Halil Berktay’a cevap: MARKSİZM VE DEMOKRASİ


 Mehmet Tas - 21/07/2011 0:25:52 (550 okunma)


Halil Berktay’a cevap: MARKSİZM VE DEMOKRASİ




“Demokrasi sosyalizme giden yoldur.” 

Karl Marks 


“Nabi’ye Notlar” yazısında Halil Berktay Marksizm’e veriyor veriştiriyor. Sonra dönüyor diyor ki, ‘Bir Allahın kulu çıkıp bana yanlışsın desin.’ Nesnel süreçlerden kopuk havada dolaşan, çoğu anti-Marksistlerin etkisiyle yazılan bu yazılara cevap vermek elbette zor olsa gerek. Baştan sonuna kadar yazınızda hata üstüne hata yapıyorsunuz. Marksizm’i küçültmeye çalışıyorsunuz ancak atışlarınız isabetsiz. Sınıflara ve proletarya diktatörlüğüne vurgu yaparak Marksizm’i anti-demokratik göstermeye çalışmanız ise hatalar piramidinin en tepe noktasını oluşturuyor.



Eleştirilerim sadece bu “Nabi’ye Notlar” yazınızla sınırlı kalacak. Sözünü ettiğiniz diğer uzun yazılarınıza değinmeyeceğim. 


Yazınızdaki hataları sıralayarak başlamak istiyorum: 


-Marksizm’in farklı düşünceleri yamayan, oradan buradan, yarım yarım teorilerle oluştuğunu söylüyorsunuz. En sonunda, ‘sınıf mücadeleleri ve proletarya diktatörlüğü teorileri duruyor,’ diyerek onun anti demokratik olduğunda ısrar ediyorsunuz. Yani size göre Marks sınıf mücadelelerini geliştirirken demokrasiyi bir tarafa itiyor. Yazımın son bölümünde sınıf mücadeleleriyle demokrasinin nasıl birlikte yürütüldüğünü anlatmaya çalışacağım. 


-Okudum, dediğiniz Marks’a ait kitapların hangi sosyo-politik koşullarda ve ne amaçla yazıldığını değerlendirmiyorsunuz. 1842’den ölümüne kadar Marks’ın zenginleşerek olgunlaşan tarihsel materyalizminin çalıntı ve ekletik olduğunu ileri sürüyorsunuz. 


-Marks’ın yaşadığı 19 yy liberal kapitalizm dönemine dair hiç bir referans yapmıyorsunuz. Demokrasi ve sosyalizm mücadelesinde iki büyük tarihsel dönemi, 1848-1914 ve 1914-1989, atlıyorsunuz. 1842-1848 yıllarında hukukçu ve demokrat Marks’ın düşüncelerini es geçiyorsunuz. 


-Marksist düşünce akımının işçi sınıfıyla buluşup sosyal bir harekete dönüşmesi 1880’lerden sonra başladığını göremiyorsunuz.


- Henüz gelişmekte olan işçi sınıfının 1880 yıllarına kadar anarşist sosyalist ve demokratların etkisi altında kaldığını neden belirtmiyorsunuz? Marksistlerin bu akımlara karşı hem mücadele verdiğini hem de demokratik birliğini korumaya çalıştığını neden yazmıyorsunuz? 


-Avrupa’nın en gelişmiş sosyalist-sosyal-demokrat partilerin 1880’lerden sonra %15 - %45 arasında değişen oranlarda oy potansiyeline sahip olduğunda, teoriyi pratiğe uygularken demokrasiye ne kadar büyük katkılar yaptıklarını da görmediniz. 


- Toplumsal değişimlerin bilimi olan Marksizm’i Hz Muhammed ve Atatürk düşüncelerine benzetiyorsunuz. Yani toplum bilimi ile islamı ve ulus devlet kuruculuğunu aynı kefeye koyuyorsunuz ve Marksizm’de yenilenmenin boş bir çaba olduğu kanısına varıyorsunuz. 


-Genç Marks’ın, 1843- 1848, anayasa, hukuk ve özgürlükler üstüne yaptığı çalışmalara yer vermiyorsunuz, yok sayıyorsunuz. Daha sonra Marks ve Engles’in yönlendirmesiyle işçi sınıfının sosyal hakları, basın, örgütlenme ve özgürce konuşma gibi demokrasiyi geliştiren haklardan söz bile etmiyorsunuz. 


