Darbe üstüne darbe üstüne darbe...


Politik kırılmanın derinleştiği, yolsuzluğun ve yoksulluğun diz boyu olduğu, kitlesel kıyımların aralıksız sürdüğü, Kürt sorunu çözümünün askerlere yıkıldığı ve hukuksuzluğun sınır tanımadığı koşullarda ne zaman, kim tarafından ve nerede planladığı bilinen, 252 vatandaşın hayatını kaybettiği, halkın direnciyle karşılaşan 15 Temmuz başarısız darbe girişimine şahit olduk. 

Başarısız darbe, global vicdanın karardığı, liberalizmin iğrenç yüzünün bütün detaylarıyla görüldüğü, benzeri az olan darbelerden biridir. Belki bazıları kimi yönleriyle önceki darbelere benzetebilir ancak o sıradan bir darbe girişimi değildi.

Neden darbeye gereksinim duyuldu? Genel yüzeysel tartışmalardan uzaklaşarak ve her şeyi FETÖ hareketine yıkmadan yeni bilgiler ışığında darbe yeniden değerlendirilebilir. Ama önce ölümün kol gezdiği o tehlikeli günlerde olup bitenleri özetleyen yorumları hatırlayalım.  

İlk darbe nasıl oldu?

İçeride ve dışarıda darbe üstüne farklı yorumlar yapıldı. Değerlendirmelerde ordu, elit ve vatandaş ilişkisine referanslara az rastlanıyor. Başarısız silahlı ayaklanmanın örgütlenmesine ve politik amacına odaklanan yorumlarda, sosyal ve ekonomik boyut unutulmuş gibi.

Gerçekten unutuldu mu? Bazı yorumlarda darbecilerin hazırlıksız olduğu ileri sürüldü. “Meşruiyeti olmayan kötü planlanmış bir darbe. Toplumdaki Anti-Erdoğan tepkiyi kullanmanın dışında politik ve ideolojik bir hazırlığı yoktur.”  AKP’nin oluşturduğu otoriter rejimi yıkmayı deneyen darbecilerin farklı politik ve ideolojik söylem geliştirmelerini beklemek, darbeyi anlamamaktır.

AKP ve FETÖ’cüler arasında ekonomik ve politik stratejilerinde bir farklılık olmadığı gibi ayni sosyal-kültürel kitleden besleniyorlar. Darbeci Fetö ve otoriter Erdoğan yetiştikleri toprak aynı; devletçi, ulusalcı ve İslamcı muhafazakarlığın koruyup geliştirdiği güçlü tekelci kapitalist burjuva sınıfı.  

Aralarında oluşan kanlı darbeye neden olan çelişkinin kendisi askeri ve globaldir. ABD Türkiye’de iktidarı değiştirip oluşacak yeni iktidarın Orta Doğu’da NATO’nun stratejisine uygun rol almasını istediğinden kanlı bir kırışma oldu. Ne iktidar ne de iktidar için kan döken FETÖ’cüler demokrasi veya sosyo-ekonomik dönüşümlerdeki görüş farklılığı nedeniyle karşı karşıya gelmediler.      

“Darbecileri temsil edecek bir lideri yoktu” eleştirisi yapanlar, darbecilerin lider arayışında olmadıklarını, “Yurtta Sulh Konseyi” bildirisini bir TV sunucusuna okuttuklarını yazmışlardı.  Darbecilerin karizmatik bir liderle seçim yarışına girmek, ekonomik ve politik tartışmalardan galip gelerek ülkeyi yönetmek diye bir dertleri yoktu. Kapışma, AKP’nin ekonomi politikasına ilişkin de değildi. Halk kitlelerine nasıl hizmet edileceğine dair bir yarış da olmadığından demokrasi zaten devre dışıdır.

“Darbeciler ilk günden politik açıdan tecrit edilmişti. Parlamentodaki dört parti ortak bildiri yayınlayarak darbeyi lanetlediler.” Darbelerde parlamento devre dışı bırakılacağından partilerin fazla bir önemi yoktur. Erdoğan darbeyi bahane ederek fiilen partileri ve parlamentoyu dışladı, otoriter rejimi bir üst aşamaya taşıdı.

