21. yüzyılda daha çok demokrasi, daha çok sosyalizm I


Mehmet Tas - 02/01/2012 9:22:31 (363 okunma)


21. yüzyılda daha çok demokrasi, daha çok sosyalizm 
                  I
Demokrasi: Sosyalizmin kalp atışları
İlginçtir, bugünlerde dünyada gündemde olan konular Türkiye’de ters bir yönde tartışılıyor. 

Dünyada kapitalizm, içinde bulunduğu derin krizden çıkabilmek için soldan bile görüş talep ederken, Türkiye’de sosyalizmi terk etmemizi telkin eden bazı arkadaşlar, ‘sosyalizmsiz bir sol’ söylemini geliştirmeye çalışıyorlar. 

“Kapitalizm bu haliyle sürdürülemez,” denilerek, sosyalizmin kapalı bir devre olduğunu, ‘eski’ teoriden yenisinin çıkamayacağını, sosyal kapitalizmin daha güçlü bir alternatif olduğunu yazıp duruyorlar. 

Ancak, süren tartışmalarda genellikle kapitalizmin ve krizin analizi yeterince yapılamadığından, ileri sürülen görüşler doğal olarak ikna edici olmaktan uzak kalıyor. 

Arkadaşlardan biri, “Yirmi yılı boşuna mı harcadık?” diye sormaktan kendini alamıyor. Bir diğeri ise demokrasiye katkı yaptıklarından dolayı övünüyor.

Benim merak ettiğim nokta işte bu: Gerçekten demokrasiye katkı yaptılar mı? Sosyalizmi çoktan kafalarından silip atanlar, halkın demokrasisini sosyalizm olmadan geliştirebilirler mi? Bu fikirleri savunanlar, özgürlüklerle demokrasiyi birbirine karıştırıyor olabilirler mi? 

İşte bu sorular temelinde bazı noktaları açıklığa kavuşturmak gerekiyor. 

Benzer bir soruyu Fransız politik düşünürleri de sormuştu: “Biz demokrat mıyız?” 

Tartışarak soruya cevap ararken, demokrasi adı altında iki farklı süreçten söz edildiği anlaşılmıştı. Birincisi, özgürlüklerle sınırlı mülk sahiplerinin ideolojisi olan demokrasi, diğeri ise halkın iktidarı, mülksüzlerin toplum yönetimi olan demokrasiydi. 

Özellikle günümüzde demokrasi sözcüğü ağızlardan düşmezken, aslında onun gerçek anlamı üzerine tartışmalar yüzyıllardır sürüp gitmektedir. Yine de bu sözcükle tam olarak ne anlatılmak istendiği genellikle ya belli değildir ya da bu yeteri kadar açıklanmaz. 

Bilindiği gibi, ‘demokrasi’ terimi, ‘demos’ yani ‘halk’ ve ‘kratos’ yani ‘iktidar/otorite’ olmak üzere iki kelimenin birleşmesinden oluşur. Bunun gerçek demokratik sistemlerdeki anlamı, son sözü politik otoriteyi elinde tutan halkın söylemesi ve toplumun çoğunluk tarafından temsil edilmesidir. 

Tarihsel perspektiften baktığımızda Yunan demokrasisinin Avrupa’da, Roma Cumhuriyet geleneğinin veya temsili demokratik hükümet modelinin ise ABD’de varlık gösterdiğini görürüz. 

Bunun dışında, işçi sınıfının ve sosyalizmin güçlenmesi, çoğunluğun iktidara gelme perspektifi karşısında bu iki model birbirine yaklaşmıştı. 
Günümüzde ise, egemen elit, demokrat olmaktan çok liberal olmayı tercih etti. Özgürlükler ve hakların arttırılması sonucu, demokratik kapitalizm, liberal kapitalizme dönüştü. Sosyalizmin ve sosyal demokrasinin zorlamasıyla belirli sınırlarda da olsa, demokratikleşen kapitalizm geçmişte kaldı. 