- Marks’ın ve işçi liderlerinin öncülük ettiği, Avrupa demokrasisini yaratan sosyal demokrasinin o tarihlerde nasıl ve hangi koşullarda geliştiğini analiz edemediğiniz için bunları Marksizm dışı gösteriyorsunuz. Adının neden sosyal ve demokrat olduğunu, komünist olmadığını hiç düşündünüz mü?


-Demokratik sosyalizmi, demokrasiyi, sınıf mücadelelerini ve proletarya diktatörlüğünü en iyi anlayan ve Marksizm’deki demokratik içeriğe katkılar yapan büyük Marksist düşünürlerden Rosa Luxembur’un adı bile yazınızda geçmiyor. Sizin gibi Marksizm’in sözde “anti-demokratik” yönüne vurgu yapanları uyaran zengin analizlerle dolu yazılarını hatırlatmıyorsunuz bile. 


-Marks dahil o dönemde yaşayan tüm Marksistlerin hayal bile edemeyeceği bir burjuva demokratik ortamda onlara eleştiri yaptığınız için yorumlarınız bilimsellikten uzak ve gelişi güzel yazıldığı izlenimi bırakıyor. 


Ve daha bir çok hata. 


Yazılarınızı okuyan herkesin Marks’ın klasik eserlerini yeniden okurken demokrasi ve özgürlüklere yaptığı içerik açılımları görmelerine yardımcı olmak istiyorum. 


Elbette Marksizm’in global kapitalizmin her sorununa cevap verecek bir formülü yok. Ancak ekonomik krizlerle, bölgesel savaşlarla dünyayı bunalımlara sürekleyen bu sisteme karşı direncin odağı olacağından eminim. Yani 21. yüzyılda çalışan emekçi yığınların dirençleri sosyalizm, demokrasi ve Marksizm ile birlikte gerçekleşecek. Kitle eylemlerini ve sol Marksist düşüncenin birliğini amaçlayan düşünsel araştırmalar dünyanın her yerinde yoğun bir biçimde devam ediyor. 


Halil hoca, sizin görmediğiniz, Marksist ağacın büyüklüğüdür. Ağacın bürokratik, tepeden inmeci, otoriter kimi dalları iklim koşullarına dayanamayıp kuruduğunu, özgürlükçü sosyalist dalların filizlenip yeşerdiğini sizin de içinde oluğu bazı aydınlarımız hariç artan sayıda yorumcu görebiliyor artık. Marksizm’i 150 yıldır var eden ve onu 21. yüzyıla taşıyan fark nedir? Demokrasi ve özgürlük mücadelesine geniş açılımlar getirmeseydi, bir fark yaratmasıydı, yeniden güç kazanabilir miydi? 


-Marksizm’i diğer düşünce akımlarından ayıran nedir? Marks’ı Marks yapan buluşlar nedir? Bu soruya cevap arayacağınıza kafanızdaki Marksizm’i eleştiriyorsunuz. Marksist buluşun ne olduğu kafanızda netleşmediği için yazınız muğlak ve birbiriyle ilgisi olmayan kavramları bir araya getiriyor, Marksizm’i suçluyorsunuz. Bu yargılama tarihsel objektiflik süzgecinden geçmediğinden havada kalıyor. Bana göre bir zamanlar delice savunduğunuz eski Stalinci Marksizm’e takılı kalıyorsunuz. Bu çağdışı yorumlardan uzaklaştığınızı söylemenize rağmen, hala onların etkisiyle Marks’a saldırıyorsunuz. Aslında eleştirdiğiniz aynadaki sizsiniz. Bir zamanlar toz kondurmadığınız dogmatik Marksizm’i şimdi de desteksiz eleştiriyorsunuz. Marksist söylemdeki bu derin yarılmayı sizin gibi bazı aydınlar anlamıyor. Dünyayı yorumlamaktan çok değiştirmeyi amaçlayan Marksizm ile Leninist, Stalinist ve Maoist dogmatik yorumların farkını görmemek bir aydının analiz kapasitesine uymaz. Marksizm’in tarih bilimindeki dahice buluşunu ve diğer politik akımlardan farkını anlatan Terry Eagalton’ın son kitabında iyi saptanıyor; okuyalım: 

Diğer politik akımlardan Marksizmi ayıran nedir? Nedir o Marksizm’i farklılaştıran şey? Devrim teorisi olmadığı kesin, çünkü Marks’tan çok önce bu norm politik literatürde vardı. Komünizm de olamaz, o da Marks’tan çok önceki çağlara dayanıyor. Marks ne komünizmi ne de sosyalizmi üretmedi. Marks liberalken Avrupa işçi sınıfı sosyalizmle tanışmıştı. Marksizm’in bir tek siyasi düşünce tarafından belirlendiğini söylemek çok zor. Fransız devriminden bize miras kalan devrimci parti düşüncesi de değil. Kaldı ki Marks bunun hakkında çok az şey söyledi. 