Demokratik olmayan bir rejimin darbeyi önleyecek demokratik bir alternatif geliştirebileceğini düşünmek anlamsızdır. Türkiye’nin yakın elli yıllık tarihi askeri darbelerle popülizmi izleyen seçilmiş liderlerin izleriyle doludur. Liberal demokrasinin bile yaşanmadığı ne düşünce özgürlüğü ne etnik azınlık haklarının tanınmadığı ülkemizi üç yıllık Ecevit dönemi hariç hiçbir zaman ileriye gittiğini görmedik. Sürekli gerileyen ülkenin yığınları lidere ve devlete körü körüne bağlılığı içselleştirmiş durumda.

“Darbeye katılan askerlerin kararlı olmadıkları görülüyordu” veya “Politik liderleri tutuklamayan darbeciler devletin en önemli kurumlarını ele geçirmediler” yönündeki eleştiriler haklı görünüyor. Nedeni şudur; darbeciler iktidarın darbeden haberdar olduğu endişesiyle eylemlerini erken almaları sonucunda bütün bu görülen dağınıklık yaşandı. “Ordunun üst düzey eliti darbeyi desteklemedi” eleştirisi doğrudur. 15 Temmuz darbesinin bu şekilde sonuçlanmasının kilit noktası budur.

Üst düzey kurmay elitin darbeye katılmama nedenleri araştırılmalı. Ancak muhafazakâr kitlelerin otoriter liderini takip edeceklerini önceden gördüklerini söylemek herhalde yanlış olmaz.

FETÖ hareketiyle iç içe giren uluslararası gizli servisler darbeyi iyi örgütlediler. Darbecilerin ordunun geniş kesimlerini tarafsızlaştırdığını ve adım adım başarıya doğru yürüdüklerinde, devreye giren Erdoğan’ın kullandığı medya araçlarının ve camiden çıkan halkın, hesapları tersyüz etmelerinin doğru anlaşılması önemlidir.

Özetle, darbeyi tezgahlayan global elit otoriter rejimi darbeyle yıkıp yerine demokrasiyi tesis etmeyi amaçlamadı. Ülkede darbeye neden olabilecek birçok gelişme vardı ancak yerine konulacak demokratik alternatif yoktu.    

Darbeyi hazırlayan koşullar

Türkiye’nin dokusunu oluşturan devletçi ve dinci dinamiklerin yarattığı muhafazakâr otoriterlik darbeleri hazırlıyor. Darbeye yol açan ve dört grupta toplanan; elit, ordu, vatandaşlar ve global sistem arasındaki ilişkilerin yarattığı iklim darbelerin önkoşullarını hazırlıyor.

Askeri Diktaların Teorisi kitabında Daren Acemoğlu kırk ülkedeki darbeleri ve darbelerden sonra oluşan askeri yönetimlerin çözümlemesini yaparken elit, ordu ve vatandaşlar arasındaki politik ve ekonomik çıkar ilişkileri hareket ettirici güç olarak görüyor. Acemoğlu’nun oluşturduğu paradigma anlamlı ve yol göstericidir. Ben bu çözümlemeye son yıllarda demokrasiden uzaklaşan global sistemi de ekleyerek darbenin oluşmasına yol açan nedenlere bir boyut daha eklemeyi gerekli görüyorum.

Global sistemin darbedeki rolü

Darbede global sistemin etkisi belirleyici olmuştu. Yalnız Türkiye’de değil, savaşların ve darbelerin giderek arttığı bölgemizde dış faktör iç faktöre dönüştü.

Global Anglosakson liberal sistemin başı ABD yönetimi, NATO ve CIA ile FETÖ birlikte iç ve dış faktördü. Hazırlayıcı, sürükleyici ve yönlendiriciydiler. Önceki darbelerde olduğu gibi içerideki derin devlet koşulları olgunlaştırıp dışarının onayı ile darbe yapılmadı. Geçmişten farklı olarak global faktör elitin içinde, orduda ve vatandaşların önemli bir kesiminde dönüştürücü bir dinamikti.

