Demokratik erozyon mu? Demokratik tükeniş mi? Sosyal Avrupa’nın itirazı (ÇEVİRİ)


Demokratik erozyon mu? Demokratik tükeniş mi?

Sosyal Avrupa’nın itirazı

Bu makale sosyal Avrupa 2019 projesinden alınmıştır    

Dr Ingolfur Blühdorn- University of Bath

 

Demokrasi denenmiş rejimlerin içinde en iyisidir. (Churchill)

Rousseau’dan sonra halkın politik iradesi sonucu oluşan egemenlik hakkının demokrasinin en zayıf halkası olduğunu anladık. Lenin’le beraber sosyal adaleti gerçekleştirme ve halkların kaderini belirleme hakkı olmasaydı, demokrasi, kapitalizm için en güvenilir politik rejim olabilirdi. Kemer sıkma politikalarının yoğunca uygulandığı bugünlerde demokrasiye güveni yeniden oluşurmak başlı başına bir sorundur. 

Savaş bittikten ve faşizm yıkıldıktan sonra demokrasi kutsal topraklar gibiydi. 50’li yıllardan sonra Batı Avrupa ülkeleri geniş sosyal sınıf ve guruplarına, o zamana kadar görülmemiş bir özgürlük, barış ve refah sağlamıştı.  1970’deki krizle beraber sosyal refah devletinin maliyeti artınca, demokrasi, post materyalist bir formata dönüştürüldü, kimlik sorunlarına yöneldi ve demokratik rejime güven gidere azaldı. 

Öte yandan, Batı Avrupa’daki yeni sosyal hareketler, toplumsal özgürlüklerin henüz garanti altına alınmadığını, toplumsal entegrasyonun kazanılmadığını ileri sürerek, demokratik toplumların ancak ileride kazanılabileceğini ısrarla vurguluyorlar. 

Ekonomik kalkınma sonrası yıllarda, sosyal Avrupa’nın, dogmatik kalkınma projelerinin sınırları içinde dahi ekonomik kalkınmayı gerçekleştirememesi, sosyal hareketlerin demokratik rüyalarını sonuçsuz bıraktı. Demokrasiyi aşağı çeken faktörler tükendi, yerini krizden çıkarma faktörleri aldı. Buna rağmen, prekaryat sınıfını ve yoksulları en son sınırına kadar sömürmelerine rağmen zenginler lehine çok az oranda bir ekonomik kalkınma sağlandı ve sonuçta demokratikleşme onlar için gerçekleşti. Geçici olmadığı kesin olan finans politikaları yalnızca sosyal anlamda değil, ekolojik anlamda da yıkıma neden oldu. Bu nedenle demokratik meşruiyet krizi inanılmaz boyutlara vardı. 

Meşruiyet krizi   

1970’lerden sonra J. Habermas ve C. Offe demokrasi krizinin kapitalizmin meşruiyet krizi olduğunu yazmışlardı. Onlara göre, kapitalizmin aşırı kar hedefi, sosyal devletin kaynaklarını tüketerek, katılımın, içselleştirmenin ve sosyal adaletin demokratik baskısının ağırlığı karşısında sosyal meşruiyetini yitirecek ve sistem bütün olarak çökecekti.

Çevreciler, doğal kaynakların sınırları içinde, ekonomik kalkınmayı ve kapitalizmin kendisini sürdürebilmenin imkansızlığını ısrarla belirtirken, aslında tartışmalara yenisini eklemiş oldular. Habermas ve Offe’nin düşünceleri sosyal yabancılaşma ve ekolojik sınırlılık temelinde güçlü saptamalara dayanır.  Her ikisi de, sosyal üretkenliğin ve ekolojik sürdürelebilirliğin zorlaması sonucunda, devlet ve sivil toplumun kaçınılmaz olarak ekonomik uygulamalara kurallar getirebileceği düşüncesinden hareket ederek, dizayn edilen modelinin doğru olmadığını gördü.