Sosyal sınıflar mı? Hiç değil. Marks bu düşüncenin kendisine ait olmadığını haklı olarak belirtti. Proletarya teorisi de 19. yüzyılda bulunmuştu ve çok yaygın kullanılıyordu. Yabancılaşma kendisinin olamaz, Hegel’e ait. O üreticilerin yönettiği, sömürünün olmadığı, kooperatif bir toplumdan yanaydı. Ve devrim yolu ile gerçekleşmesini istiyordu. Bu düşünceyi savunan ve geliştiren bir çok sosyalist anarşist ve liberal sosyalist Marksizm’i reddeder. O halde Marksizm’i Marksizm yapan nedir?


İki önemli ve iki büyük doktrin Marksizm’in ruhunda, kalbinde yer alır. Birincisi sosyal yaşamda ekonominin oynadığı öncü rol. İkincisi de tarih boyunca üretim biçimlerinin sürekli değişmesidir. Bunların ikisi de aslında Marks’tan önceki düşünürler tarafından az da olsa yazılmış. Sınıflar değil, sınıf mücadeleleridir Marks’ın geliştirdiği söylem. 

Başka sosyal bilimciler de sınıf mücadelelerinden söz etmişlerdi ancak Marks’ın buna yüklediği tarihsel misyon çok farlıydı. Ondan önce toplumların bir organik organizma olduğu anlayışı yaygındı. Marks tam tersine toplumların sınıflara bölündüğünü söyler ve Komünist Manifesto’da tarihin sınıflar savaşı tarihi olduğunu ilan eder.” 

Terry Eagalton’ın söylediğini açarsak, Marksizm basit ve temel olan üç paradigmaya dayanır: Kapitalizm geçicidir, değişimin gücü işçi sınıfıdır ve sınıf mücadeleleri verilerek daha ileri bir toplum kurulabilir. 

Yalnızca Marks kapitalizmin kendisinden önceki toplumlar gibi değişmek zorunda olduğunu kuşkuya yer vermeden bilimsel objektiflikle analiz etmiştir. Demokrasinin sosyal boyutunun gelişmesiyle bu değişimin biricik yolu olacağını belirtmiştir. Ancak siz Marksın klasiklerini okurken bu tutarlı çizgiyi görmüyor, farklı yorumlar yapıyorsunuz.


Marksizm saf ve tutarlı bir sentez değil Tarihsel Materyalizm farklı düşünce akımlarına dayanmasıydı, bilim olamazdı. Marks tarihsel değişimin özünü aslında Adam Smith’ten, diyalektiğini Hegel’den ve materyalizmini Fourbah’tan aldı. O, sosyal bilimcilerin parça parça gördükleri tarihsel materyalizm mantığını sistematize etti. Marksizm’in “Farklı ve çelişkili düşünsel mirasların eklemlenmesinden oluşuyor,” diyorsunuz, ancak bu düşünsel mirasların ne olduğunu söylemiyorsunuz. Ve unuttuğunuz bir nokta daha var burada, farklı ve çelişkili düşünce mirasların eklemlenmesi demek tekrarlanması demektir. Oysa Marks kendisine ait olmayan tüm düşünceleri büyük bir titizlikle ele alarak tarihin değişim dinamiği yasasını bulmakta kullandı. Dünyayı yorumlayan farklı düşünce akımları, zinde toplumların değişim yasasının çeşitli varyantlarıydı, Marks bunları sistematize etti. Halil hocam, siz de bunları iyi biliyorsunuz. Solu Marksizm’den uzaklaştırmaya çalışıyorsunuz. Aydınlar arasında bu ayrıştırma çabası artarsa Türkiye’de ne demokrasi ne de anayasa geniş emekçi yığınların istemlerine cevap verebilecektir.


