AKP ve demokrasiye ihanet (2)



“Neden AKP demokratikleşme sürecinde başarısız oldu? AKP’nin demokrasi hedefi var mıydı?” gibi sorular çoğaltılabilir ve verilecek cevaplar farklı farklı olabilir. Ancak on iki yıllık politik uygulamalar ışığında denilebilir ki, AKP’nin demokratikleşmeden anladığı ve hedeflediği, sistem içinde kendine bir yer edinmekti. Statüko içinde düzenlemeler yaparak otoriter demokrasiye yönelmekti. Belki de bu yüzden demokratikleşme için gerekli bir ortamın hazırlanmasından sürekli geri durdu.

Demokratikleşmenin önünü tıkayan koşulları Bulgar-Fransız filozofu T.Todorov üç gurupta toplar ve şöyle der: “Paralel yapıların, aşırı liberalizmin ve tek kişi yönetiminin egemenliği altında demokratik değişimin olabilme olasılığı yoktur.” (T. Todorov 2014)

Ülkemizde çözülemeyen Kürt sorunun neden olduğu şiddet ve istikrarsızlığı eklemek gerek. Böylesi ağır ve kangrenleşmiş koşulların var olduğu ülkelerde demokratikleşmenin rayına oturması çok kolay değildir.

AKP iktidarının demokratikleşmeyi hedeflemediği daha baştan belliydi. 2002-2007 yıllarında önce geçmişin politik eleştirisi yapıldı ve ardından krizden çıkışın dayattığı bazı düzenlemeler devreye girdi. Uluslararası finans kapitalin dayattığı temizlikler uygulandı. AB kriterleriyle 12 Eylül anayasasının bir arada yürütülmesinin mantığını tahmin etmek zor değildi. Amaç, pazarı genişleterek Türkiye’yi otoriter demokrasiye yönelmekti. İnşaat sektörü, AVM’ler, yol yapımları, HES’ler tıkır tıkır işletildi. Birkaç yıllık enerji için nehirler kurutuldu, zahmetsiz rant elde etmek için şehirler betonlaştı, daha fazla kar için maden ocakları madencilerin mezarı oldu ama halk için demokrasi bir türlü çalıştırılamadı. Dünyada demokrasiyi kendi çıkarlarına göre uyarlamaya çalışan global finans sermayesi musluğu açmış ve çok büyük rantlar dönmeye başlamıştı.

AKP, Türkiye’yi krizden çıkaracak sosyal ve ekolojik reformları hedeflemedi. İçeride sisteme uyumlu politika izleyen Erdoğan ve çevresi Kemal Derviş aracılığıyla dizayn edilen global sistemin neoliberal politikalarını harfiyen uyguladı.

Demokrasisi gelişmiş batı Avrupa ülkelerinde bile böylesi derin ekonomik ve politik kriz ortamında özgürlükleri ve sosyal hakları kısıtlanmaya, demokrasiyi daraltılmaya çalışıyorlar ama Türkiye’de AKP’nin politik rejimi çok farklı bir yol izledi.

AKP doğru okunamadı. Askeri vesayet rejiminin alternatifinin, sivil politik bir hareket olduğu algısı yanlıştı. Yanlıştı çünkü bu partinin demokratik bir toplum projesi yoktu. AKP’nin kadroları ne demokratik direniş geleneklerinden gelmiş, ne soldan, ne emekçilerden yana bir sınavdan geçmişti. İktidarı elde etmek için sürüklediği oy gücü sosyal bir taban değildi, kültürel-inanç temellerine dayanıyordu. Erdoğan’ının “milli irade” dediği oy deposu, sosyal sınıflara, ulusal gelirin yeniden bölüşümü planının üstüne oturmuyordu.

AKP’nin iktidarı, büyük çoğunluğu Sünni Müslüman olan orta sınıftan geniş destek buldu. Nakşibendi ve Nurculuğun farklı kanatları arasındaki ideolojik ittifak, orta sınıfla uyum yakaladı. Onu iktidara taşıyan ve iktidarını sağlamlaştıran bu inançlı gruplara borcunu ödemek ilk hedefti. Elde ettiği görece ekonomik istikrarla devletin dolaylı dolaysız tüm imkânları zengin bir sınıf yaratmak için seferber edildi. 50’lerde olduğu gibi her mahallede bu kez inançlı bir milyoner türedi.

