ARAP BAHARIYLA GELEN DEMOKRASİ

Mehmet Tas - 03/05/2012 19:52:53 (176 okunma)



Arap baharının Mısır ve Suriye’de rengi değişti. İşgalci harekette duraksama ve bocalamalar arttı. Yeniden güç kazanıp kazanmayacağı bilinmiyor. Finans kapitale karşı Yunan halkının aylarca süren direnişinin hızı kesildi. Bunlardan dolayıdır ki akla şu soru geliyor: Halkçı protesto hareketleri bitti mi? Yeniden alevlenmesi ve çekici bir merkez olması beklenebilir mi? Dünyanın dört bir yanından fışkıran ve her ülkede sayısız gösterilerin yaşandığı devrimci rüzgâr etkisini yitiriyor mu?

Arap baharı global çıkışların ilk kıvılcımıydı. Şimdi umutsuzluğa ve kötümserliğe düşmeden, ders alıcı, demokratik sonuçlar çıkararak, sürecin nereden nereye gittiğini anlamanın tam zamanı. 

Ayaklanmalar nerede ve nasıl başladı?

Arap dünyası en geniş anlamda iki guruba ayrılabilir: Birinci gurup cumhuriyetçi olan Mısır ve Tunus, diğeri ise monarşist Suudi Arabistan, Fas, Katar ve Ürdün. Her iki gurup ülkede de polis devleti egemen, yönetimler babadan oğula geçiyor, sivil diktatörlerle yönetiliyor ve devlet kendi halkından korkuyor. Ayaklanmalar şimdilik cumhuriyetçi olan Mısır ve Suriye gibi iki ülkede oldu ve halk gücüyle reformlar talep edildi. 

Global medyanın sessiz kaldığı Suudi Arabistan, Fas, Katar ve Ürdün gibi monarşist ülkelerde değişim isteyenlere karşı polisiye tedbirlerin ardı arkası kesilmiyor. Hapishaneler dolup taşıyor, işkenceler ise günlük yaşamın bir parçasına dönüşmüş durumda. 

Özgürlüklerin ve sivil hakların olmadığı Arap ülkelerinde parlamento halkı temsil etmekten çok dikta rejimlerine meşruiyet kazandırıyor. Anayasalar baskı aracına dönüşmüş, yargı sistemi hukukun üstünlülüğü prensibin hiçe sayıyor ve otoriter yönetimleri koruma ve kollama işlevini görüyor. 

Mısır, Tunus ve Suriye’deki direnişlerin arka planında Suudi Arabistan ve Katar çok etkili rol aldılar. Mısır’daki direnişte, Katar Müslüman Kardeşleri, Suudi Arabistan ise Salafileri açıkça desteklediler. Kendi ülkelerindeki insanlara acımayan bu monarşist rejimler, Mısır halkının demokrasi talebini sabote etmeye çalışıyorlar ve demokrasiyi halkın elinden alıp kendi ideolojilerini yönetime getiriyorlar.
Mısır ve Tunus’ta halkın gücüyle yıkılan otoriter rejimlerin diktatörleri, acımasız iktidarları döneminde tüm monarşist ülkelerle yakın işbirliği içindeydiler. Halkın istemediği anti-demokratik yönetimler, monarşist Arap ülkelerinin dış destekleriyle ve toplumda dine aşırı misyon yükleyerek varlıklarını sürdürmüştü. Halkın islami inancı kullanılarak statukoya meşruiyet kazandırılmıştı. Devlet ve islam içiçe geçmişti. Din çoğunluğu Müslüman ve aşırı dindar egemen sınıfların adeta bir güvencesiydi. 

Bu nedenle ayaklanma süresince halk inanç özgürlüğü talep etmedi. Tam tersine sosyal, ekonomik ve demokratik hak talepleri öne çıkarıldı. Sosyal içerikteki gerçek demokrasi otoriter rejimleri yıkmayı amaçlıyan halkların ilgi odağındaydı. 

Çalışan yığınlar sistemin kendilerinden uzaklaştığını, iktidarın ve politikanın kendileri için anlamsızlaştığını gördü. İki farklı sosyal guruptan karşı koymaya, sosyal haklarını haykırmaya başladılar: Bir yandan demokrasiye ve özgürlüklere susamış, bireysel, liberal ve uzlaşmacı gençlerin gösterdiği tepkiler, diğer yandan gelenekçi ve muhafazakar İslami seçmen. Birbirinden kopuk olmayan bu iki eğilim totaliter ve monarşist rejimlere karşı dikilerek karartılan geleceklerini aydınlatmaya karar verdi. Gerçekten insani bir yaşam kurmayı amaçlayan Mısır ve Tunus halkları cesur ayaklanmalar gerçekleştirdiler. Yüz binler meydanlarda arzuladıkları demokrasiyi yaşamayı ve yaşatmayı başarabileceklerini tüm dünyaya ilan ettiler. Ayaklanmaların kendileri canlı bir demokrasi abidesiydi. 