NATO ve CIA’nın Erdoğan yönetimini devirme girişiminde aktif rol alması, Türkiye’deki rejimden rahatsızlık duyduğundan ileri gelmiyordu. Dış politikada uzlaşılmayacak farklı stratejiler çatışma halindeydiler. Global sistemin lideri ABD ile Türkiye yönetimi arasında Suriye ve Orta Doğu politikalarında karşı karşıya gelmişti. Militarist elit, AKP yönetimiyle anlaşarak Türkiye’nin ulusal savunma stratejisine yeni bir açılım getirmişti. Türk ordusunun Orta Doğu stratejisi ABD tarafından kabul edilmemiş ve defalarca reddedilmişti.

Fetö’cüler orduda yatay ilişki ağı yaratırken alternatif askeri güvenlik politikalarına uygun örgütlenmeler yapıyordu.  İki başlı güvenlik stratejisi orduda emir komuta zincirini kırmıştı.

Ordunun iki başlı güvenlik stratejisi

15 Temmuz arifesinde demokratikleşme ufukta görünmüyordu, Kürt halkının yaşadığı şehirlerde terörü bastırmak için uygulanan baskı ve şiddetin risklerini AKP’nin politik eliti üstlenmişti ve teröre karşı savaşta ordu, otoriter rejimle uzlaşmıştı. Ordunun hiyerarşik bir darbe yapabilmesinin tüm koşulları ortadan kalkmıştı.

Fakat teröre karşı savaşta ordunun tek bir vizyonu yoktu. Terörü ulusal savunma içinde değerlendiren iki farklı ulusal savunma stratejisi üç farklı akım tartışıyordu. Ana görevi ulusal savunma olan ordu, bir çıkmazın içine düşmüştü ve ortak tek bir yöntem geliştiremiyordu.

Ordunun ulusal savunma stratejisi ikiye ayrılmıştı. Bir yandan PKK’yı ve terörle mücadeleyi ulusal savunmanın merkezinde görenler milli sınırlarda tutulmasını öngörüyor. AKP ve askeri elit ise terörü uluslararası olarak değerlendiriyor ve ulusal savunma da benzer biçimde uluslar ötesine uzanmalıdır, diyerek, Orta Doğu’da alt emperyalist nüfuz alanı elde etme çabasına giriyor. 

‘Türkiye’nin terörle mücadelesi ulusal sınırlar içinde kalmalı’ stratejisini geliştirenler NATO, CIA, Pentagon ve FETÖ’cülerdir. Henüz isimleri açıklanmayan cuntacılar, konsey adının “Yurtta Sulh Konseyi” demelerinin amacı buydu. Bu güçler, Orta Doğu’daki emperyalist çıkar savaşında Türkiye’ye rol tanımıyordu.

Erdoğan ve ordu üst yönetiminin geliştirdiği stratejinin nihai amacı yalnızca terör ve ulusal savunmayla sınırlı değildi, nüfuz alanı yaratma da dahil edilmişti. Orduyu yakından ilgilendiren bu iki strateji üstüne tartışma iki yıldan fazla sürmüştü. 

15 Temmuz’da FETÖ’cüler Kemalistleri yanlarına alarak orduyu pasifize etmeyi planladılar, ama başaramadılar. Darbenin gelmekte olduğunu fark eden AKP’liler ve ordu elitinin devreye soktukları önleyici planlar başarı getirdi, darbeciler ezildi. Kısa bir zaman sonra ‘Fırat Kalkanı’yla savunmaya ilişkin programlarının ikinci evresi uygulamaya girdi. 

 Türkiye tarihinde ilk defa sivil iktidar ile ordunun yayılmacı saldırgan kanadı bölgede alt emperyalist amacı olan maceracı ulusal savunma politikaları birlikte planladı. Böylesine tehlikeli bir politika yönetim elitinin büyük çoğunluğu tarafından destek görmüştü.

Elit ve demokratik olmayan rejim

Darbe demokrasi için yapılmadığı gibi demokrasi de darbeyi önleyecek düzeyde değildi. Çünkü devlet yapılarının merkezileştiği otonom kurumlara yaşam hakkı tanınmadığı bir ortamda darbe girişimi devlete, asker ve sivil elite yönelikti.  

