Demokrasinin yıkılışı


Savaş bittikten(1945) ve faşizm yıkıldıktan sonra şimdikinin tersi bir süreç işliyordu. Demokrasi çok farklıydı, üstündü ve kutsal toprak gibiydi. Gücünü ise soldan ve sosyalizmden alıyordu. “50’li yıllardan sonra Batı Avrupa ülkelerinin geniş sosyal sınıf ve gruplarına, o zamana kadar görülmemiş özgürlük, barış ve refah sağlamıştı. 1970’deki krizle beraber sosyal refah devletinin maliyeti artınca, demokrasi, post materyalist bir formata dönüştürüldü, kimlik sorunlarına yöneldi ve demokratik rejime güven giderek azaldı.” (I Blühdorn) 

Kolonlanmış ve DNA’sıyla oynanmış demokrasi, kapitalizmin beğenisine uygun hale getirildi. İnsan için olması gereken demokrasi, pazarda zengin alıcı bekleyen bir mala dönüştürüldü. Sosyal Avrupa Hareketi’nin internet sitesinde yayınlanan makalesinde Blühdorn, demokrasinin bittiğini söyleyerek şöyle devam ediyor: “Yeni otoriterlikte, yaşam makinasına bağlanmış demokrasi, acil müdahele yapması için çağrılan doktora benziyor. Seçilmiş diktatörler, sosyal ve çevresel yıkımın demokrasiyle çözülemeyeceğini bildikleri için, demokratik hakları birer birer buduyor. ” 

Sivil otoriter rejimlerin ve kültürel liberal demokrasilerin tercih edilmesi 2000’li yıllardan sonra uygulama alanları buldu. Ne Musolini’yi ne de Hitler’i yeniden iktidar yapmak için başlayan bir süreç değildi bu. Ülkeleri askeri darbelerden uzaklaştıran örneğin Portekiz, İspanya, Yunanistan gibi ülkeleri açık politikaya doğru yönelten demokratik rejimlerin yerini yavaş yavaş doğanın yıkımına ve sosyal adaletsizliğe seyirci olan rejimler aldı. Kültürel ve liberal özellikleri olan bu rejimlerin ne olduğu ve nasıl tanımlanmaları gerektiği tartışmaları sürüyor. 

Neden demokrasiye alternatif rejimler ön plana çıktı? 

Globalleşmeyi yalnızca liberal kapitalizmle sürdürmenin yarattığı problemler demokrasiye alternatif rejimler üretmeye başlıyor. Şöyleki, dinamizmi ve değişimi getiren önemli karar alma merkezleri, demokratik kurum ve sivil toplum kuruluşlarından uzaklaşarak, şirketlere ve pazarı izleyen merkezlere kaydı. Kaç paraya ve nasıl bir ev veya araba alınacağına dair devletin veya politik kurumların söyleyecekleri fazla bir şey kalmadı. Sosyal yaşamı etkeleyen kararlar, demokratik süreçlerin dışına atılmış durumda. Kamuoyu, büyük oranda yönlendirmelerle, Nike’ın nasıl bir ayakkabı üreteceğini, Toyota’nın son modelini merakla beklerken, sosyal yaşamla ilgili kimlerin karar verdiğiyle artık pek ilgilenmiyor. 

Geleneksel demokrasinin biçim değiştirmesi, yalnızca global şirketlerin zorlamasıyla olmadı. Kapitalizm egemenlik alanlarını yeryüzünün hemen hemen her köşesine genişletirken, demokrasiyi barındıran ulus-devletleri etkisizleştirdi ve bunun socundan demokrasi de payını aldı. Bu zorunlu süreç, demokrasiye üstten ve alttan darbe vurdu. Üstte demokrasinin yaşaması için gerekli olan ve denetlenen şeffaf global kuruluşların yokluğu ve altta demokrasiye öncelik vermeyen etnik ulusalcılığın giderek güç kazanması.

Demokrasi, sosyo-ekonomik ve etnik sorunları çözen bir rejim olmadı ve olamaz da. Demokrasi, daha çok, insanların özgür iradesini bir araya getiren, toplumsal sorunları çözmek için düşünce üreten bir rejimdir; özgür iradenin ruhudur. Bu işlevini yerine getirebilmesi için toleransı, sosyal adaleti, modernizmi ve çoğulculuğu barındırmak zorundadır. Toplumsal demokratik faktörlerin varlığı, bireyin özgürce politikaya müdahelesini mümkün kılabilir. Ancak yakın zamanda, uluslar, kaygan vatandaşlık ve belirsizleşen ulusal egemenlik sınırları nedeniyle  kendi özyıkımıyla yüz yüze kaldı. Ulusların zayıflaması beraberinde modernizmi ve demokrasiyi çözülme sürecine soktu. Globalleşmeyi tek alternatifle götüren liberalizm, uluslardan global örgütlenme yaratamadı. Ulus-devletler, terörist saldırgan politikalarla değil, yapıcı global örgütlenmelerle aşılabilirdi; bütün sorunlarına rağmen AB örneğinde olduğu gibi.  

