AKP VE DEMOKRASİYE İHANET (1)


Bir zamanlar Hitlerin sağ kolu Goebbels’in söylediği gibi, demokrasi iktidarı ele geçirmek için iyi bir rejimdir. Benzerini neo liberaller, Erdoğan ve Hizmet yaptı. Her ikisi de demokrasiyi gülünç duruma düşürerek çevresel ve sosyal çöküntüyü hızlandırdılar. 

Faşistler iktidarı ele geçirdikten sonra demokrasiyi fırlatıp atarlar. Liberaller, muhafazakarlar ve islamcılar ise özünü boşalttıktan sonra makyajlar ve satışa hazır hale getirirler. Bugünlerde otoriter rejimleri demokrasi diye kabul ettirmeye çalışmaları bundandır. 

Demokrasinin nasıl deforme edildiğini anlamak için birbirine bağlı iki sistemi hatırlamakta yarar vardır.

Birincisi, halkın iradesini ortaya çıkaran ve onları politikaya dönüştüren, çoğunluğun egemenliğini temsil eden, seçim sistemi, partiler ve parlamentolardan oluşur.

İkincisi ise, hükümetlerin iktidarı kötüye kullanmasını engellemeyi hedefleyen, bağımsız yargı, denetim, hesap sorma, medya ve eleştiri hakkı gibi hakları garantileyen, azınlığı temsil eden kurumların toplamıdır.

İki sistemin birlikte çalışması demokrasinin kalitesini gösterir.

Türkiye’de daha çok ulusal güvenlik ve şimdilerde de politik istikrar gerekçe gösterilerek her krizde iki gruptaki kurumlar dar pragmatik perspektifle yanlış yapılanmaya devam ettiler ve bu hala düzeltilemiyor.

Çoğunluğu temsil eden kurumlar, seçim barajı, partiler yasası gibi kısıtlamaları kullanmak, atamalar, yer değiştirmeler, gözaltına almalar, mahkemeye çıkarma süresini uzatmalar  gibi uygulamalara ek olarak, azınlığı temsil eden kurumlar özel güvenlik yasaları, olağanüstü mahkemeler gibi anti-demokratik uygulamalarla üstünde ciddi oynamalar yapıyorlar. Demokrasiyi geliştirmek yerine demokrasinin en azını işletmek seçeneğini tercih etmiş oluyorlar. 

2002 yılındaki seçimle iktidar olan AKP aracılığıyla Türkiye’de önce liberal demokrasi yönünde adımlar attıldı, fakat hemen sonra bundan uzaklaşıldı. “İlliberal”, “otoriter” diye tanımlanan din-kültür-etnik temelli demokrasi güç kazandı. Zamanla tek parti yönetimini çoğulculuğun üstüne çıkarma, başkanlık sistemini parlamentarizme tercih etme, devletin toplumu egemenliği altına alma, güvenlik kanunlarıyla ülkeyi yönetme gibi demokrasiden uzaklaştıran politikalar devreye girdi ve üstelik bütün bunlar demokrasi ve özgürlük adına yapıldı. 

 Rüşvet ve yolsuzluğun, derin devletin, paralel örgütlerin ve tek parti yönetiminin olduğu yerde 21. yüzyılın humanist demokrasisi yaşayamaz. Çevreyi kirleten, kirli havaya alışmış,  %99’un değil %1’in demokrasisi, çağdaş dünyanın değil, AKP’nin ve  Hizmet hareketinin demokrasisidir. 

Solun demokrasisi ise başka bir şeydir:  Sosyal Avrupa’nın aradığı sosyal ve ekolojik demokrasidir. Başkanlık sistemini değil parlamentoyu üstün görür, seçim barajı tanımaz, parti sultasına son verir. Demokratik özgürlükleri kullanarak diktatörlüğü amaçlayan tarikatların, çıkar gruplarının ve havuz medyasının demokratik özgürlükleri kullanarak, demokrasiyi tahrip etmesine ve giderek yıkmaya çalışmasına izin vermez. Sosyal-Ekolojik demokrasi, temsili demokrasiyi sonuna kadar kullanır. Halk yığınlarının özgür iradesi doğrultusunda çevreyi tahrip eden ekonomik kalkınmayı denetler, frenler ve çalışan sosyal sınıflara zarar veren vahşi piyasa ekonomilerinin toplumu yönetmesine fırsat vermez. Yeni mülkiyet ilişkileri geliştirir, sermayenin demokratik denetimi için emekçi yığınların yönetim gücünü arttırır. 

Amacı ve işleyiş sistemi ne kadar farklı olursa olsun, tüm demokrasiler, sonuçta, canlı birer organizmadır. Bu yüzden Türkiye’de veya başka ülkelerde demokrasinin kurulup işler duruma gelebilmesinin dört ayrı aşamadan geçtiği saptandı.