 Meşruiyet krizi sürerken, kapitalizmin değil demokrasinin meşruiyeti krize girdi. Politik meşruiyetinden yani demokrasiden sıyrılan kapitalizm, sosyal ve ekolojik hedeflerden uzaklaştı; kontrol altında tutulması da imkansız gibi. Daha da kötüsü, kapitalizm, demokrasiyi kendine benzeterek onu yandaşı yaptı. Katılım, özgürlük, adalet ve sürdürebilirlik algısını geniş kesimlere yaydı.  Artık neo liberallerin müşteri tercihlerini, genişletilmiş emek pazarı, ticari emisyonlar ve yeşil kalkınma dışında düşünmek hemen hemen imkansız oldu. Egemen neoliberalizm, müşteri taleplerini iyi karşılamaya dayanan pazardan azami yararlanmayı, sosyal ve ekolojik meşruiyetini sağlayarak yapıyor. Bir zamanlar Goebbels’in söylediği gibi, demokrasi, iktidarı ele geçirmek için iyi bir rejimdir. Benzerini neo liberaller yapıyor, demokrasiyi gülünç duruma düşürerek ekolojik ve sosyal çüküntüyü hızlandırıyorlar. 

SİMÜLATİF DEMOKRASİ

 

Demokrasi, yapısal bakımından kapitalist üretimin güçlü bir kalesine dönüştüğünden, ekolojik ve sosyal sorumlulukları yerine getiremez durumda. Sosyal demokrasi, Üçüncü Yol tarafından satıldığını, aldatıldığını acı bir biçimde anladı. Teknolojik menejerlikle yeşil endüstriyi amaçlayan Yeşiller, kapitalizm içinde kimlik bunalımının çıkmaz labirentinde çıkış yolu arıyorlar. 

Yeni otoriterlik, yaşam makinesine bağlanmış demokrasiye acil müdahele yapması için çağrılan doktora benziyor. Seçilmiş diktatörler, sosyal ve ekolojik yıkımın demokrasiyle çözülemeyeceğini bildikleri için, demokratik hakları birer birer buduyor. Yeni popülist aşırı sağ, göçmenlere karşı sınır kontrollerini arttırma sözü vererek halkı arkasına alıyor. Elde ettikleri seçmen gücüyle karar alma mekanizmasını Brüksel’den ulusal parlamentolara taşıma mücadelesi veriyorlar. 

Bazı entellektüel sol düşünürler, Alternatif Demokrasi (Habermas)  veya Agnostik Demokrasi (Mouffe)  gibi radikal projeler geliştirirken, bazıları da sosyal medya tarafından güçlendirilen etkili eylemlerin yakında herşeyi değiştirebileceğinin (Klain)  sözcülüğünü (Crouch) yapıyor. Yeni radikal hareketler ise eskisinden farklı olarak ideolojik fundamentalizmden dini fundamentalizme evrildi. 

Dini fundamentalist hareketler dışında kalanların hepsinin birleştiği ortak nokta, demokratik yetersizlik ve erozyondur ve onlar hiç bir zaman demokratik çöküşü kabullenmiyorlar. Şu veya bu yolla post demokratik (Crouch) analizlere bağlanmış durumdalar. Hepsi, Crouch gibi, demokrasinin sosyal özgürlük ve eşitlik sunamayacağını, ancak baygınlığını atlatabileceğini yazıyorlar. Tümü demokrasinin içeriğini belirleyen halk, ulus devlet, sivil toplum, egemenlik ve halkın iradesi kavramlarında birleşiyorlar. Fakat hiç biri demokrasinin bittiğini kabul etmiyor. Ne sosyal, ne ekolojik anlamda demokrasi kapitalizmle mücadele edemiyor, sınırlandıramıyor ve egemenlik altına alamıyor. Ne ekolojistler ne de sosyal demokratlar kapitalist mantığı alt edecek politikalara öncelik veren parametreler geliştirebiliyorlar.   

 Bunun nedeni neo liberal elitin dilimizi ve idealimizi çalarak söyleme, bilime ve yeni hayaller kurma kapasitemizi yıkmalarıyla sınırlı değildir. Bunun çok ötesinde. Özgürleştirmenin kendisi ve demokrasinin vaz geçilmezi olan modernleşme projemizin eriyip yok olmasıdır. Daha da önemlisi, demokratik düşüncenin merkezindeki boş alanı genişletti. Rousso ile beraber, istemiyerek de olsa, halk ve halkın iradesiyle bu alan kapanmıştı. Sulandırılmış modernizmle veya globalizmle uçurum kapatılamaz. Demokrasinin meşruiyet krizi başka yerde söylediği gibi simulatif pratiklerle geçerli cevap bulabilir. Çağdaş vatandaşın yaşam alanlarına ilişkin geliştirdikleri bazı tutarsız katagoriler çok sınırlı ve dardır fakat sosyal barışı korumak ve batı toplumun algısı için gereklidir.    