AKP Avrupa’da kendini benzetmek istediği Hıristiyan Demokrat partilere benzemiyor. Daha çok Latin Amerika’da yakın zamanlarda kurulan kilise ile iç içe duruş ve söylem geliştiren partilere benziyor. Orada, ekonomide liberal ve politikada otoriter olan partiler, generallerin gücü ve baskısıyla sermayenin liberalizmini birleştirdiler.

İktidardaki partilerin yarattığı politik rejimler bakımından Türkiye ve Meksika birbirine benziyor. Bu ülkelerde, İnsanlığın ve geniş emekçi yığınların ekolojik dengelerin bozulmasından, işsizliğin artmasından ve gelir dağılımındaki eşitsizlikten doğan problemler geri çekildi, inanç ve kimlik sorunları üste çıkartıldı. Yeni anayasalar, yargı reformları kapitalizmin dümen suyuna girdi. Demokrasinin insanlar arasında eşitliği ve ekolojik dengeyi gerçekleştirme gücü parçalandı.

2007’den sonra AKP ileriye doğru değil geriye doğru bir değişim gerçekleştirdi. Bazı aydınlar bunu demokrasiyi geliştiren demokratikleşme hareketi olarak gördüler.  Değişimin ilerici sayılabilmesinin temel kriteri onun ne kadar sosyal ve ne kadar ekolojik olmasına bağlıdır. Sosyal yönden AKP sınıfsal uçurumları ve gelir dağılımındaki adaletsizliği uç noktalara taşıdı. Ekolojik dengeyi korumak bir yana uyguladığı liberal vahşi kapitalist politikalarla tehlikeyi daha da arttırdı.  Ulusalcılar ve askerler artık yargılanıyor diye AKP iktidarından demokrasi çıkacak umudu yaratmak, baştan beri bir yanılgıydı. Demokrasinin geliştirilmesi beklentisi sonunda yerini demokratik çöküşe bıraktı.

Aynı yıllarda Türkiye semalarında birikmeye başlayan kara bulutlar, demokratik aydınlanma umudunu da kararttı. Demokrasinin yaşayamayacağı bir zeminin temelleri atıldı. İktidar düşkünü Erdoğan ve Sünni Nakşibendi ekibi ülkede muhalif olabilecek herkesi tutuklamaya başlamıştı. “Paralel Yapı”, Hizmet Hareketi, liderliğinde eşine az rastlanan sahte elektronik eklemelerle, uydurma belgelerle mahkemeler açıldı. Suikast senaryoları, darbe silahları bulmak için yapılan komedi kazılar, takipler, dinlemeler gırla gidiyordu. Demokrasiye ihanetleri daha o zaman da belliydi. Suçlu suçsuz demeden muhalif olanlar tek bir davaya konuluyor ve yıllarca yargılanıyordu. Kendileri gibi demokratik olmayan paralel siyasi yapıyla iman birliği yapan AKP, demokratikleşmeyi kuruculuk aşamasına getirmeden kaosun içine yuvarladılar. Yargı şaibeli belgelerle aldatıldığından, gerçekten suçlu olabilecek bazı zanlılar da kurtarılmış oldu.

Sadece, eski ve militarist vesayetçi statüko eleştiriliyor veya temizleniyor diye ülkeye demokrasi gelmez. Özellikle bazı aydınlar “devrimci durum” saptaması yaptıklarında demokrasiyi bitirmeye gelen felaketi ne gördü, ne işitti ve ne de hissetti. 12 Eylül referandumunda demokratik vizyondan yoksun “yetmez ama evet!” politikasını iyi kullanan AKP, aydınları tuzağa düşürmeyi başardı. Tanrıya inanıp da tanrıya güvenmeyen çağımızın sultanı Erdoğan, iktidar hırsıyla koşar adım giderken, aydınlar köşe başlarında ona alkış tutuyor, sevinç çığlıkları atıyorlardı.

Tarikat imanlı neoliberalizmin Türkiye’de sekteye uğramadan 12 yıldır yoluna devam etmesi sonucu, kapitalizm vahşice genişledi ve multi-milyonerler devlet eliyle servetlerine servet kattılar.

Türkiye’nin rejimi tek mezhebe, tek lidere göre yeniden düzenlenirken, Ortadoğu’ya lider olma hedefinden milim şaşmadan sekülerizmi toplumdan kazıma çabaları yoğunlaştı.