80’lerden sonra başlayan liberalist radikal değişimin mimarı olan F. Hayek, liberallerin demokrasinin amansız düşmanı olduklarını, otoriter demokrasiyi, liberal diktatörlüğü savunduklarını hiç gizlemedi. Bir defasında açıkça “…sosyal refah devleti yerine liberal diktatörlüğün tercih edebileceğini” söylemekten çekinmedi. Bunu bir anlamda, ekonomik liberalizmin politik otoriter demokrasiyle birleştirilmesi sonucunda, kapitalizmi yapısal değişime uğratarak başardılar.
Sınırlı, elitist demokrasiyi, Nietzsche başta olmak üzere, birçok ünlü filozof demokrasinin iktidar için özgürce bir yarış olduğu ve sonunda soyluların yarışı kazanarak toplumları yöneteceklerini öngörmüşlerdi. Bu düşünürlerin gözünde demokrasi oligarşik bir yönetim, ideolojiden başka bir şey değildi. 

Demokrasiyi çoğunluğun yönetimi olarak gören düşünürler de vardı elbette. Aristotales, Marks ve Rousseau bunlardan bir kaçıdır. Bu düşünürler, eşitsizliğin amansız düşmanı olduklarından, özgürlüğü ve demokrasiyi farklı yorumladılar. Özgürlüğü, politik yaşama eşit ve özgür katılım olarak özetlerken, bunun gerçekleşebilmesini toplumda sosyal eşitliğin yaratılması önkoşuluna bağladılar. Demokrasinin özüne, toplumu var eden emekçi çoğunluğun yönetimine öncelik verdiklerinden, genel seçimler, sınıfsal eşitlik ve fırsat eşitliğini demokrasinin temel eşitlik kuralı olarak belirlediler. 

Son otuz yılda ekonomide yapılan büyük hatalar politikada da tekrar edildi. Demokrasinin özü ve biçimi deformasyona uğradı. 

Yakın tarihlerde Türkiye’de anayasa tartışıldı, yeni yasalar üzerine fırtınalar kopartıldı ama demokrasi ile liberalizm arasındaki farka kimse vurgu yapmadı. Referandumla, halk yığınlarının ilgisi çekildi ancak halkı sürükleyen fikir üreten bir odak çıkmadı. Liberalizme sonuna kadar sadık kalan AKP beklenilenlerin tersine demokratik bir odak olamadı. Çıkarılan yasalar sonuçta yeni bir statükoyu meşrulaştırdı. 

Adı ne olursa olsun, anayasalar tek başlarına demokrasi değildir. 
Demokrasi halkın yükselişidir. Demokrasi, demokrasinin demokratikleşmesidir. 

21 yüzyılda büyük umutlarla beklenen alttan, halkın içinden, emekçi halkla beraber yükselen çağdaş sosyalizmin kalp atışlarıdır demokrasi. 
İnsanlık tarihinde emekçi halk yığınları ancak yedi defa demokrasiyi görebildi. İlk defa Atina’da yaşanan demokrasi, özgürlüklerden tamamen farklıydı. Atina halkı yönetimini demokratik yöntemlerle belirlerken, bireyler özgürlüklerinin tadına varıyordu. Eski Yunanistanda ancak 300 yıl yaşayabildi, MÖ500- 200. Batı Avrupa’da demokrasi Fransız devrimine, 1789’a kadar uzun bir zaman unutuldu. Daha sonra 1848’de işçi ayaklanmalarıyla, 1781 Paris Komünü ile, 1917 Sovyetler ve Büyük Ekim Devrimi ile en son 1989’da demokrasi toplumsal yönetime dönüştü(1). Büyük bedellerin ödenmesi pahasına ayaklanan halk, özgürlüğü değil eşitliği tercih etmişti. Büyük ihtimalle 2011’de demokratik haklarını haykırmaya başlayan yüzbinlerin çığlıkları yakın tarihimizin bir sahifesinde yankı bulacaktır. 

