Başka bir solun doğuşu: Türkiye ve Avrupa solu


12 Eylül askeri diktatörlüğünden parlamenter demokrasiye geçiş tamamen sağın kontrolünde gerçekleşti. Bu dönemin bir ürünü olan Türkiye demokrasisi oluştu. Vesayetçi demokrasi, otoriter demokrasi, kalitesiz, temsil kapasitesi olmayan, aşırı yozlaşmış ve etnik ve ulusal farklılıkları tanımayan geleneksel devletten daha tekçi bir demokrasidir bu. Dünyada eşine az rastlanan tek ulus ideolojisine dayanan bir devlet.  Her karışını muhafazakar, neo-liberalist sağın işgal ettiği devlet sağa alabildiğine cömert davrandı, büyük olanaklar sundu.

Genelde sağın ve ordunun etkisiyle halkın vizyonu biçimlenmiş durumda. Otoriterliğe yatkın, şiddete, milliyetçiliğe dayanan kamuoyu yaratıldı. Aradan çok uzun yıllar geçmesine rağmen orduyla sağın inşa ettiği militarist kültür değişmedi. Tek uluslu ve otoriter Türkiye,  militarizmin, sağın ve AKP’nin bir eseridir.

Unutmamak lazım ki başka bir Türkiye vizyonu her zaman var olmuştu.

Bu vizyon, parçalara ayrılmış solun vizyonudur. Yoksul emekçileri ve çalışan yığınları destekleyen, çevreyi koruyan, sosyal ve ekolojik devletle, Kürt halkının ve diğer etnik azınlıkların insani haklarını tanıyan, etnik çoğulculuğa dayanan devlet projesi farklı yönleriyle CHP, HDP, BHH gibi üç eksende sayılabilir. Bunlar dışında Halkevleri, EMEP, DHF vb bir dizi grup da var.

Syriza ve PODEMOS’un büyük başarılarından sonra büyük ihtimalle Türkiye solunun bileşenleri daha da yakınlaşacak. Sosyal, ekolojik ve etnik çoğulcu demokrasinin daha geniş yığınlarla kucaklaşacağını tahmin etmek zor olmasa gerek. Global düzeydeki solun başarılarının yarattığı atmosferle Türkiye solu, farklı bir demokratik alternatifle ülke sorunlarının çözümüne daha etkin katılabileceği bir aşamaya gelebilir.

Syriza ve PODEMOS böyle bir yoldan geçerek bu hale geldiler. Türkiye solu neden bunu yapamasın?

12 Eylül darbesi ve Berlin duvarının yıkılması Türkiye solunu Avrupa’daki ilerici hareketten koparttı. 90’lı yılların ikinci yarısı ile 2000’lerin ilk on yılında Avrupa’da savaşa ve liberalizme karşı kampanyalarda Türkiye’den katılım yok sayılacak kadar azdı. F Tipi hapishanelere karşı mücadele süreci, savaş tezkeresinin TBMM’de reddedilmesiyle sonuçlanan savaş karşıtı muhalefet ve ardından NATO karşıtı eylem süreci gibi önemli bir çıkış yapmıştı. Bu birkaç yılı kapsayan süreçte uluslararası ortak eylemlerin de bir parçası olunmuştu. Daha sonra Tekel direnişi ve çeşitli kent ve kır mücadeleleri yükseldi.

Aynı yıllarda Kürt ve islami hareketlerin mevcut otoriter statükoya karşı direnmeleri, solu  gölgede bırakmıştı. Çeşitli iç ve dış faktörün etkisiyle demokratik kamuoyu modern demokratik ideolojik vizyondan uzaklaşarak politik sorunların çözümü uğruna liberal özgürlüklere doğru bir rota çizdi. Çalışan yığınlar için alternatif bir yol izlemek yerine mevcutların içinde en uygun politik çizgi tercih edildi. AKP iktidarıyla beraber bazı aydınların liberalizmden ve AKP’den beklentiler içine girmeleri solun yaratıcı düşünme gücünü çok ciddi bir biçimde zedeledi. Bağımsız düşünen aydınların azalması karşısında liberalizme, ulusalcılığa ve siyasi slama savrulmalar hızla arttı.