 Diktatörlükten çıkan ülkelerin, Latin Amerika, Yunanistan ve İspanya’daki  demokratikleşme süreçlerinin kriz, değişim, kuruculuk ve sağlamlaştırma aşamalarından geçtikleri biliniyor. (L Morlino) 

Değişim aşamasında kriz ve statüko tartışılır, halk bilgilendirlir. Çoğunluğun yönetimi için yeni kurumlar ve özgürlükler kuruculuk aşamasında devreye girer; anayasa hazırlanır. İktidarla politik ve toplumsal muhalefet ortak mutabakatla kararlaştırılan demokratik kurumlar çalıştırılır. Türkiye’de ise sık sık yarı yolda bir yerde politik krizle karşılaşır, yani değişim ve kuruculuk  arasında bir yerde takılı kalır.  

2001 yılında, bankaların hortumlandığı,  devletin, hükümetin ve toplumun inanılmaz bir yozlaşma ve yolsuzluğun en dibinde debelendiği yıllarda AKP tek alternatifti. Askeri darbe tehlikesi yoktu. Ekonomik ve politik kriz şartlarında kurulan AKP, ülkeyi demokratleştirecek deneylere sahip bir parti olduğu için tercih edilmedi. Bölgede tıkanan global sistemi ileri götürecek dinamik bir politikayı geliştirebilir hesapları yapılıyordu. 2002 yılında İngiltere ve ABD Ortadoğu’da inisiyatif alması durumunda AKP’yi destekleyeceklerini belirtmişlerdi. 

Türkiyenin AKP eliyle üstleneceği yeni misyon 2007-2010 yıllarında şimdiki başbakan Ahmet Davudoğlu’nun ‘Derin Strateji’si ile belli bir olgunluğa getirilmişti. O yıllarda ‘Türkiye’yi yönetenler iki rüyayı birlikte görüyorlardı, bir yandan seküler toplumu islamlaştırmak ve dine dayalı bir iktidarla Ortadoğu’nun lideri olmak.’ (D Barchard, Prospect, 2014) 

Amaç demokratikleşmeden çok müslüman dünyanın lideri olmaktı. 

Demokrasiyi kendi çıkarları için kullanan AKP’nin mücadele tarihi, programı, ideolojisi veya lider kadrolarının hiçbiri demokratikleşme sürecinden geçmemişti. Askeri vesayet yıllarca demokrasi güçlerini silindir gibi ezip geçmişti. AKP’nin dayandığı güçler gelenekçi islamcı hareket, İslami Görüş, Nurcular, Nakşibendi tarikatı ve Hizmet hareketi idi. Sisteme başkaldırmayan, tam tersine kolayca uyum sağlayan bu güçler yıllardır bekledikleri iktidarı elde etme fırsatı yakalamıştı.  İslamcı akımlar global sistemin birçok odağıyla sağlam ittifak halindeydi ve bu islamcı akımların eliyle global liberal politikaların eksiksiz uygulanacağına garanti gibi bakılıyordu. 

DP ve ANAP neyse AKP de odur. Erdoğan’ın otoriterliği Menderes ve Özal’dan çok farklı değildir. 12 Eylül darbesiyle başlayan ve bir türlü tamamalanamayan global liberal devrimin tamamlanması hedeflenmişti. AKP iktidarı 12 Eylül’ün öteki sivil yarısıdır.  

1960’lardan sonra sağ iktidarlar kanatları altında koruyup besledikleri milliyetçilik ve siyasi islamla birlikte, demokratik derinleşmenin önünde sürekli engel oldular. Demokratikleşmedeki cılızlık, korkaklık derin toplumsal yarılmalara, bölünmelere neden oldu. Demokrasiyi kırılgan ve hasta bir organizmaya çevirdi. Türkiye’deki demokratikleşme çabaları ne yazık ki demokrasiyi İspanya ve Yunanistan’daki gibi daha sağlam bir zemine oturtamadı. 

Ekonomik krizlerine rağmen Yunanistan, İspanya ve bazı Latin Amerika ülkelerinde  demokrasi güçlü bir sol alternatifin oluşumuna zemin hazırladı. Özgür ve humanist sol, bu ülkelerde yığınların kurtuluş umudu oldu. Çünkü demokrasi geliştikçe onu seven, ona saygı gösteren kendi evlatlarını yetiştirir. Türkiye’deki durum ise tamamen farklılık gösteriyor. Zaman zaman askeri darbelerle kesintiye uğrayan seçim demokrasisi, bizde, yarı-demokrasi veya Erdoğan ve partisi AKP’nin ülkeyi  yönettiği baskıcı ve otoriter rejime dönüştü. 

Devam edecek ........

 

Kaynaklar

1-     Social Europe, The Case For A Fundamental Reform Of The European Union, Kasım 2013

2-     Ioannis N. Grigoriadis, Islam and democratization in Turkey: secularism and trust in a divided society, Kasım 2009

3-     Cecilia Emma Sottilotta, Political Stability in Authoritarian Regimes: Lessons from the Arab Uprisings,  IAI. 2013

4-     Leonardo Morlino, Qualities of Democracy: How to Analyze Them, Istituto Italiano di Scienze Umane, Florence (Italy), September 2009

5-      Jürgen Habermas, ¿Democracia o capitalismo?, Nueva sociedad. August 2013

6-     D Barchard, Prospect, December, 2014