O yürekli insanlar ilkgünden aralarında kendi demokrasilerini kurdular. Böyle de olması gerekiyordu çünkü demokrasi çalışan halkın yaşam biçimidir. Halk ayaklandığı zaman demokratikleşmenin ve demokrasinin önü açılır. Irak’ta, Libya’da ve Afganistan’da yapıldığı gibi askeri terörle demokrasi ihraç etmek bu ülkelerdeki halklar tarafından kabul görmedi. Mısır ve Tunus’ta halkları bu yanlış gidişe dur dedi. Kendi demokratik bilincini ortaya koydu, demokratik geleceklerini kendileri belirledi. 
Aşırı dinci, bağnazlığın kör ettiği bir sarmalın içine uzun zamandır sürüklenen bu iki ülkede halk artık daha çok din, daha çok islam istemedi. Global liberalizmle islamın karmaşık ilişkileri içinde biçimlenen diktatöryal rejimleri yıktı ve uzun sürebilecek bir “Post-İslam” sürecinin kapısı araladı. Halk politik haklarına güvence olabilecek bir hukuk, vatandaşına güç veren bir hükümet, politik elitten hesap soran bir anayasa istedi. Emekçi yığınlar temel politik haklar, konuşma, toplanma ve basın özgürlüğünün eksiksiz uygulanmasını, parti kurma, özgür seçim ve korkunun politikadan uzaklaştırılmasını talep etti. Halk egemen güçlerin liberalizmini, yoksulluğu ve kör inançları elinin tersiyle itti. Modernizmi, çağdaş yaşamayı, gerçek demokrasiyi temsil eden çoğulcu bir parlamentodan yana ağırlığını koydu. 

Küresel kapitalizm ve yandaş iktidarlar

Global finans kapital çıkarlarını sürdürebilmek için dünyanın her yerinde iktidar ve politika arasında derin uçurumlar yarattı. 

Birçok ülkede politika yaparak iktidarı etkileme veya değiştirme olanakları iyice azaldı. 

Artık ne iktidarlar amaçlanan hedefleri gerçekleştirme yeteneğinde olabiliyorlar ne de politika, toplumsal hedeflere varmanın bir aracıdır. 

Ortadoğu’da, Avrupa’da ve Latin Amerika’da gelişen olaylar iktidar ve politika arasındaki açının fazlasıyla açıldığının kanıtıdır. 

Mısır’da halk bu yüzden kendi gücünü göstermek ve değişimi kendi lehine çevirmek için ayağa kalktı. Fakat bu doğru ve soylu demokratik uyanışın, global kapitalizmin bölgedeki çıkarlarıyla çatışacağı biliniyordu. ABD ve uzantısı Arap Emirlikleri Konseyi müdahalede gecikmedi. 

Tahrir’deki ayaklanmaya sonradan katılan, halkın demokratik duruşu karşısında şaşkına dönen Müslüman Kardeşler (MK) ve ordu, ABD’den elde ettikleri maddi destekle halkın önüne geçti. Ellerindeki sermaye ve örgütlü güçle, günah işleye işleye, kurnazca, el altından gizlice görüşerek, inançlarından taviz vere vere, halkın çağdaş demokrasi taleplerini arka plana çekmenin çabası içine girdiler. Mısır’da alternatif olan MK “ Tahrir meydanında devrimi başlatan gençlerin taleplerini karşılamak istiyoruz. Bizim için önceliklidir,” demelerine rağmen söylem ve duruşlarıyla demokrasinin karşısındaydılar. 

MK sözcüsü Washington’da şunları söylüyordu: “Biz Müslüman bir bireyin, Müslüman bir ailenin, Müslüman bir devletin ve global bir Müslüman devletin nasıl kurulacağını öğrendik.”

Halk bu anlayışa değer vermeyince taktik değiştirdiler. Halk islamı ve inançlarını demokrasinin güvencesi altına almak isterken, MK, islamı demokrasiyle karşı karşıya getirmeyi deniyor; şimdilik. Başarıp başaramayacakları belli değil henüz. Demokratik geleneği olmayan Mısır halkına demokratik olmayan bir hareket önderlik etmeye başladı. Kuşkusuz tarihsel bir boşluk bu. 