Bu nedenle sosyalizmden önce demokrasiyi tartışmak istiyorum. Bu yazıda demokrasi ile emekçi yığınlar ve halk arasındaki diyalektik ilişkiyi ele almaya çalışacağım. 

Demokrasinin bir yönetim modeli mi yoksa bir ideoloji mi olduğunu tartışmaya açmak istiyorum. 

Demokrasinin oligarşik rejimlere karşı sürekli bir direniş mi, yoksa sabit, değişmez, kalıcı, durağan bir rejim mi olduğunu sorgulamak istiyorum. 

Burada önemli olanın, demokrasiyi yaymak veya ihraç etmekten çok, demokratik sistemin demokratikleştirilmesi olduğunun altını çizmeye çalışacağım. 

Bunu yaparken, teoriyi arıtarak, saf, işlenmiş hale getirerek sınıf ve ırk ayırımcılığını red eden sosyal, politik ve kültürel haklarla daha çoğulcu ve radikal biçime getirilmesinde solun, Marksistlerin ve emekçilerin ne kadar büyük rol oynadıklarına dikkat çekmek istiyorum.

Demokrasi kapitalizmi değil sosyalizmi içselleştirdi. Sosyalizm de demokrasiyi. 

Emekçi yığınlar yalnızca demokrasi aracılığıyla toplumu yönetmeyi öğrenebilir. Onların yönetme deneyimleri arttıkça demokrasinin ekonomi politiği olan sosyalizmin uygulama alanları artar. 
Daha çok demokrasi daha çok sosyalizm demektir. 

Demokrasi, sosyalizmin kalp atışlarıdır. Demokrasinin istikrarlı kalp atışları, sosyalizmin istikrarı demektir. Doğu Avrupa’da olduğu gibi demokrasinin kalp atışları durduğunda sosyalizm ölür.

Gelin şimdi geçmiş yüzyılın sonunda uygulanan yanlış politikaları ve 2011’de yaşanan olayları yeniden hatırlayalım ve sonuçlar çıkarmaya çalışalım. 

Liberal Kapitalizm: Çok özgürlük, az demokrasi 

Kapitalizmle demokrasisinin birlikteliği ikinci dünya savaşından sonra başladı ve ancak iki on yıl devam edebildi. 80’lerden sonra demokratik kapitalizm yol ayırımına varmıştı. Sosyal demokrasinin ve işçi sendikalarının müdahaleleriyle, Keynesçi ekonomik dengeler o tarihe kadar başarıyla yürütüldü. Kapitalist pazarla demokratik politikaların karşı karşıya gelmeleri uzun sürmedi. Demokrasiyle kapitalizmin yan yana oturmalarının mümkün olmadığı anlaşıldı. 

Demokrasinin çoğunluğu iktidara taşıyabileceği korkusu, sağın korkulu rüyasına dönüştü. Kapitalizmi herhangi bir ani politik değişime karşı korumak politik bir amaç oldu. Egemen elit, demokratik denilen özgürlükçü reformlarla politikada merkezi güçlendiren ve kapitalizmin genel kurallarına bağımlılığı zorlayan temsili demokratik bir sistem geliştirdi. Demokrasiyi kapalı bir sisteme çeviren bu model, politik azınlık hareketlerinin etkisizleşmesine neden oldu. Öte yandan temsili kurum ve süreçler güçlendirilerek, başkanlık sistemini kabulü ve bunun model olarak sunulması, politik rejimleri merkezde tutmaya ve devletin toplum üstüne çıkmasına neden oldu(2). 

Görünürde demokrasi işliyordu ama özünde sistem demokrasiden iyice uzaklaşmış, çoğunluğun temsil edilmediği, bir yanıyla otoriter, öteki yanıyla özgürlüklerle sınırlı liberal demokrasi, hükümetlerin politikalarını belirliyordu. Demokrasinin topluma, halka hizmet vermesinin önü kesildi ve sosyal aktivite alanları giderek daraltıldı. Modern çağdaş eğitim, iyi sağlık hizmetleri, konut, ulaşım, ısınma gibi en temel insani haklar birer birer pazara geri verildi. Pazarın faaliyetleri genişledi, kapitalistlerin kar oranları arttırıldı. Kapitalist mülkiyet ve özgürlükler genişlerken buna karşın eşitlik gereksiz görüldü(3). 