Sözünü ettiğiniz düşünce miraslarından hangisi kapitalizmin sınıfsal çatışmalarla, krizlerle bunalımlardan kurtulamayacağını analiz etti? Marks’ın kendisinden önce bilimsel mirasa verdiği değere, analizlerinde sıkça rastlanır. Sosyal bilimcilerin çoğunun kabul ettiği gibi, Marks bu mirasları eleştirdi ve önemli bir kısmını kendisinin evrimsel tarih anlayışına uygun olmadığı için terk etti. Marks, o buluşları bir araya getirip tekrarlamadı, onlardan tarihin değişimci ruhunu keşfetti. Objektif olguların ruhunu yakalamak, biraz daha gerçeğe yakınlaşmak, tarihsel materyalizmin doğmasına öncülük etti. Bir bilim adamının hassasiyetiyle her bilimsel buluşa değer verdi ve bu yüzdendir ki sosyal bilimlere dev katkılar yaptı. Tam yirmi sosyal bilim dalı onun buluşlarıyla dizayn edilmiş ve dünyanın pek çok ülkesinde okutuluyor. 


Kaldı ki çelişkisi olmayan bir tek sosyal düşünce gösteremeseniz Halil hoca. Hatta buna fizik ve matematikteki yasallıkları da ekleyebiliriz. Marksizm gibi genel bir toplum teorisinin çelişki içermemesi beklenemez. A. Smith’in pazar teorisi, Keynes’in sosyal devleti, Newton’un yerçekimi yasası gibi büyük teoriler belirli sınırlar dahilinde ancak geçerli olabiliyorlar. Marksist teorinin kalıcılığı sürekliliği bundan kaynaklanıyor. Tüm bir toplumsal evrimi kapsayan teorinin büyüklüğü sürekliliği içinde barındırdığı çelişkilere, düşünsel mirasların çeşitliliğine bağlı kalarak değerlendirilebilir. Bunların “eklemlendiği” saptaması size aittir ve ancak okumanızdaki hatalardan kaynaklanıyordur. 

Marksizm’in “saf ve tutarlı bir sentez” olmadığını ileri sürerken objektiflikten tamamen uzaklaşıyorsunuz. Kapitalin birinci cildini değil üçüncü cildini öne çıkarıp önemserseniz saf ve tutarlı bir sentez olmadığı kanısına varırsınız. Bu da okumanızın doğru olmadığını ve önemseme sırasını karıştırdığınızı gösterir. Marks, kapitalizmi, kapitalin birinci cildinde anlatır. İkinci ve üçüncü cildin basımına izin vermez, onaltı yıl yani ölünceye kadar son iki cildi ne düzeltir ne de basımına izin verir. İkinci ciltte sistemin fonksiyonlarını, üçüncü ciltte ise bu fonksiyonları gerçekleştiren mekanizmaları bulur. Bugünkü global finans kapitalin sorunlarını anlamak için birinci cilde referans yapmanız gerekiyor. Lime lime olan Avrupa Birliği ekonomisini, çöküşe giden ABD imparatorluğunu, kışa dönen Ortadoğu Baharı’nı anlamak için bir hazinedir Kapital’in birinci cildi. Kapitalizmin özüne ilişkin tutarlı bir sentezdir, bunun böyle olmadığını göstermek ise ters okumaktan kaynaklanıyor. 


Marksizm’deki rasyonalizm ve tarihicilik


Marksizm’de, “Aydınlanma’dan müdevver bir rasyonalizm de var içinde, bunun tam zıddı olan bir tarihicilik de (historicism, historismus)”.Hocam dur orda diyorum ama durmak nedir bilmiyor. Marksizm’i rasyonalizmle tarihselciliğin çıkmazı içinde olduğunu var sayıyorsunuz. Yani Marksizm bir eklektik düşünce sistemi size göre. Acaba böyle mi? 

Ne Marks ne de Marksistler hiç bir zaman tarihsel olguları kültürel bir bütünlük içinde değerlendirmedikleri için historisizmi belirsiz ve gizemli bulur. Buna karşın historisistler de Marksizm'in sosyal teorisini gelişmemiş görürler. Bilindiği gibi Marksizm’in tarih felsefesi objektif, sosyal ve rasyoneldir, akıl ve bilim birbiriyle etkileşim içindeler, üretim güçleri gelişir, emek gücü yeni bir nitelik kazanır. Toplumların değişimi kendini karşılıklı etkileyen bu iki dinamiğin etkileşiminden oluşur. Marks’ın emek-değer teorisini, artı-değeri ve kar oranının düşme eğilimini, üst yapı - alt yapı ilişkilerini titizlikle araştırma nedeni bundandır. Marks tarihin astronomuydu. Tarihin değişim dinamiklerini objektif süreçleri araştırırken objektifti, rasyoneldi ve sosyaldi.