Kürt hareketi çizgisindeki legal siyasi partiler en son HDP’de örneği görüldüğü gibi son yıllarda yeni bir sol yönelim içersine girdi. Kürt sorununa haklı olarak odaklanması ve silahların gölgesinde siyaset yapmaya zorlanması, bu partiler açısından önemli bir kısıt oluşturdu. PKK’nın silahlı mücadeleyi bırakması durumu HDP’nin Türkiye partisi olma çabalarına büyük katkı sağlar.  CHP ise ulusalcılık denen koca bir duvarın enkazı altından çıkma çabaları başarıya ulaşırsa Türkiyenin sağa yönelmiş politik kültürünü sola kaydırılabilir.

Türkiye solunun güç kazanması, Türkiyedeki eksik olan sosyalist-sol kültürün güç kazanmasını getirecek politik iklimi değiştirecektir. Türkiye’nin geleneksel otoriter-milliyetçi ideolojik parametreleri kırılabilir. Kürt halkının kaderini tayin hakkı garanti altına alınabilir ve Avrupa solunun Türkiye’de güvenilir bir dayanağı oluşabilir.

Tarihsel TKP, TİP ve TSİP’in, Perestroyka’nın etkisiyle başlattıkları sonu gelmeyen ve örgütsel tükenişle sonuçlanan politik tartışmalar yeniden canlandırılabilir. Hatırlanacağı gibi o dönem tartışmalar bir bölümü de kapitalizmi demokrasiyle nasıl dönüştürülebileceği zemininde sürdürülüyordu. Bugün, Avrupa’da gelişen yeni sol dalga bunu yapmaya çalışıyor.

Gramschi’den esinlenen Eurokomünizm ve demokratik Marksizm, PODEMOS ve Syriza’nın ideolojik rehberidir. Türkiye’de sol, bu vizyonu benimsemedi ve bunun bir sonucu olarak Marksizm’in bu üçüncü dalgasının yarattığı ilerici hareketlerin Türkiye’de oluşum süreçleri kesintiye uğradı. Ancak şimdi bu olanak yeniden gündemde. Türkiye solu, liberal-global sisteme karşı Avrupa’da inşa edilmeye çalışılan sosyal-global hareketin bir bileşeni olabilir ve bu Türkiye demokrasisine güç verir.

Latin Amerika’da (LA) başlayan ve yakın zamanlarda Avrupa’da hızla yükselen yeni sol dalga, yirmi yıla varan bir geçmişe sahip. Politik yanılgılar ve örgütsel çeşitliliklerle dolu bir tarih bu. Türkiye ilerici hareketi, dünyada esen bu rüzgarı arkasına alabilmek için, son iki onyılın sol mücadele tarihini iyi okumalıdır.

Avrupa’da solun yeniden doğuşu 

Güney Avrupa’da sol, neo-liberalizme ve onun yarattığı savaşlara karşı kesintisiz mücadele verdi. Berlin duvarının yıkılmasından hemen sonra çeşitli ülkelere dağılmış olan solu İspanya Komünist Partisi 1992’de, tarihinin en büyük  toplantısını gerçekleştirerek bir araya getirdi. Bu toplantıda mücadele ilkeleri saptandı.

Önemli politik gelişmelerin ilki 1990’da Latin Amerika’daki Sao Paolo Forumu’dur. 2000’lerin başında Sosyal Forum etkinlikleri, global demokratik solun diyalog ve strateji geliştirmesine zemin hazırladı. On milyonların katılımıyla 15 Şubat 2003 yılında gerçekleşen Irak savaşını bir günlük protesto eyleminin öncülüğünü İtalya Komünist Partisi çekti.

Avrupa solu ırkçılığa, savaşa, neo-liberalizme karşı dururken kendi komünist ve sosyalist ideolojisini global düzeyde analizden geçirmekten geri durmadı.

90’larda global düzeyde neo-liberalizme karşı yeni tür direnişlerle iletişim gerçekleşirken aynı zamanda, devletler düzeyinde bazı süreçler gerçekleşti. Ulusalcı bir damarla beslenen Chaves, Venezuella’da yeni model bir sosyalizmi izleyeceğini ilan etti.

