürüz, çünkü ‘yumurtalara’ ihtiyacımız vardır. 

Adam psikoloğa gitmiş, “Arkadaşım” demiş, “kendini tavuk zannediyor.” 
Doktor, “Öylemi” demiş, “hemen bana getirin onu.” 
Adam itiraz etmiş ,“Yok, getiremem!”
“Neden?” 
“Çünkü yumurtalara ihtiyacım var!”


Arzuların, tutkuların, çıkarların, isteklerin insafsızca kendine yer açmaya çalıştığı bir cangıl gündelik hayat . Geçim derdinin, güç hesaplaşmalarının arenası.

Pek, akıllı insan işi değil aslında. 

Biliyorsunuz, beyin insanları akıllı yapmaya programlanmamış. Bütün derdi bizi ayakta tutmak. Ölmeyelim yeter.

Yalnızca yenip güçlü kalmayı dert eden insanlarla karşılaşıyor olmanız boşuna değil.

Daniel Kahneman (d. 1934) bir deneysel psikolog. 2002’de Nobel ödülü alıyor. Hem de ekonomi alanında. Ekonomiyi ne okumuş ne yazmış birisi. Yaptığı ne? Riskli durumlarda nasıl karar aldığımızı, hüküm verdiğimizi incelemiş.

İddialarının temelinde, -isteyenin tekrarlayarak sınayabileceği- deneyleri var. İnsan aklı, diyor, “iki vitesli”, biri hızlı, diğeri yavaş. 

Hızlı olan Sistem 1, yavaşı ise Sistem 2.”

Bizim rasyonel dediğimiz Sistem 2. İradi, yavaş, zahmetli; uzun iş Sistem 2 ile hüküm vermek.

Sistem 1’e gelince, otomatik, basit, hızlı, sezgisel. İçgüdülerimizi, izlenimlerimizi ve tüm duygularımızı aktif biçimde kullanarak anında kararlar alıyor. Gündelik hayata pek uygun, şip şak!

Doğal halinizde Sistem 1’in içindesiniz, farkında bile olmadan kararlarınızı onunla alırsınız. Sistem 2’ye geçmeniz iradi çaba gerektirir. Örneğin otomobil kullanırken Sistem 1’i, dar bir yere park ederken Sistem 2’i uygularsınız.

Daniel Kahneman’ın iddiaları böyle.

Sistem 1’i sakın ola bir otomatik plot gibi düşünmeyin; Sistem 2’nin hızlandırılmış şekli felan değil. 

Hızlı ve otomatik kararlar alabilmek için evrilmiş bir seri “kısayoldan sonuç çıkarma” yöntemleri –heurisrics-, Sistem 1. Ayrıntılar için Kahneman adı ile heuristics’i birlikte google’lamanız yeter.

Farkında bile olmazsınız, Sistem 1’le düşünüp karar alıyor olduğunuzun. ‘Rasyonel’ dediğiniz düşünce ile yürüdüğünüzü sanırsınız. 

Çabucak kararlar alır, hatalar yaparak bu ‘hız’ın bedelini ödersiniz. 

Gündelik hayatın duygusal didişmelerle geçen bir cangıl olmasında Sistem 1’in rolü önemli. 

Genellikle Sistem 1’in lifleriyle örülmüş ipek böceğininkine benzer güvenli kozaların içinde geçirir insan gündelik hayatını. 

Kozalar gündelik hayat ideolojinizdir:

Deneyimlerinizden çıkardığınız sebep-sonuç iddialarınızı kolayca doğrularsınız, her şeye bir cevabınız vardır; sebepleri olay sonrası geriye bakarak çıkarır, “Tü, Allah kahretsin çok basitmiş nasıl da göremedim!” diye hayıflanırsınız. 

Aslında hayat hiç de anlaşılmaz değildir, Sitem 1’le kozalarınızdan bakınca.

Tekrarlayan gözlemlerinizi hep öyle sürüp gidecekmiş gibi görürsünüz, özele bakarak genel geçer kurallar bulup güvende olduğunuzu zannederiniz.

Kozanızın içine girer, bildiğiniz bir dünyada yaşıyormuş gibi hayata tutunmaya çalışır mutlu olursunuz. 

İnsan “Anlamadığı bir dünyada yaşadığı gerçeğini kabullenmeyi sevmez.”

Böyle yapılmış beynimiz, iki vitesli; hızlı vitesiyle ideolojik bir korunak örmüş içinde yaşıyoruz, gündelik hayatta.


Toplumsal İdeoloji

Ancak bitmiyor, hayat öylesine kederli bir yolculuk ki, bir de grup halinde yaşadığımız korunaklarımız var. 

Bildiğimiz ideolojiler bunlar. Aklımızın “yavaş vitesinin” tuğlalarıyla inşa edilmiş kulübeler.

Varoluşun kaygıları hepimizi biraz filozof yapmıyor mu? Felsefi önyargıları olmayan insan bulabilir misiniz? Kimin hayatı roman değil ki?

Dünyanın kadim soruları gündelik hayat bilgeliğimize birkaç boy büyük geliyor. Sistem 1’in alel acele verdiği cevapları doyurucu bulmuyoruz.

Daha iyi bir dünyanın nasıl kurulacağı, doğadaki vahşetin gündelik hayatta nasıl ehlileştirileceği, adaletsizliklerle nasıl baş edileceği gibi derin sorunlara hazır cevaplar var mı gündelik aklımızda? Yok!..

İşte ikinci sığınağımız burada devreye girer.

Sitem 2’nin tuğlalarıyla örülmüş kulübede, büyük sorulara, kolay anlaşılır hazır cevaplar buluruz.

Sonunda, aklımızın her vitesine bir tane, toplam iki ideolojimiz olmuştur; iki gözümüz, iki kulağımız olduğu gibi. Belki de Tanrı, önemli araçlarımızı yedeklemiştir.

Hep çifte ideolojisi olmuş insanın. 

En köklü toplumsal idoloji din. İnsanın olduğu her yerde, her zaman var. Modernite ile dine rakipler gelmiş. Hatta yasaklanmış din.

Bazıları katılmasa da, ideolojiler öldü, artık bunlardan bir şey çıkmaz...” dendi tartışmada. Sonrası için de bir işaret fişeği atıldı, Steve Jobs’ın Apple şirketini gösteren. 

Şirket deyince Apple’ı düşünmek hoş, zamanın ruhuna olan güvenini canlı tutuyor, modern insanın.

Yaraya Süleyman Hoca dokundu: “Apple’ın insani maliyetine iyi bakılmalı...” 

Ama, diyorum içimden, küresel dünyanın aşırı kırılganlığını gören yeni yöntemlerle...