Marksizm ahlaki bir feryat mı?


Marksizm’in, “Eşitsizlik, zulüm ve sömürüye karşı ahlâkî bir feryat, vicdanî bir isyan çağrısı da var,” temelsiz ve talihsiz bir değerlendirme. Tam tersine Marks’tan önce sosyalizm ve komünizm vicdaniydi. Kapitalizmden sonra kurulması tasarlanan bu iki toplumsal modeli Marks ütopyaların hayal aleminden, kiliselerin ahlaki anlayışlarından kurtardı. Terry Eagalton’ın anlattığı gibi, onları ekonomik temellerine, rasyonel modernizmin rayları üstüne yerleştirdi. Marks’ın en büyük eserlerini emek, mal, değer, ücret, pazar, akumülasyon, kar, işgücü gibi kapitalist parametrelerin açıklanmasına ayrıldığını Halil hoca iyi biliyor. O, eşitsizliğin ve sömürünün nasıl oluştuğunu ve nasıl yeniden ve yeniden üretildiğini, kapitalist süreçlerin iç mantığından hareket ederek buldu. 


Sözünü ettiğiniz ahlaki feryat ve vicdani isyan işçi sınıfına aitti. Kapitalist akumülasyon o kadar acımasızdı ki işçiler barikatlarda savaşarak karşılık veriyorlardı. Marks feryatların ekonomik nedenlerini ararken, emek değer ve artı-değer yasalarını buldu. Ekonomideki bu buluş sayesinde isyanlar azaldı ve sosyal ve demokratik hak mücadeleleri hız kazandı. Kapitalist ekonomik yasallıklar Marks tarafından bulunduktan sonra işçi sınıfının devlete ve topluma karşı söylemi değişti, duruşu farklılaştı. Demokrasi tek ayaklı, burjuva liberal demokrasisi olmaktan kurtuldu. 


20. yüzyıla burjuva/sosyal demokrasisi gibi topluma kök salmış yığınların sosyal haklarını gözeten bir toplumsal modele dönüştü. 

Demokrasinin tarihsel, kültürel boyutunu biryana bırakırsak, saf sınıfsal açıdan bakarsak, kapitalizm, liberal demokrasiye daha uyumludur, sürekli liberal demokrasiyi üretir. İşçi sınıfı ve sosyal demokrat / sosyalist partiler ancak 1914’ten 1980’lere kadar kapitalizmi sosyal demokrasiyle dengeleyebildiler. Bu tarihten itibaren liberal kapitalizme ve liberal demokrasiye dönüş yeniden başladı. Emekçilerin yıllarca kuruş kuruş biriktirdikleri sigorta primleri, emeklilikleri 2008 yılında finans kapital tarafından yutuldu. 14 trilyon dolar bir günde bankaların kasalarına boşaltıldı. Sermaye ve iktidarların nasıl bir çürüme içinde olduklarını, demokrasiyi nasıl işlemez hale getirdiklerini hepimiz gözlemledik. Bu örnek bile tek başına Marks’ı ve Marksistleri haklı çıkarmaya yeter de artar. 


Marks/Marksistler ve diğer demokrasi güçleri, yaklaşık 150 yılı aşkın bir tarih sürecinde verilen mücadelelerle demokrasiye sosyal boyut kazandırıldı. 


AKP denen sivil diktacı, global statükocu bir partinin arkasında el pençe divan durarak demokrasi duasına çıkarsanız global kapitalizmin sınırları içinde bir demokrasiye amin dersiniz. Bu çalışan yığınların demokrasisi olmayacak elbet. Katılımcı özgürlükçü demokrasi solda, Marksizm’de vardır ve solun gücüyle yaşam bulabilir. 


Marksizm ve demokrasi, 1848-1914


1842 -1848 döneminde demokrasiye yapılan katkılar:

“Marks’ı “doğru okuyarak” çıkamayız bu işin içinden. Yani, ya benim Marks’taki anti-demokratizme ilişkin gözlemlerim şu veya bu ölçüde doğrudur -- ve bu takdirde demokratik bir sol “yanlış değil doğru okunacak” bir Marks’ta o kadar da güçlü temeller bulamaz kendine. Ya da, benim gözlem ve yorumlarım yanlıştır.” 