Din ve demokrasi

İslamı ideolojileştiren MK’ler laikliğeye ve laisizme karşı allerjisi var. Pragmatist Makyavelist olan bu hareket laiklikliğin demokrasinin önkoşulu olduğunu ve tarihsel olarak, gerçek demokrasinin politikleşmiş dinle çatışarak bugüne geldiğini iyi bilirler. Özgürlükleri ve dini demokrasinin üstünde tutan ABD’yi örnek gösterek demokrasinin eşitlikçi ruhuna aykırı değişimleri başaramayacaklardır. 

Devletin dine müdahalesinin engellenmesi gereklidir, gibi masum talepler bahane edilerek, demokrasiye ait zeminlerde dini inançlar yerleştirildi. Gerçekçi, modern, eşitlikçi, adil ve sosyal içerikli toplumsal yapılara izin verilmedi. Bunların yerine seçimlere dayanan, ancak inançların belirlediği sınırlarda demokratik olabilen MK, Salafi ve Vahabi gibi yapılaşmalara izin verildi. 

Demokrasinin laik, modern, rasyonel ve sosyal olduğunu, inançların demokrasinin güvencesi olamayacağını, tam tersine ancak demokrasinin inançları koruyup geliştirebileceğini görebilen sol, sosyalistler devre dışı kaldı. 

Mısır ve Tunus’taki direnişlerde kitleleri kuşatan bir ideoloji olmadı. Marksizm de yoktu İslamcılık da. Devrimci veya ideolojik dinamiklerden söz edilemez. Mısır halkına sunulan “İslamik” seçim alternatifleri devrimci değil, muhafazakârdır. Politik istikrar ve güçlü ekonomi taleplerini içermektedir. İslami bir cumhuriyet veya halifelik gibi maceracı toplumsal kalkışmaya halk itibar etmediğinden, radikal İslami akımlar, MK, Salafiler, Vahabiler, bunları gündemlerine almadılar, yerine kabul edilebilir dini değerleri tercih ettiler. Az da olsa demokrasiden pay almış gibi görünüyorlar. İslam’ın çeşitli yorumlarını barındıran ve sonradan etkili olan, yıkılan rejimin sunduğu olanaklardan fazlasıyla beslenmiş bu siyasal akımlar, halkla aynı politik değerleri paylaşmıyordu. Halk demokrasi isterken, demokrasiye sonradan eklemlenen bu akımlar kendi kontrollerinde bir politik demokrasiyi tercih ettiler. 

Daha da önemlisi, İslami alan, çoğulculuğa kapılarını açmak zorunda kaldı. Şeyh Ahmed Al Tayeb gibi önemli İslami figür, insan haklarını, özgürlükleri ve en önemlisi devlet ve dinin ayrılmasını savununca, İslami akımlar baskılara boyun eğerek İslam’daki dogmaları tekrar etmekten vazgeçtiler. 

Fakat hala tartışılamayan pek çok İslami tabu olduğu gibi duruyor. Örneğin bir Müslümanın Hristiyan olma özgürlüğü olabilecek mi? Bazı kesimler din değiştirme özgürlüğünü tartışıyorlar. Bir ülkenin İslami kuralları bırakıp laikliğe geçmesi ise pek kolay görülmüyor. Demokratikleşmenin inanç toplumunu ciddi bir biçimde sarsmaya başladığı rahatlıkla söylenebilir. Acaba çalışan yığınların geliştirdiği ve henüz yeni başlayan demokrasi, Post-İslam bir dönemin başlamasına yetecek mi?

Salafiler, şeriat kanunlarını gündeme getirerek MK’in çelişkilerini İslami cemaate gösterme gayretine düştüler. Ancak bu duruşları kendilerine yaramadı. Kısa bir zamanda parlamento hedefi olmadan tüm etkilerini yitireceklerini anlamış olmalıdırlar ki söylemlerini sulandırarak, farklı politik formülasyonlara ağırlık vermeyi tercih ettiler. Ama yok olmadılar, hala orada ve demokrasiyi tehdit eden söylemlerini tekrar ediyorlar. 

Seçim kampanyalarında dış politika hemen hemen yok gibiydi. MK ve Selafiler’in her ikisi de, seçim programlarında cihada ve Filistin davasına yer vermediler. Cihad uğruna ekonomik ve politik istikrarı kurban etmek istemediler. Mollalardan, Nasır’dan ve Baas hareketinden farklı bir yol izlediler. Filistin davasının manevi bir değer taşımaya devam ettiği bir gerçek ancak Filitin-İsrail anlaşmazlığında taraf olma cesaretini gösteremediler. 

Öte yandan, Arap baharı korkulduğu gibi Hristiyan Batı ile Müslüman dünyasını karşı karşıya getirmedi. Bu sevindirici bir gelişme ancak bu direnişler Sünni-Şii/Alevi düşmanlığını derinleştirdi. Aslında arka planda duran, herkesin bildiği gibi, İsrail’le anlaşan Suudi Arabistan’la buna karşı olan İran arasındaki anlaşmazlıktır. 

