AKP Neden Durdu?

Mehmet Tas - 17/05/2012 12:35:24 (413 okunma)


AKP Neden Durdu?

Zülfü Dicleli’nin “Muhafazakâr hegemonya – Nereye kadar?” (*) başlıklı yazısının, AKP iktidarının son aylarda hızlandırdığı toplum mühendisliği ve kültürel yeniden yapılanma projesinin, AKP dışında hemen herkesin tepkisini çekmesi ve dışarıdan AKP’ye verilen desteğin, demokrasi perspektifinden her ne gerekçeyle olsun imkansıza yaklaştığı günlerde gelmesi sürpriz değil. 

Gerçekte, soldan AKP iktidarını destekleyenlerin bir süredir, özellikle de 12 Eylül referandumundan sonra, başlarının üzerinde giderek büyüyen kanserli bir ura dönüştü bu soru: AKP, devleti ele geçirmesine, orduyu kontrol etmesine, yargı ve hukuku neredeyse bir parti aparatı gibi kullanmasına, halkın büyük oranda desteği ve mecliste her türlü yasayı geçirebilecek çoğunluğu olmasına rağmen neden, ‘ileri demokrasi’ olarak kısaca tanımlayabileceğim projelerini durdurdu hatta geriye doğru hızla yol almaya başladı? 

AKP’nin soldan dostlarının çoğu bu soruyu görmezden geliyor. Bazılarının bu soruya psikoterapi diliyle (Erdoğan’ın “Kasımpaşalı” olması vb.) açılımlar getirmeye çalışır ve bir kısmının ise, düne kadar destekledikleri AKP iktidarını hiç bir açıklama getirme gereği bile duymadan aniden eleştirmeye başlamışken, Dicleli’nin en azından bu soruyu açıkça dile getirmesi olumlu. Ancak bunun nedeni, gerçekten bu soruya verilecek yanıtın Türkiye ve solun geleceği ile duyulan kaygılar mı, yoksa solun Avrupada hissedilen yükselişi karşısında kaçınılmaz olarak Türkiye’nin de etkilenmesi durumunda şimdiden kendisini bu alanda konuşlandırma çabası mı olduğuna yazıyı okuduktan sonra karar vermek gerekir.

Dicleli, AKP’nin son aylarda kültürel alanda başlattığı saldırılarına örneklerle girdikten sonra altını çizerek, AKP’nin kimliğinin değişmesi altında “başka nedenler” aramaya başlıyor.

AKP’nin daha ilk günden aklında olduğunu, hep takiye yapageldiğini, asker ve sivil bürokrasi ile üniversite ve yargıdaki Kemalist direnişin tasfiyesiyle önleri açıldıktan sonra, şimdi gerçek kimlikleriyle ortaya çıktıklarını söyleyecek olanlar çıkacaktır elbette.” derken, hem, yarım ağızla da olsa, AKP’nin gerçekten baştan beri böyle bir niyeti olmadığını dolaylı olarak kabul ediyor, hem de, “evet, buna rağmen, daha baştan AKP’yi desteklemekle yanlış yaptık” demekten kaçınmış oluyor. “Olabilir de olmayabilir de. Bunu tartışmanın pek bir anlamı yok.” diyerek bu noktanın önemsiz olduğunu göstermeye çabalıyor ama gerçekte metnin yazılma amacı ve ana konusu bu nokta; AKP neden demokratik açılımları durdurdu, tam da önünde hiç bir engel kalmamışken ve halkın büyük desteği arkasındayken..? 

Burada sorun, yanlış tespit yapan, politik öngörüleri gerçekleşmeyen bir aydının özeleştiri yaptığını görüp rahatlamak, “ben haklı çıktım” diye sevinmek değildir elbette. Sorun, ancak yanlış yapıldığının görülmesiyle birlikte, yakın geçmişin bir değerlendirmesinin daha sağlıklı yapılabilmesi ve daha da önemlisi benzer hatalardan arınmış yeni politik analiz ve görüşlerin ancak böyle bir patform üzerine kurulabileceğidir. Ki bunu yapmanın ne kadar önemli olduğunu yazının tamamını okuduğumuz zaman görüyoruz. 