Gözlemleriniz yanlıştır bence. Sol, Marksizm’de gerçek anlamda demokrasinin temellerini bulabilir. Marks ve Engels kelimenin tam anlamıyla demokratik sosyalisttiler. Marksizm’in canlı mirası teoride ve pratikte demokratikti. Marks’ın hayal bile edememeği koşullarda düşüncelerini analiz ediyorsunuz. Ne Marks ne Engels ne de onun zamanında yetişen işçi liderleri tam anlamıyla bir burjuva demokrasisini yaşamadı. Onların zamanında demokrasi yoktu. Ne örgütlenme, ne seçim, ne anayasa, ne de konuşma özgürlüğünden söz edilebilirdi. Burjuva demokratlarıyla birlikte Avrupa'nın her yerinde ortaklaşa bu haklar için mücadele veriliyordu. 


Marksizm’in anti-demokratik olduğunu söylemek gerçek anlamda bir saçmalık. Marks ve Engels yaşamları boyunca verdikleri politik mücadelenin ne olduğunu kavrayabilmek, onların demokrasiyi teori ve pratiğin bütünlüğü içinde görmekle mümkündür. Marks’ın kapitalist ve sosyalist toplum analizlerinde özgürlükler, hukukun üstünlüğü ve demokrasi her zaman temel odak olarak kalmıştır. 


Marks çok genç yaşlarda Demokratik Parti üyesiyken politik mücadeleye katıldı. 


Feuerbach’ın etkisi ve Hegel’in metoduyla basın özgürlüğü üstüne etkili yazılar yazdı. Rheinische Zeitun’ in Mayıs 1842’de sansürün bir yasa olmadığı, polisiye bir önlem olduğuna dair bir makalesi yayınlandı. Devletin din etkisinde olmadan özgürlük ve vicdana göre örgütlenmesinin önemini anlatan yazıları birbirini izledi. Gazetecilik yaptığı zamanlarda bireysel hakları ve toplumsal çıkarları hükümetlere karşı savundu. 


1843 yazında Hagel’in haklar felsefesini eleştiren Marks, demokrasi analizine geniş yer verdi. Bu yıllarda geliştirdiği demokrasi vizyonunu ömrü boyunca korudu, hiç bir zaman terk etmedi. Burjuva demokrasisinden sosyalist demokrasiye geçiş sürecinde öngördüğü dönüşümleri hep bunun üstüne kurdu. Marks’ın demokrasiyi burjuvaziye ve monarşiye karşı savunması o tarihlerde başlar. ‘Demokrasi monarşinin sorunlarını çözebilir ancak monarşi demokrasinin problemlerini çözemez,’ diyor ve devamla anayasal demokrasiyi analiz ediyor. Monarşide, Marks yazıyor: ‘Demokraside anayasanın halkın kendi kendini yönetimi gibi net ve kararlı bir norm var,’ derken hukuk ve anayasa hakkındaki görüşünün ne kadar net olduğunu belirtiyordu. ‘Hıristiyanlık diğer dinlerin üstündedir. Dinin içeriği özgün bir din olarak tanrılaştırılmış insandır. Benzerini demokrasi yapar, demokraside tüm politik anayasaların özü, politik anayasada, insan sosyalleştirilir. Demokrasilerde insan yasalar için var olmaz tam tersine yasalar insan için vardır.’ Halil hoca, siz buna anti-demokratik mi diyorsunuz? Ama daha bitmedi, bakın burası daha da önemli ‘Hegelci devlet anlayışı insanı devletin sübjektif bir öznesine dönüştürür. Demokrasi insandan hareketle devleti insana bağlı bir objeye dönüştürür.’ (1) Bu da mı anti demokratik?


Marks’ın ilk demokrasi formülü çok kompleks ve karmaşıktır fakat yaşamı boyunca ona bağlı kalmıştır. Erken ama olgun demokrasi analizinde şöyle diyordu: Bazıları devletin faaliyet yaptığı sosyo ekonomik sistemi değerlendirmeden soyut bir devlet modelinden söz ediyor. Demokrasi öncesi toplumlarda devlet sadece örgütlenme yapıyor. Burjuva demokrasisi her alana yayılıyor. Marks burjuva demokrasisine saldırırken demokrasiye değil burjuvazisine saldırıyor. Demokrasinin sosyal boyutunu geliştirerek emekçi yığınları kapsamasını istiyordu. 