AKP’nin liberal sekülerizmi başlamadan bitti. Ülkeyi politik krizden çıkarmaya aday olduğunu ilan eden mütedeyin kitlenin partisi AKP demokratik değişim aşamasında takılı kaldı ve demokratik meşruiyetini kaybetti. Türkiye’de ve dünyada umutla beklenen liberal sekülerizm açılımı, yani İslami demokratik açılım başlamadan bitti. Nakşibendicilikle, Nurculukla islam karıştırıldığından, İslam’ın demokratikleşmeye katkısı es geçildi.

Türkiye’nin siyasi sisteminde Sünni İslam’ın iktidarına engel olan bazı hukuki engellerin kaldırılması AKP tarafından demokratik kuruculuğun kendisi gibi sunuldu. AKP’nin sekülerizmin liberal versiyonunu geliştireceği varsayımı boş bir sözden öteye gidemedi. Sekülerizmin esnek ve birleştirici olması için ancak demokrasinin konsolidasyonu yeterli olabilirdi.

AKP’nin çıkarcı politik vizyonu. Erdoğan ve Nakşibendi çevresi ulusal-devletle İslam arasındaki çelişkiyi kullanarak yola çıkmak istediler, Türkiye’nin politik tarihini veya “demokrasi” tarihini, dar ve çıkarcı perspektifle eleştirmeyi denediler. Kürt halkının uğradığı haksızlıklar, Ermenilerin kitlesel katliamı, Dersim olaylarını kendi iktidarlarını pekiştirmek için kullandılar. Bu söylemler, CHP’yi politik yenilgiye uğratmak için hızlıca gündeme getirdikleri eleştirilerdir. Bu söylemleri geliştirdiklerinde “paralel” proje çizilmiş, modernizmin ve demokrasinin kefeni hazırlanmıştı.

Demokratikleşme süreci, İnanç-İslam ve demokrasi ikilemi içinde çözülmeye çalışılsaydı, demokratik kuruculuğun dinamiklerini saptamak mümkün olabilirdi. Çoğulcu, birleştirici ve sosyal zemine oturan demokrasinin atardamarları sağlıklı çalışırdı. En başta Diyanet İşleri Başkanlığı, AKP’yi iktidara taşıyan tarikatlar, Nurculuk, Milli Görüş ve Nakşibendi devredışı bırakılarak İslam’daki demokratik ruh demokrasiye enjekte edilebilseydi, demokratik kuruculuğun kaderi değişebilirdi. Tarikatların egemenliğinden kurtulan İslam’ın birleştirici gücü deşifre edilebilirdi. TC bir Sünni İslam devleti olmaktan uzaklaşır, Alevi- Sünni eşitliğine dayanan çok inançlı, laik, gerçekten demokratik güçlü bir cumhuriyet olurdu.

AKP’nin Kürt sorununu çözme yöntemi politik çıkarlar üstüne kurulu. Ülkede politik istikrar ve Müslüman dünyanın lideri olabilmek hırsı Kürt sorununun çözümüne de yansıtıldı. Sünni Kürt zengini yaratmak, AKP döneminde hızlandı. İslam’ı amaç edinen alternatif İslamcı Kürt politik örgütlenmeler aynı dönemde AKP tarafından kuruldu ve güçlendirildi. Kürdistan’da ve Türkiye’de demokratikleşmenin eş zamanlı yürütüldüğü algısı yaratıldı. Kürt tarikatlarını güçlendirerek kangren olmuş terör eylemlerini durdurmak Davutoğlu’nun “derin stratejisinin” bir parçasıydı.

AKP’nin bölgesel stratejisine karşı Kürt özgürlük hareketinin, Kürt halkına zarar verecek boyutlara gelen şiddetle karşılık vermesi başarılı olmadı.

Halkın demokratik egemenliğinin uygulandığı özerk bölgeler, hedef olarak demokratik olmasına karşın demokratik kuruculuk süreci başlamadan zamansız ve zoraki bir uygulama olarak PKK’nin başka bir başarısız taktiğiydi.

Apo ve Fidan’la başlayan Kopenhag’tan İmralıya uzanan görüşmeler Kürt sorununu çözmeyi hedeflediğinden baştan yanlıştı. Bu görüşmeler yalnızca terörün durması ve silahların yok edilmesini hedeflemeliydi. Çatışmaların durması demokrasiyi güçlendireceğinden Kürt halkı kendi geleceğini nasıl kuracağını tartışacak ortam hazırlanabilirdi, ne yazık ki bu da olmadı. Büyük bir fırsat kaçtı. Demokratikleşme dışında yürütülen görüşmeler kırılgan bir zeminde yol almaya başladı.