Tahrir meydanındaki yüz binler cesur, bilgili, demokrasiye inanmış, güvenilir liderleri seçemedi. Toplumun geleceğini belirleyecek, çoğunluğun yararına karar verebilen, erdemli, faziletli liderler çıkaramadı. Çoğulcu demokratik toplumu yaşayamamış halk, dogmaların kölesi, yeteneksiz, açık ve şaffaf olmayan adayları seçmeye zorlandı. Halkı için değil inancı için mücadele eden politikacıların demokrasiyi belirsiz yönlere sürükleyeğeceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. 

Sonradan devreye giren ve islamı tekelinde tutan mülk sahiplerinin temsilcileri, halkın özgür iradesinin saflarında yer aldı, mücadele verdi. Halkın gücünden çok halkın inandığı islami güce yakınlaştılar. Demokratik mücadele deneyimini yaşamamış, düşünsel planda bile olsa demokratik proje geliştiremeyen inanç partileri, hemen anarşinin durdurulmasını ve istikrarın egemen kılınmasını bahane ederek, sadece bazı özgürlüklerle sınırlı bir demokrasiyle yetinecekler gibi. Bu da şu anlama geliyor: Biraz demokrasi, biraz islam ve biraz liberalizm. 

Bugünlerde Batı’da çok popüler olan bu karma politik sistem, Arap dünyasına taşınıyor. Şeriatla doğan, biraz da demokrasiye bulaşmış politik partiler, parlamentonun değil hükümetlerin üstünlüğünden yana, başkanlık sistemini istiyorlar ve iki partili rejime doğru hızla yol alırken halkın istemediği liberalizmi halka dayatmanın öncülüğünü yapıyorlar. Çok kısa zamanda Arap baharı belki de kışa dönecek. 

Gerçek demokrasi ile liberal demokrasi arasındaki fark 

Tahrir meydanında yeşeren demokrasi emekçi insanlığın gözünde bir abide gibi duruyor. Özgürlüğünü eline alan egemen halkın her zaman iktidarı yıkabileceği görüldü. Bireyle toplum arasındaki çelişkilerin, guruplar arasındaki çıkar farklılıkların, ancak şeffaf ve açık tartışmalarla ve politik yöntemlerle çözüm bulunabileceğini gösterdi. Yüz binlerle hareket eden halk demokratik egemenliği ve bireysel özgürlükleri, sosyal özgürlüğü güçlendirmek için kullandı. İkiyüzlü politikacılar acaba bunu okuyabilecekler mi? 

Mısır ve Tunus meydanlarında yaşatılan demokrasi, Arap halkının gerçek anlamda bir yaşam kurabilmesinde yüzyıllar önce yaratılan o dev piramitler, yazılan sayısız romanlar ve tüm kültürel değerlerden daha fazla katkı yaptı. 

Sınıflar arasındaki dengenin iktidar ve politika arasındaki uyumun tek düzenleyicisidir demokrasi. Demokrasi halkla beraber ve halk için iktidarla politikayı birleştiren rejimdir. Halkın elindeki gerçek demokrasi liberal demokrasinin sınırlarını aşar, politik demokrasiyi geliştirip tıpkı 2 bin yıl önce Atina’da olduğu gibi sosyal-ekonomik bir zemin üzerinde gelişir. 

Bundandır ki bir ülkede gerçek demokrasi varsa sosyalizm de vardır. Demokrasi ve sosyalizm birbirini tamamlar. Birinin olduğu yerde öbürü de vardır. Biri geldiğinde öbürü otomatik olarak diğerini takip eder, ikiz kardeştirler. Arap baharıyla Ortadoğu’da halk yabancılaşmayı, iktidarsızlığı yendi.

Şimdi halk, ekonomi, sosyal ilişkiler, medya ve kültür alanlarında sivil toplum kurumlarının karar alma mekanizmalarına aktif olarak katılması, Egemen güçlerin dayattığı liberal demokrasi perdesini yırtması gerekiyor.

sol, sosyalistler ve Marksistler haklı olarak çoğulcu politik sistemin ve hukuk devletinin de ötesinde gerçek ve tam demokrasinin olabileceğine inanır. Gerçek demokrasi, liberal demokrasiye alternatif olmak gibi bir misyonu olamaz. O, liberal demokrasiyi genişletip derinleştirir. Toplumun farklı farklı katmanlarına derinlemesine nüfuz ederek milyonların demokratik haklarını politik alandan sosyal ekonomik alanlara doğru geliştirir.