Solun yeniden politik sahneye dönmesinin en önemli durağı 1994’te Zapatistlerin Meksika’da, Chiapas’ta başlattıkları direniş oldu. Yerli halkın kültürel haklarının tanınması sosyal ekonomik eşitlik talepleriyle birleştirilmişti. Irk, etnik kimlik ve cinsiyet ayrımcılığının karşısında duran sol düşünsel birikime yeni mozaikler eklenmişti. Düşünsel dönüşüm örgütsel bileşimlere de etki yaptı. Artık sol muhalefette, komünist partilerin ağırlığının azaldığı, giderek özgürlükçü sosyalizm, anarşizm ve Marxism’den etkilenen farklı akımların öne çıktığı bir dönem başlamıştı.

Yalnız Meksika’da değil dünyanın her yanında geniş dayanışma kampanyaları organize edildi. Eylemler ve kampanyalar komünist geleneklerdeki gibi yukardan aşağı değil yatay ilişkilerle gerçekleşiyordu, ve çok etkili oluyordu. Bilinenlerin dışında ayrıca, çoğunluğu LA ve Avrupa’dan gelen 3000 delegenin katıldığı büyük bir forum Chiapas’ta 1996’da düzenlendi. Kapanışta neo-liberal terörizme lanet edildi mücadele azmi yenilendi.

Zapatist haraketin etkilediği iki önemli hareket; Dünya Sosyal Forumu ve Global Halk Hareketi, 2008 finans krizine kadar çok etkiliydiler. Daha sonraları büyük akıntıya ayak uyduramadılar ve kenara itildiler.

Venezuella’da petrole sahip çıkmanın getirdiği zenginlik, Chavez’e içerde ve dışarda bağımsız hareket etmesi için olanaklar sağladı. Sol eskisinden daha fazla güvenle anti-neoliberal kampanyalarına hız verdi. Çok sayıda sol grup artık devlet düzeyinde kabul görmeye başlamıştı.

Diğer büyük zafer, 1998’de imzalanan Çoktaraflı Yatırım Antlaşması’nın durdurulmasıdır. Seattle, global kampanyanın merkezine dönüştü. Daha sonra Davos toplantılarına karşı birçok ülkede aynı anda protestolar organize edildi. Haziran 2001’de Dünya Sosyal Forumu (DSF) çalışma ilkelerini yayınladı. Geniş kesimleri kucaklamaya özen gösterildi ve dünyanın değişik yerlerinde etkin forumlar ve gösteriler yapıldı. “Başka bir dünya mümkün”, hareketin ana sloganıydı.

11 Eylül 2001’de ikiz kulelere yapılan saldırıdan sonra dünyanın politik iklimi farklılaştı, savaşa karşı kampanyalar aralıksız gerçekleşti. Önce Afganistan ve daha sonra Irak savaşlarına karşı barış için gösteriler bazı hükümetlerin de katıldığı etkin gösterilere dönüştü.

8-9 Mayıs 2004’te Roma’da Avrupa Sol Partisi’nin (ASP) kuruluşu, Avrupa solu tarihinde önemli bir basamaktı. Hemen arkasında diğer sol devrimci partiler Transnational Parti içinde (TNP) bir araya gelme gereğini gördüler. Fakat ASP çok daha etkili, farklılıklarının üstesinden gelebilecek esneklikte ve gerçekleşebilir farklı bir Avrupa projesi geliştirdi.

20 örgütün katıldığı Yeni Avrupa Sol Forumu’na Yeşiller sol grup, Birleşik Avrupa Sol/ İskandinavya grubu eklendi. 2000’li yıllarda Troçkist gruplar anti-kapitalist solu kurdular.

Avrupa Sol Partisi 3. Kongresi’nde NATO’ya ve savaşa karşı kararlar aldı. Sol neo-liberal stratejinin savaşla devam ettiğini zamanında gördü.

21.yüzyılın ilk on yılı bittiğinde, ekonomik krizle beraber anti-global hareketler, artık tartışma yapmanın zamanının bittiğini, tek tek ülkelerde politikaya müdahele etme zamanının geldiğini ilan ettiler.

Ekim devrimin etkisiyle oluşan solun politikaları yeniden ciddi bir yankı bulmaya başladı. Yunanistan’da Syriza iktidara geldi. Büyük ihtimalle İspanya, K. İrlanda, Portekiz ve Slovenya’da benzeri sol partiler ilk seçimlerde ya iktidar ya da anamuhalefet olacakları kesin gibi görünüyor. Syriza ve PODEMOS Avrupa’daki demokratik ilerici dönüşümün öncüleri olduklarından deneyimleri son derece öğreticidir.