Demokratik olmayan asker ve sivil bürokrasi politik partilerden daha güçlü konumdaydı, politik dinamizm zayıflamıştı, iktidar boşluğu doğmuştu, devlet toplumdan uzaklaştıkça Kürtlerin, Alevilerin ve emekçi yığınların kendi talepleri için mücadelesi aralıksız sürüyordu. Otoriter rejimin şiddetiyle en çok karşılaşanlar bunlardı.

Politik elitin elindeki devlet merkezli bürokrasi her çeşit demokratik yönelimin önünde engeldi. Seçilmişler seçilmemiş memurların insafına terk edilmişti. Anayasal demokrasinin vazgeçilmezi olan politik çoğulculuğun aşırılığı olumsuz sonuçlara neden oldu. Zaman zaman darbelerle kesintiye uğrayan parlamenter demokrasi en ilkel modeline mahkûm edilmişti. Solun ülkeyi yönetebilme fırsatının olmayışı, sağın uzun zaman ülke politikalarını belirlemesi demokrasiyi hukuksuz ve adaletsiz bırakmıştı.  

Finans-ekonomik oligarşi darbe sırasında darbecilere karşı durarak politik elitle ilişkilerini sıkılaştırdı. TUSİAD ve MÜSİAD askeri kalkışmaya karşı keskindi ancak demokratik olmayan otoriter rejim oluşumuna karşı sesiz kalmayı tercih etti. Yeni savunma stratejisini benimsedi. Bölgeye yayılma çıkar alanlarını İslam-Arap dünyasına doğru genişletmek egemen sınıfı iktidar etrafında kenetledi. 

Ekonomik, politik ve askeri tüm dinamikleriyle, egemen elit, çıkarlarını ve ulusal güvenliği demokrasinin önüne aldı. Türkiye’de askeri müdahalelerle cılız bırakılan parlamenter demokrasi, toplumsal sorunları çözmede, ulusal zenginliği halkla paylaştırmada başarısız kalmıştı. Pasifize edilen parlamento, halkın ve vatandaşların da Pasifize edilmesi olarak yorumlanmalıdır. Halkın darbe öncesi ve sonrasında yönetim elitini etkileyecek örgütlülükte ve bilinçte değildi.

Halkın darbedeki rolü

“Temel analitik çerçeve basit iki gurupta toplanır. Demokratik ve demokratik olmayan rejimlerde zengin elitle vatandaşlar arasında ulusal zenginliğin dağılımında çatışma halindeler. Demokratik rejimlerde dağıtım zenginlerden alınarak vatandaşlara verilir. Oligarşik rejimlerde zenginler askeri rejimlerle iktidarda kalarak servetlerini korurlar. Oligarşik rejimler hükümetlerden alırlar.” (A Theory of Military Dictatorships, Daron Acemoğlu, Davide Ticchi, Andrea Vindigni)

Daren Acemoğlu ekibi Singapur, Güney Afrika, Arjantin ve İngiltere’yi örnek aldı ve çeşitli ülkelerdeki araştırmaları da katarak askeri diktatörlüğün sosyal farklılıkları derinleştirdiğini matematiksel yöntemler kullanarak buluyor. Türkiye veya herhangi bir ülkede askerlerin sivil yönetimleri yıkıp kendi rejimlerini kurmaları, halkın ulusal gelirdeki payını azaltır. Halkı yoksullaştıran askeri rejimlere sol yakınlık duymaz.

Darbe girişiminin gerçekleştiği koşullarda halk, bilmediği tanımadığı darbecilerle otoriter rejim arasında bir tercih yapmakla karşı karşıya bırakılmıştı. İki seçeneği ret edecek halktan yana demokratik seçenek yoktu.

İdeolojik motivasyonu olan kitleler camilerden çıkarak askeri darbeye karşı olduklarını, hem de ölümü göze alarak gösterdiler. Devleti ele geçirme etrafında odaklanan kanlı çatışlarda halkın çok büyük çoğunluğu endişeli bir duruş sergiledi. Dünyadaki demokratik süreçlerden farklı olarak Türkiye’de halk, demokrasi etrafında iktidarı sarsacak güce gelmemişti.    