Mülkiyet, ekonomik ve sivil özgürlükler alabildiğine geliştirildi, liberalizm güçlendirildi, demokrasinin muhalefet etme gücü zayıflatıldı, kırıldı. 80 ve 90’lı yıllarda özgürlükler zafer kazırken demokrasi emekçi kitlelerle beraber politik sahneden uzaklaştırıldı. Demokrasi, çoğunluk olmadan toplumu temsil etme rolünü yerine getiremez oldu. Özgürlüklerin altına gömüldü, onların gölgesinde kaldı. 

Sistemi koruma adına, özgürlüklerle liberalizmin güç kazanması, demokrasinin otoriter biçimlere bürünmesiyle oldu. Parlamentoların zayıflaması, hükümetlerin, başbakan ve başkanların her şeyi denetlemesi, seçimlerin daha çok iki parti arasında olması, seçim kampanyalarının pahalı olması, sağ ve sol diye sunulan başkanlık adaylarının merkezde yarışmaları, halk kitlelerine yalnızca iki seçenek bırakıyordu. Topluma sunulabilecek derinleştirilmiş demokratik altenatifler yoktu artık. 

Eşitlik, dayanışma, adalet, hakkaniyet sosyalizmin ve Marksizm’in amaçları olduğu kadar insanlığın sosyal ilerlemesinin de ana parametreleridir. Sosyal değişimlerin ruhu olan demokrasi, toplumun halkın çıkarlarına göre biçimleneceğine, 19. yüzyıldaki karakterine büründü, sınıfsal bir sapmaya uğradı. Çoğulcu parlamentonun geniş halk yığınlarının temsil edilebilme olanakları iyice daraltıldı. Yürütme, hükümet ve tek lider, liberalleşen ekonomiye monte edildi. Hukuk ve adalet alanında, hakimlerin mahkemeler tarafından atanması demokrasiyi düzenlemeci bir sisteme indirgedi. Kanunlarla toplumun dizayn edilmesi demokrasinin doğasına uymaz, onun ruhuna aykırıdır(4). 

Batı demokrasisinin artık yeterli olmadığı yönünde neredeyse bir konsensus oluştu. İktidarları ellerinde tutan politik elitin yetiştiği ortam, çağımızın önde gelen dogması oldu. Demokrasi ve neo-liberalizm işbirliği, demokrasiyi zehirledi. Artık demokrasiyi bu ölümcül zehirden kurtarma zamanı geldi. Bunu son yirmi, otuz yıl boyunca solun tartışmak istediği konuların global düzeyde tartışılmaya başlanmasıyla da hissediyoruz. 

Halk arasında etkisi ve katılımı hızla azalan bu sözde demokrasi, işçiler aracılığıyla dikte ettirilen sosyal adalet ve eşitlik normundan uzaklaştı. Halkın demokratik sesi kurnazca kısılarak demokrasiye ayar yapıldı. Seçim ve partiler yasası değiştirilerek toplumsal sorunların çözümüne katkısı olmayan son derece sınırlı alternatiflerin seçimine izin verildi. 
Finans sektörünü düzenleme ve güçlendirme görevini üstlenen demokrasi, uluslararası ekonomik ve politik hareketliliğini yitirdi. Politikacılar sağa sola çarpan serseri bir mayına döndü. 