Önce Marks’ın ve daha sonra Lenin’in geliştirdiği BM’nin çalışma ilkesi olan “Ulusların kendi kaderini tayin hakkı” tartışma gündeminden çıkarıldı. Kürt halkının ayrılma hakkı dahil, tüm azınlıkların hakları, demokratikleşmenin her aşamasında tartışılabilmeliydi. Kürt ve Türk politik eliti, demokratik bir gelenekten gelmedikleri için, yığınlar adına konuşma hakkını doğal görüyorlardı. Demokrasiyi hedefleyen bir süreçte, Kürt halkının geleceğine yönelik yaratıcı düşünceler geliştirmesine fırsat verilmeliydi.

PKK, AKP ve kısmen HDP, Kürt sorunu çözülmeden demokrasi olamaz denildiğinde demokratikleşmenin önü kesilmişti. Demokratikleşmenin en büyük bileşenlerinden biri olan Kürt siyasi hareketi farklı bir yola çekildi, demokrasi zayıflatıldı. Silahların bırakılması ve silahlı mücadeleye son verme ve Kürt halkının geleceğinin nasıl olacağı birbirinin içine girdi.

Kürt halkı HDP aracılığıyla Türkiye’nin yönetimine ortak mı olmak istiyor, özerk veya kantonlarla yeraltı ve yerüstü zenginliğinin kullanım hakkını mı istiyor veya Kürt etnik-kültürel hakları güvence altına alan demokratik Türkiye’yi yeterli mi buluyor, temelinde formüle edilmiş önemli soruların cevabını, ancak Kürt halkı, silahların sustuğu,  demokrasinin belli aşamalara taşındığı zaman kendisi verebilirdi.

Demokratik kuruculuğa engel olan, yanlış formüle edilmiş uzun vadeli politik stratejidir. Kürt sorunu çözülmezse demokrasi gelmez, yerine, silahlı mücadele durdurulmazsa demokrasi gelmez, denilseydi, daha doğru bir saptama olurdu. Yanlış politikanın HDP tarafından düzeltilmesi çok zaman aldı. Ve HDP hala tam olarak söylemini değiştirmiş değil.

Gerçek demokratik süreç ülkede zayıflatıldı. Modern seküler Kürt hareketleriyle, Türkiye’nin öteki ilerici hareketlerinin demokratikleşme yolunda farklı kulvarlarda bulunmaları, demokratik değişimin genişlemesine engel oldu. Bu da, parti olarak zaten demokrat olmayan AKP’nin her konuda istediğini yapması için zemin bulmasına yaradı. Kürt sorununu Ortadoğu liderliği için koz olarak kullanan Erdoğan, Türkiye ilerici hareketini dışlayarak kendi çevresiyle çözmeye çalıştı.

Demokrasi olsa da, olmasa da silahlı şiddetin önüne geçilmeliydi. İki şiddet arasında sıkıştırılmış Kürt halkı, demokrasiden yana duruş sergileyemezdi. Kürt halkı kendisi için demokrasiyi kendisi inşa etmeli.

Sonuç olarak, 2007’de AKP’nin ihanetine uğrayan demokrasiyi yeniden canlandırmak için sol bir bloğun tüm Türkiyeli ilerici güçler tarafından kurulması gerekiyor.

Demokrasi ve modernizm AKP’nin Osmanlı barbarlığına kurban edilmemeli.

Sosyal demokratlar, yeşiller, ilericiler, CHP, HDP, Haziran Hareketi ve öteki sol guruplar modern evrensel değerleri yaşamın her alanında savunabilmek için gönüllerini ve iradelerini bir araya getirmelidirler.

Kaynaklar:

- Ingolfur Blühdorn, Demokratik erozyon mu? Demokratik tükeniş mi?

Sosyal Avrupa’nın itirazı

- Roger Osborne, Of the people by the peole a new history of democracy, the bodley head, 2011

- Tzvetan Todorov,  The Inner Enemies of Democracy, Polity, Sept 2014

- Richard Sandbrook, Reinventing the left, Cambridge University press, 2014