Kurucu taraf 

Bu aşamada simülatif demokrasi sosyal çatışmalara ışık tutabilir ancak geçici bir aşamadır, günleri sayılıdır. Sosyal gerilimler ve ekolojik yıkım arttıkça demokrasinin sadece erozyona uğramadığını, devam ettirilemeyeceğini, bittiğini ve hatta yıkıcı olduğunu pratik olarak görmek zorunda kalacağız. Demokrasinin politikanın önkoşulu ve politik koşulları hazırlama merkezi olduğu anlaşıldığında liberaller tarafından şiddete maruz kalmaz. Bunu anlamak çok önemlidir ve birinci adımdır. Demokrasinin kendisi, Churchill’in tezinden öteye gitmiyorsa, bizi kendisiyle mücadele etmeye, reformlara, canlandırmaya ve sahiplenmeye zorluyor. Gerçekten de, solun demokrasiye karşı mücedele etmemesi, yeni bir hayal moduna girmemesi,  özünde, sorunun düğüm noktasıdır. Waimar ve siyasi islam deneyimleri demokrasiye karşı mücedelenin ne kadar tehlikeli olduğunu hatırlatıyor. Ve özellikle neoliberalizmin içinde planlanması sorunu daha da zorlaştırıyor. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki demokrasi hariç (Saramago) herşeyi tartışıyoruz. Demokrasiye karşı söylenen her söz otoriterlikle damgalanıyor. Neoliberal otoriterlik, kendisi için özgür düşünme ve ifade özgürlüğü algısı yarattı. Var olan kurumlara karşı -neoliberal ve aşırı sağ populistlere- halkın egemenliğini ve özgür iradesini egemen kılmak için yapılanlar anti eşitlikçi, dışlayıcı ve çatışmalara dayanıyor. Demokratik düzene karşı direniş yapılamıyor. Kaldı ki var olan yapı yalnızca sosyal adaletsizliği, ekolojik yıkımı koruyor ve gerici bir rejime dönüşmüş durumda, bu yüzden yıkılıp yenisiyle değiştirilmesi gerek. Yerini alacak dinamik, yaşayabilir bir alternatif için öncelikle,

1- Demokrasi var olan elitle ilişkileri devam ederse, ekolojik ve sosyal hedeflerini gerçekleştiremez.

2- Bizi ulusal egemenlik ve ulus-devletlerin sınırları ötesine götüren  neoliberlizm  değil modernizmdir.  Dijital dünyanın yarattığı akışkan hareketli vatandaşın sınırları aşıldı, geçici de olsa müşteri vatandaş ve belirsiz kimlik açığa çıktı.

3- Kalkınma sonrası ekonomiyi ve sürdürebilir krizin gerçeklerini anlamamız, politik kuruculuğun ve demokrasinin dayandığı kesintisiz kalkınmanın da ötesine giderek, çatışma halindeki bireysel özgürlük ile sosyal eşitsizliği uzlaştırmalıyız. Bu yeni politik model ütopya gibi gelebilir ancak gerçekten nasıl bir şey olabileceği zaten kesin değil. Fakat otoriter neoliberal egemenliğin devamına olanak tanımayacağı kesindir. 

Zaman ve mekan kazanmak için bir alternatif yaratmaksa amaç, demokrasiye yeniden güven kazandırmak akıllı ve belki de gerçekçi bir politika olurdu.  Elbette bu neopopulist ulusalcı otoriterliği ve neoliberal market otoriterliği genişletmek amacıyla mücadeleyi gerektirir. Özünde politika AB kurumlarındaki demokratik eksikliği gidermek, neoliberal hedeflerden uzaklaşarak sosyal ve ekolojik gündeme yönelmektir. Değişken ve akışkan modernite koşullarında bu amaçlar için mücadelenin başarısı ve demokratik hareketlerin ekonomik faaliyetlere sosyal ve ekolojik sınırlar getirmeleri hiç bir zaman bu kadar zor olmamıştı. Şu düşündüğümüz anda bizi rahatlatacak gerçekçi bir alternatif ufukta görünmüyor. Ne yazık ki sosyal Avrupa, sosyal Avrupa olarak kaldıkça kayalıkların ve taşlık zeminin arasında sıkışıp kalacaktır.

 

Türkçeye çeviren: Mehmet Taş