Syriza ve Podemos 

Syriza içinde yer alan sol partiler koalisyonu, aslında 90’lı yılların başından beri vardı. Yunanistan Komünist Partisi’nden ve eurokomünizmden ayrılanlar Synaspismos’ta toplanmışlardı. Troçkist, Maoist ve diğer sol parti ve projeler de Syriza’nın içindedir. Birleşik Hareket 2000 ve 2010 yılları arasında adım adım bu duruma geldi. 2013’teki kongrede tek bir parti olabilmek amacıyla birçok parti ve grup faaliyetlerine son verdi.

Podemos, Syriza’nın tersine partiler koalisyonundan oluşmuyor. Podemos, 2011’de alanlarda biriken aktif halk hareketinden, 15-M’den (15-Mayis, los Indignados) doğdu. Bazı öncü liderler farklı partilerden gelmelerine rağmen PODEMOS, Syriza gibi bir proje değildir. 400’den fazla alt örgütle “e-demokrasiyi” (demokratik süreçler sanal ortam üzerinden yürütülüyor) uygulayarak faaliyet yapıyor.

1950 ve 60 yıllarının kapitalizmine dönüşü savundukları ileri sürülen Syriza ve PODEMOS’un ideolojisi ve politikaları sağdan ve soldan sürekli saldırı altındadır. Komünist partilerden ayrılan iki parti liderinin hala hayal dünyasında yaşadıklarını, politikalarının gerçeklerden uzak olduğu sağ medyada yazılıyor çiziliyor.

Komünist, sosyalist veya işçi ismi almayan PODEMOS ve Syriza, kapitalizmi reformize etme girişimlerinin ya sisteme entegrasyonla ya da oy yönünden eriyerek, iç ayrışmalar yaşayarak sonuçlanacağı spekülasyonları bazı sol yayın organlarında yazılıyor. Özellikle PODEMOS’un işletmeleri ulusallaştırmaya yönelmemesi eleştirilerin odağında. İşsizlere iş bulmak ve asgari ücretleri yükseltmenin bile yozlaşmış kapitalizmle çatışmayı gerektirdiğini söyleyenler, Syriza ve PODEMOS’un seçimlerle gelip sadece hükümet kurabileceklerini, iktidar olmalarına ise fırsat verilmeyeceği söylüyorlar.

Son yıllarda sayısı hızla artan yeni sol partiler, bilinen geleneksel sol formatta örgütlenmeleri izlemiyorlar. Seçmenden kopmuş Marks, Lenin, Trotsky ve anarşist ideolojik perspektiflerle politika yapmak isteyen partilerin yerini insana topluma ve demokrasiye sıkıca bağlı sol partiler aldı. Portekiz’de Sol Blok, Fransa’da Sol Cephe, Yunanistan’da Syriza, İspanya’da PODEMOS ve Almanya’da Sol Birlik deneyimlerinin kalıcı başarı elde etmeleri bundandır. Ayrıca partiler tekçilikten ve dikey merkezcilikten uzaklaşıldıkça yığınların bilincini ve gönlünü kazanmaları mümkün oluyor. Politik ve örgütsel çeşitliliği koruyarak mücadeleyi çoğulcu zeminde yürüten sol örgütlenmeler çağdaş, modern demokratik bir kimlik sahibi oldular.

İngiltere’de olduğu gibi Türkiye’de de soldan birçok insan Syriza veya PODEMOS gibi bir hareketi nasıl gerçekleştirebiliriz diye düşünüyordur.  Sormakta ve araştırmakta haklıdırlar ancak iki ülkedeki somut durum iyi okumadan genel sonuçlara varmak yanlış olur.

Yunanistan ve İspanya’daki sosyal harketlerin mali politikalara, yolsuzluklara ve demokratik yetersizliğe karşı direnerek büyüdüklerini görmek gerek. Neo-liberalizmin toplumsal yapılarda yaptığı yıkımın ne olduğu ve bunun sosyal mücadeleleri nasıl biçimlendirdiği iyi analiz edilmeli. Bunlar bizi şu soruyu sormamıza fırsat veriyor: Türkiye’deki somut durum nedir ve demokrasi güçlerinin önüne hangi yeni olanaklar çıkarıyor?

 -Gelecek yazıda soldaki politik felsefi tartışmaları özetlemeye çalışacağım