Yazıda neden AKP durdu, sorusuna verilen yanıtı daha başta özetlersek, AKP (Parti, iktidarı oluşturan toplumsal katmanlar, kültürel yapısı, izlediği ekonomik politikalar vb.) dışında herkes ve her şeyin etken olarak sıralandığını görüyoruz. AB’nin içinde bulunduğu kriz ve Türkiye’ye karşı olumsuz tavırlar, ki bu analiz büyük oranda gerçekler gözardı edilerek formüle edilmiş, çünkü AB, AKP iktidarını baştan beri destekledi. Eleştirmeye başladığı zamana bakarsak, aslında AKP’nin demokratik reformları durdurduğu yani iktidarı eline geçirmesiyle birlikte, başbakan Erdoğan’ın “tek adam”laşmaya başladığı döneme denk geldiğini görürüz. Oysa Dicleli bunun tersini savunuyor. Diğer bir deyişle, Avrupa Türkiye’yi bırakmadı, Türkiye Avrupayı bıraktı. 

İkinci neden olarak verdiği “Osmanlı rüyası” da aslında bununla bağlı ve paralel olarak gelişti. Burada Dicleli hemen her yazısında olduğu gibi yine ABD’nin Türkiye’nin dış politika üzerindeki etkisini yok sayıyor. Ortadoğu eşbaşkanlığı, Libya’ya müdahale (Erdoğan’nın başta karşı çıkmasına rağmen ve bir hafta sonra İzmir’i saldırının ana karargahı yapması..) konusu, Malatya’ya yerleştirilen füzeler vb. baktığımızda Türkiye’nin bölgesel “güç”olmasının nedenleri daha açık ortaya çıkıyor; ve artık buradaki ‘güç’ sözcüğü, ancak ironik çengeller içinde bir anlam ifade ediyor.

Arap Baharı”nı AKP’nin durmasına bir neden olarak göstermek ise, Dicleli’nin yine ABD ve AB’nin Türkiye üzerinde hiç bir etkisi olmadığı tezi üzerinden fikir yürütmesinden kaynaklanıyor. Örneğin Suriye ile gerginleşen ilişkilerin, ABD veya İngiltere ile hiç bir ilişkisi yokmuş da, AKP iktidarının aniden Esat rejimine karşı Suriye halkının yanında yer almak istediğini hissettirmeye çalışmak , AKP’nin ve özellikle Erdoğan’nın kendi ülkesinde, halkına karşı bir diktatöre dönüştüğünü kabul eden bir yazıda grotesk bir söyleme dönüşüyor. Kürt sorununda da, eski askeri yöntemlerle “çözüm”aramaya başlaması, yani yine eski “statükocu”, “Kemalist” yöntemlere dönmesini de, AKP iktidarının neden durduğu sorusuna verdiği nedenlerin sonuna eğreti bir şekilde ama ustaca iliştiriveriyor Dicleli.

AKP’nin kırılma noktalarından bir diğerini, Çin’de demokrasi olmadan ekonomik gelişmenin mümkün olduğunun ortaya çıkmasına bağlanmakla tam olarak ne anlatılmak istendiği ise belli değil. Türkiye şimdiye kadar demokratik bir ülkeydi, ancak aniden AKP iktidarı Çin’i örnek alarak ekonomide gelişme adına demokrasiyi feda etmeye mi kalktı denmeye çalışılıyor. Yoksa daha başından AKP bu yolu izledi mi deniyor; ki bu halde yine yazının başındaki soruya dönüyoruz. Kaldı ki, Çin’deki ekonomik gelişme ve demokrasi sorunu, “birini kısarak diğerini büyüttüler” yaklaşımıyla açıklanamayacak kadar kompleks bir konu. Ve Türkiye ile paralellik ve bağları bu oranda uzak ve soyut, ekonomi ve politikanın tüm küreselliğine rağmen.

Dicleli’nin gösterdiği altıncı kırılma noktasında bahsettiği göçler ve dolayısıyla bu noktayı kentsel ve kırsal nüfusun kültürel gelişimine bağlaması da, yine sorunu dış etkenlerin “doğal” engellerine bağlama arzusuyla sıkıfıkı. Herşeyden önce, kentte yaşayanların daha demokrat, kültürlü, açık fikirli, modern; kırsal kesimdeki insanların da muhakkak tutucu olduğu düşüncesi, kesin verilerden uzak determinist bir sonuçla yazılıvermiş. Böyle olsaydı insanları kentlere taşır veya kırsalı kentleştirirek demokrasi sorununu çözüverirdik.! Örneğin, Çin’de tarihinde ilk defa bu yıl kentsel nufüsun oranı kırsal nüfusu geçti. Ancak demokrasi tersi bir yönde ilerliyor. Evet, AKP’nin büyük oranda tutucu kesimlerden oy aldığı doğru ama, kentlerde ikamet eden aydınlar, hatta soldan aldığı desteği nasıl açıklayacak Dicleli, herkesten önce kendinden başlayarak elbette.!