2008’den bu yana üç yıl geçmesine rağmen hiç bir ulusal parlamento, demokrasiyi geliştiremedi. Tam tersine kriz demokrasiyi içten içe kemirdi. Bu tehlikeyi gören Avrupa Konseyi 2009 yılında çalışma guruplarına demokrasinin tehlikede olduğu uyarısını yaptı. “Karar mekanizmalarının merkezileşmesine, global mekanizmaların parlamentolar tarafından çok sınırlı düzeyde kontrol edilebildiklerine, yeterli şeffaflık ve halkın katılım olanaklarının azlığına” dikkat çekti. Seçimlere katılımın tüm Avrupa ülkelerinde hızla düştüğüne vurgu yaptı. 
Bütün bu olumsuz gelişmelerin merkezinde demokratik meşruiyet krizi bulunuyor. 

Egemen finans sınıfının iktidar üzerindeki etkisi, eleştiriden uzak kalması, sadece bu sınıfın çıkarlarından yana hızlı dönüşümler yapılması, sonuçta, demokrasinin eşitlik ilkesini dumura uğrattı. Bazı politikacıların yoğun çabasına rağmen bu durum bugüne kadar değişmeden kaldı. Atina, Roma ve daha çok sayıda Avrupa ülkesinde, neo-liberal politikaların demokrasiyi nasıl hiçe saydığını büyük bir hayal kırıklığıyla izledik.

Dünya finans sistemi yıkıcı bir krize girince, ulusal hükümetler ve global politik guruplar dönüşü olmayan bir çıkmaza girdi. Yalnızca hükümetler değil, demokrasinin kendisi pazarla ve pazara egemen olan finans gruplarla karşı karşıya geldi. Demokrasinin insani değerlerle, insana göre hareket eden bir diyalog süreci olması gerekirken, kriz döneminde, parlamenter yasal düzenlemeler politikacıların değil ofislerinden dışarı bile çıkmayan bankerlerin el hareketlerine göre yapıldı.

Pazardaki yanlış uygulamalar halkı politikadan uzaklaştırdı. 
Sosyal maliyetinin yıpratıcı etkisine aldırmadan Avrupa ve ABD’de konut politikaları bir para makinası gibi görüldü. Ortak mülkiyet, buna emeklilik fonları dahil, rantçı, paradan para kazanan bir mentalite yarattı. Tüketimle göreceli mutlu olan halkın politikacılarla bağlantıları kesildi. Finans oligarşisiyle yönetilen denetimsiz temsili demokratik sistem kaderine terk edildi. Böyle bir politik konjöktür içinde şöyle bir ikilem belirdi: Demokrasinin etkisizleşmesi, krizi derinleştirdi; derinleşen kriz giderek demokrasiyi işlevsiz hale getirdi ve bir bütün olarak toplumsal çöküşe neden oldu. 

Krizin yarattığı fırsatlardan yararlanarak gerçek demokrasiyi yaratmak öncelikli hale geldi. Artık demokrasiyi tek bir sınıfın kontrolünden çıkarmanın zamanıdır. Demokrasiyi ‘yaşam destek makinesi’ne bağlı durumdan çıkartarak, topluma hayat veren misyonuna geri vermek, ancak çalışan yığınların etkin katılımıyla mümkün olacaktır. Sürekli değişim, diyalog, milyonların farklı taleplerinin uzlaşması, yani demokratikleşme, demokrasinin kendisidir. 
DEVAM EDECEK 

II
1
-Tarihteki demokratik halk ayaklanmaları
2-Demokrasinin iki dinamiği: eşitlik ve özgürlük 
Referans: 
- Luciano Canfora, Democracy in Europe: A History of an Ideology, 2006, (1, 3)
-Samir Amin, El socialismo del siglo xxı, 2010(2, 4)
-Morning Star, 17-18 Aralık 2011
-Observer, 13-11-2011 
-Jonathan Freedland, The markets distrust democracy. guardian.co.uk, 15 November 2011 
-Jürgen Habermas, Europe's post-democratic era, guardian.co.uk, 10 November 2011 
-Jarret Wollstei, Democracy vs. Freedom, website
-Rep. Ron Paul, MD, Democracy Is Not Freedom, website