Tüm sivil toplumlarda demokrasinin gelişimi için işçi sınıfının politik rolü büyüktür. Sosyalist ve komünistlerin görevi önkoşulsuz bu rolü geliştirmek. 1847’de Engels “Bu komünist devrim hangi yolu izleyecek?” sorusuna, “Her şeyden önce demokratik politik devletle dolaylı veya dolaysız işçi sınıfının politik rolü oluşturulacak,’’ diyor. 1847’de Engels komünistlerin faaliyetlerini demokrat olarak tanımlıyordu. “Komünistler şu anda yaptıkları parti faaliyetlerinin gösterdiği gibi, onlar demokrattır,” diyordu.


Komünist Manifesto’nun ıv. bölümünde Marks ve Engels komünistlerin muhalif partilere ilişkin tutumlarını net koyuyorlar. Radikal, demokrat ve toprak reform taraftarı partilerle birleşik cephe öneriyorlar. “İşçi sınıfı devriminin acil taleplerinin başında demokrasiyi kazanarak işçi sınıfını yönetici sınıf yapmak.’’ O tarihlerde Halil Berktay'ın iddia ettiklerinin tam tersine Marks ve Engels sınıf mücadelelerini demokrasiyle yürütüyor, özgürlükleri ve sınıfsal çıkarlarını iç içe görüyorlardı. O günde bugünde gerçek anlamda demokrasinin gelişmesinde yarar görenler geniş emekçi yığınlardır. Sizin söylediğiniz gibi Marks aynı anda hem demokratik hem de anti-demokratik olamaz. (2)


1848-1849 devrimi Marks’ın demokratik stratejisinde bir kopma oldu. Küçük burjuvazi tüm toplumu değiştirmeyi hedefleyeceğine farklı bir duruş sergileyerek tek başına toplumu kendisine elverişli bir duruma değiştirmeyi benimsedi. Marks bu tarihte “proletarya diktatörlüğü” sloganını benimsedi. 


Marks’ın ‘proletarya diktatörlüğü’ kavramı aslında ‘emekçilerin demokratik hegemonyası’dır


1848-49 devriminden sonra, 1871 Paris komünü yenilgisinden sonra ve 1890 Alman Sosyal Demokrat Parti’nin kongresinde proletarya diktatörlüğü, Marksistler arasında tartışma konularından biriydi. Marks’ın Bakuni'nin emekçiler arasındaki etkisini azaltmak için bu kavramı ondan alıp kullandığı çok önemli değil. Eric Hobsbawm son kitabında bu soruna açıklık getiriyor: “ Marks hiç bir zaman devletin kurumsal biçimlerini anlatmak için kullanmadı. Her zaman ve yalnızca sınıf veya gurupların biçimlerini değil içeriğini anlatmak için kullandı. Bundan dolayı ona göre Burjuva “diktatörlüğü” evrensel norm olan seçme ve seçilme hakkı olmadan veya onunla beraber var olabilir.” (Eric Hobsbawm, 2011, s.56). Ne Marks’ın ne de Engels’in diktatör bir rejimin nasıl olması gerektiğine dair tek bir söylemleri yoktur. 20. yüzyılda kullanıldığı anlamıyla despotik veya otoriter bir rejim kurmak gibi bir tek saptamaları veya analizlerini bulamayız. 


Diktatörlük, Romalılar zamanındaki anlamıyla, olağanüstü tedbirler, sınırlı bir zaman dilimi içinde önceden belirlenmiş bir hedefi gerçekleştirmek amacıyla, silahlı bir karşı devrim saldırısını püskürtmek için kullanılabilir. (Thomas, 1994, s. 122-123). Demokrasiyi yok etmek için değil, tersine, barışçı bir ortamda uygulamak amacıyla sınırlı koşullarda başvurulabilen bir politikadır. Lenin önce Sovyet devrimini korumak amacıyla bu politikaya baş vurur, daha sonra yavaş yavaş rejim tek parti sultasına götürür. Halil Berktay “diktatörlüğün” kelime anlamını öne çıkardığı ve Sovyet deneyimini rehber edindiği için tüm Marksistleri diktatör rejim heveslileri olmakla suçluyor. Yüzeysellik bu kadar olur ancak. 


Demokratik harekete karşı tutumunu yeniden düşündüğü sırada Marks, 'Fransa’da Sınıf Savaşları'nda diktatörlüğün hem cumhuriyetçi hem de anayasal olabileceğini yazmıştı. Hatta 1848’de Fransızcada bu terim sosyal demokrat anlama gelebiliyordu. Bu kavram içeriği itibariyle belirli koşullarda sosyal anlamda kullanılıyor. Politik ceberrut veya diktatoryal bir yapının oluşturulması anlamını Stalinci Marksistler yüklediler. Daha sonra Marks net açıklamalarıyla, proletarya diktatörlüğünde konuşma, örgütlenme ve basın özgürlüğünün olması gerektiğini yazmıştı. 