Görüldüğü kadarıyla sıraladığı “kırılmalar” tam olarak Dicleli’yi de tatmin etmemiş ki bir de bunlara eşlik eden “süreklilikler” saptamış. Adı üzerinde, eğer bu olgular sürekli ise, yani AKP öncesinden beri değişmeden bugüne kadar varsa, nasıl oluyor da, 2002 yılında iktidara gelen ve yaklaşık son 5 yılda başlattığı reformların önünde engel unsur olabiliyor; ki devleti her kurumuyla ele geçiren bir iktidar için bu konu neden sorun olsun? Ayrıca, “Türk iş çevrelerinde devlet tarafından servis edilen ranta yüz çevirip kendi gücüyle büyüme yolunu tercih eden kesimler hâlâ cılız kalmaya devam ediyor.” saptaması da ayak üstü düşünülmemişse eğer, sadece bir madde daha sıralamak çabası dışına çıkamıyor. Bazı iş çevreleri Dicleli’nin dediği gibi “Devlet tarafından tahsis edilen ranta yüz çevirmiyor” tam tersi oluyor; devleti ele geçiren AKP iktidarı sadece kendini destekleyen iş çevrelerine destek veriyor. Bu gerçeği bilmeyen kaldı mı Türkiye’de. Kaldı kı Dicleli kendisi de bunu teyit ediyor. Şöyle diyor yazının başında, “Devletin ekonomiye müdahale olanaklarını ve rant dağıtım mekanizmalarını seçmece ve keyfi bir şekilde kullanarak iş dünyasını kendine bağımlı kılmaya çalışan bir AKP görüyoruz.” Başka bir yerde de bu fikri güçlendiriyor, “..tüm iş insanları ona (AKP’ye) bağlı olmalı…”

AKP iktidarının kırılmasına “süreklilikler” adı altında, AKP’ye karşı muhalefet oluşmadığı için CHP ve özellikle de solu suçlamaya kalkmak Dicleli gibi, daha bir kaç ay öncesine kadar “solu ortadan kaldırmak gerektiğini” savunan, solu, ilerlemenin önünde bir engel olarak gören, hatta küresel şirketlere bile soldan daha ilerici bir misyon biçen (evet, bir küresel şirketle politik partiler arasındaki farkların nasıl karıştırıldığını, ya da bilinçli bir şekilde ortadan kaldırıldığını da Dicleli’de bulabilirsiniz) biri için anlaşılır bir şey değil.

Üçüncü “süreklilik” olarak da, dünyadaki ekonomik krize rağmen Türkiye ekonomisinin görece iyi bir performans sergilediği ve hızı düşerek de olsa büyümeye devam ettiği düşüncesinin ne kadar doğru olduğunu ekonomik veriler, Türkiye’nin kredisini düşüren finans kurumları, cari açık, işsizlik, son zamlar çok açık ortaya koyuyor. Yine de, AKP içinde herhangi bir muhalefetin başlamasının, ancak ekonomik gerilemeyle mümkün olacağını öne sürmek –ki bu görüş, demokratik hakların ortadan kaldırılmasının bu kesimleri hiç ilgilendirmediği önkabulüne dayanıyor- eski bir sol alışkanlık değil midir? Bırakın bıçak kemiğe dayansın görürler gününü diyen, sol yumruğu havada bir gencin hayıflanmasını hatırlatmıyor mu bu beklenti? Ayrıca hala neoliberalizmi ve serbest pazar ekonomisini (evet o, dünyada batan ve halkın borçlarını ödediği sistem!) açıktan, bazen de dolaylı olarak savunan bir aydın, bu noktanın AKP’de kırılma yarattığını ileri sürmesi için, okuyucularının sadece ‘göbeğini kaşıyanlar’ olduğunu varsayıyor olmalı. 

Sonuç olarak başa, Dicleli’nin yazıyı kaleme almaktaki amacını da belirleyen ana noktaya dönersek, neden AKP durdu sorusunu samimi bir açıklıkla yanıtlamak, sadece Dicleli’nin değil, AKP iktidarını soldan destekleyen herkesin önünde duruyor.(**) Kişisel egoları korumak veya sürtüşmelere girmemek amacıyla sorunun çevresinden itina ile dolaşmaya çalışmak, ne aydın etiğine uyuyor, ne de sola bir yararı oluyor.
----------------------------------------------------------------------------------------------- 
(*) http://www.kuyerel.com/modules/AMS/article.php?storyid=7461 
(**) Nabi Yağcı da, 8 Mart 2012 tarihli Taraf gazetesinde “Ufuk Cizgimizi Yitirdik” başlığıyla yazdığı bir yazıyla bu soruya yanıt vermek amacıyla bir yazı dizisine başladığı ilan etmişti, ancak henüz soruya yanıt vermedi.

-------------------------------------------------------------------------------------------------