2005 yılına kadar darbeler çok azalmasına rağmen demokrasiye karşı darbe tehdidi durmadı. Daha sonra demokratikleşmeye paralel olarak darbelerin sayısı da arttı, 2005- 2014 arasındaki yıllarda 17 başarılı darbe oldu. Fakat hiçbir darbede halk kitleleri engelleyici güç olamadı. Tam tersine darbeyi desteklemeyen ordunun başka bir kanadının örgütlü silahlı müdahalesiyle darbeler başarısızlığa uğratılmıştır.

15 Temmuz darbecileri ne seçmenlerin ne muhalefetin ne de Kürt hareketinin desteğini almıştı. Her şeyin eskisinden daha kötü olmayacağının hangi garantisi vardı. Ama darbeyi püskürten iktidar eskisinden çok daha acımasız oldu. AKP iktidarının sunduğu yasal ve politik dayanaklarla ordunun üst eliti Kürtlere ve muhalefete acımasızca saldırdı.  Darbeyi darbeyle püskürtme stratejisi devreye girdi. 

Darbe üstüne ikinci darbe

Parlamentonun kurduğu darbe araştırma komisyonun araştırmalarından, iktidarın darbeyi önceden deşifre ettiği anlaşılıyor. İktidar “Başkaldırsınlar, ezelim!” taktiği ile darbecileri önce parçalara ayırdı daha sonra ezdi. Muzaffer iktidar kendi darbesini yapma sürecine girdi.

Ezilen FETÖ hareketi muhalefet dışı bırakıldı. Aşırı sağcı MHP ile anayasa değişikliği ve başkanlık sisteminde anlaştı. Başkanlık rejimine giden yollardaki engeller temizlemek için soldan gelebilecek karşı çıkışları OHAL ile, KHK ile bastırdı, HDP’nin liderlerini tutukladı, belediyelere kayyum atadı, örgütleri kapattı, aydınları susturdu ve Cumhuriyet gazetesi yazarlarını hapse attı.

İktidar oluşturduğu yeni koalisyonlarla yukarda sözü edilen ulusal savunma konseptine uygun politikaları uyguladı. Ortadoğu’da emperyalist saldırgan politikalarla Suriye’nin içine girip dengeleri değiştirdi, etki alanını büyüttü. Türkiye tarihinde ilk defa, dış politika parametreleri, tamamen değiştirilmiş oldu.

Ortadoğu ve Asya’ya yönelmek isteyen Erdoğan iktidarının etkin olmak istediği yeni coğrafi alanlarda demokrasi tercih edilir bir rejim değildi. Demokrasiyi körelten başkanlık rejimi global politikada varılmak istenen hedeflere uygundu. 

Başkanlık rejiminin yeni bir anayasa ile getirilmesi ikinci darbenin önde gelen amacıdır ve büyük ihtimalle bunu da gerçekleştirilecekler. Başkanlık sistemi, dışarda nüfuz alanı arayan milliyetçi elitin milliyetçiliği güçlendirerek demokrasiyi tekerlekli sandalyeye mahkûm etmesidir. Başkanlığın olduğu hiçbir ülkede demokrasi yürüyemiyor, demokratikleşme olanak bulamıyor.

Başkanlık sisteminde hükümet krizleri söylenenlerin tersine artar. Yasama ve yürütme belirli koşullarda orta vadede birlikte çalışma olanakları bulabilir. Parlamenter demokraside ise hükümet güvensizlik kararıyla düşürülebilir.

Uygulanan ülkelerde başkanlığın demokrasi üstüne dört olumsuz etkisi oldu. Başkanlıkta hükümetler çoğunluğa dayandırılmaz. Sistem yasama ve yürütme arasındaki süre giden çatışmaları artırır.  Çeşitliği yansıtan koalisyonlar başkanlıkta çok az görülebilir. Parlamenterlerin parti çizgisinde karar vermeleri olanaksızlaşarak bireysel kararlar alıp uygulamaları istenir. Hükümetlerin bağımsız kararlar alıp uygulamaları en aza indirilir. “Hükümet etme” krizinin önkoşulları hazırlanır.

15 Temmuz’da FETÖ’cüler demokrasiye bir darbe vurdu. Erdoğan yönetimi ise FETÖ’cüleri tasfiye ederken, ulusal savunma parametrelerini değiştirirken ve başkanlığı yasallaştırırken demokrasiye ve özgürlüklere darbe üstüne darbe vurdu.