Globalleşme sürecinde liberallerin demokrasiyi devre dışı bırakmaları ilk değildi ve aslında demokrasi diye bir dertleri de tarih boyunca olmadı. Yıllarca liberaller Sovyetleri, sosyalizmi, solu yerden yere vurdu. Solun dilini kullanarak eşitliği, adaleti, açıklığı, şeffaflığı, özgürlüğü, humanizmi kendi tekeline aldı. Birçok insanı umutlandırdılar. Güzel, yaşanası bir dünya kurabileceklerine dair algı yarattılar. Demokrasiyi hiç ama hiç tartışmadılar. Demokrasi bir tabuydu adeta. Demokrasiyi tartışana, dikta heveslisi dediler. Fakat onlar gizlice, gerçek, doğal olan demokrasiyi ameliyet masasına yatırıp, Erdoğan gibilerinin elleriyle iç organlarını boşaltmakla uğraşıyorlardı. Kendilerinin tekelinde, mekanik araçlarla çalışan, uyduruk bir demokrasiyi ambalajlayıp, reklamını yaparak, pazara sürdüler.

 Kapitalizmin demokrasiyi kendine benzetmesi, onu işlemez hale getirmesi, kapitalizmle demokrasinin evliliğinin uzun süremeyeceğini söyleyen solu haklı çıkardı. Fakat Avrupa solunda bir kesim, demokrasinin yalnızca etkisizleştiğini veya aldığı darbelerle bayıldığını söylemiyor, daha da ileri giderek, demokrasinin kapitalizm tarafından erozyona uğradığını ve bittiğini iddia ediyor. 

Sosyal yabancılaşma ve ekolojik sınırlılık temelinde güçlü ve iyimser saptamalara dayanan Habermas ve Offe’nin düşünceleri, tam da bu eleştirilerin odağında yer alıyor. I Blühdorn ise Habermas’ın ve Offe’nin yanıldığını belirtiyor: “Sosyal üretkenliğin ve ekolojik sürdürülebilirliğin zorlaması sonucunda, ‘devlet ve sivil toplum kaçınılmaz olarak ekonomik uygulamalara kurallar getirebilir,’ düşüncesinden hareketle dizayn edilen modelin doğru olmadığı görüldü.” 

Avrupa’da artık neredeyse hiç bir politik hareket ekonomik büyümeye sınırlamalar getirmeyi planlamıyor. 

Habermas’ın dışında kalan diğer bazı entellektüel sol düşünürler, örneğin Mouffe, ‘Politik uzlaşmaların aşırı vurgulanması ve karşıklı gerilmenin reddedilmesi, insanları politikadan soğuttu’ diyerek, kapsamlı politik projeler etrafında odaklanmanın politikaya ve demokrasiye yeniden saygınlık kazandırabileceği  inancında.  

Colin Crouch “Post-demokrasi” çalışmasından on yıl sonra, yeniden politik çevrelerde tartışılır oldu. Çoğulculuğu ve sivil toplumu güçlendirmek amacıyla gündeme taşıdığı demokratik önlelemler, politik anlamda sağlıklı ve heyecan verici bulundu. 

Çok okunan, büyük yankı ve tartışma yaratan ve Türkçeye de çevrilen kitabında T Piketty, tartışmalara ‘ekonomik demokrasi’ boyutunu kazandırdı. Ona göre gerçek demokrasi ve sosyal adalet yalnızca parlamentonun veya pazarın ihtiyaçlarını karşılamak için oluşturulan kurumlarla çalışamaz. Kendi formal kurumlarının politik bir irade tarafından oluşturulması da gerekiyor. Ve daha da önemlisi “Eğer demokrasi kapitalizme karşı üstünlük sağlayacaksa” (T Piketty)  bu kurumlar yeniden ve yeniden yapısal yeniliklere bağlanmalıdır. 

Piketty’nin yazdıklarını kısaca şöyle de açabiliriz: Yeni mülkiyet biçimleri ve sermayenin demokratik denetimi, demokratik erozyonun önünü kesebilir. 

Demokrasi, sosyal eşitliği ve ekolojik dengeyi gerçeğe dönüştürebilmesi için kapitalizmle mücadele edebilmeli ve onu sınırlandırıp kendi egemenliği altına alabilmelidir. Neoliberalizmin ve hatta kapitalizmin sonunu getirebilmelidir.

 Yaşadığımız bu değişim çağı, özgürlükçü humanist sola büyük fırsatlar veriyor. 

Kaynaklar:

- Thomas Piketty, 21 yüzyılda KAPİTAL, 2014, Harvard University Press, s. 424, 570

- I Blühdorn, Demokrasinin Erozyonu veya Yıkılışı. 18.11.2014, Sosyal Avrupa

- C Crouch, Gerçek Avrupa Demokrasisine İhtiyacımız Var, 20.8.2014, EUROPOLSE

- J Stiglitz, 21 yüzyılda Demokrasi, 1.9.2014

- D Rodrik, Demokrasiyi Yeniden Düşünmek, 12.6.2014

- H Farrell, Alternatif Yoktur, 24.2.2013