Yine Paris komününü analiz ederken, Marks, toplumun tüm sınıflarının temsil edildiği bir halk cephesinin kuruluşunun gerektiğini söyleyerek, emeğin işçilerin önderliğinde ve onların hegemonyası altında temsil edilmesini öngörür; bir anlamıyla bu, emeğin demokratik hegemonyasıdır. Rosa Luksenburg dahil bir çok Marksist doğru anlam çıkarmasına rağmen bazıları hala diktatörlüğü saf ve basit anlamıyla anlamakta direniyor. Emekçilerin demokratik hegemonyası anlamında kullanıldığı söylemek daha doğru olur. 


Proletarya diktatörlüğü işçi nüfusun büyük çoğunluğunu işçilerin oluşturduğu ülkelerde, emekçilerin iktidarının oluşmadığı veya parlamentoda temsil edilmedikleri çok özgül koşullarda mümkün olabilir ancak yine de demokratik olmak şartıyla. 


Bu kavram komünistlere pahalıya mal oldu. Önce sosyal demokrat işçi hareketinde, daha sonra komünistler arasında yıllarca tartışıldı sonuç giderek güç kaybetmek oldu. Diktatörlüğün başına veya sonuna ne koyarsanız koyun tam kelime anlamıyla diktatörlüğü çağrıştırıyor, kullanmamak lazım. 


İngiltere’de Chartist Hareket demokratik işçi hareketiydi, seçimlerle ilgili tartışmalarına katılan Marks ve Engels oy hakkı, seçme ve seçilme hakkının işçi sınıfı için politik iktidar kadar önemli olduğunu belirtmişlerdi. (3)


1871’de burada bir kez daha Marks, işçi sınıfı diktatörlüğünden söz ediyor fakat burada da en geniş demokratik anlamıyla kullanıyor. Seçilen milletvekillerin geri çağrılması ve devletin alttan yukarıya doğru örgütlenmesini ifade eden derin bir demokratik anlayışı dile getiriyordu. 


Marksistlerin demokrasiye yaptıkları katkılar


1848 – 1914 dönemi 


Bu dönemi ikiye ayırmak mümkün: Marksizm’in güç topladığı dönem 1848-1880 ve Marksistlerin iktidar alternatifi olduğu, kapitalizmin barışçı ve demokratik olduğu yıllar 1880-1914. 


1880’lere gelindiğinde işçi hareketi Marks’ın büyük çabası sonucunda sosyal demokrat bir çizgiye ulaştı. Bu aşamaya gelinmesinde Marks’ın ve Engels’in demokrasi anlayışı tartışmasız etkiliydi. Terry Eagelton, Marks’ın demokrasi hakkındaki düşüncelerini şöyle özetliyor: “ Fakat demokrasiyi o kadar değerli görüyordu ki yalnızca parlamento ile sınırlı kalmamasını, sivil toplumun tüm kurumlarına yayılmasını, halkçı ve lokal olmasında ısrarlıydı. Ekonomik ve politik yaşamın her alanında derin kökler salarak yaşam bulmasının gerekliliğini her fırsatta yeniliyordu.” (Terry Eagelton, s. 201) 


19. yy sonu Marksizm’in altın çağıydı. Emeğin demokratik hegemonyası işçiler tarafından gerçekleşmişti. Marksistler Avrupa’nın bir çok ülkesinde milyonları yönlendiriyor, Marksist Sosyal Demokrat partiler hem kendi içlerinde demokrasinin örneğini verdiler hem de toplumsal boyutlarda sınıf çıkarlarını burjuvaziye karşı savunduklarından sınıfsal dengeler üzerinde kurulan bir demokrasinin oluşumuna öncülük ettiler. 


Yarım asırdan fazla süren kanlı sınıf mücedeleleri kapitalistlere demokrasiyi öğretti. Hukukun üstünlüğü, insan hakları, demokratik kurum ve kuruluşlar gibi kavramlar Marksizm sayesinde ve sınıfların varlığının kabulüyle Avrupa toplumunda derin köklere sahip oldu. 

Engels’in “Aile’nin Kökeni”nde, 1884,”devletin üst aşaması olan demokratik cumhuriyet modern toplumsal ilişkilerde önü alınamaz bir ihtiyaç haline gelmiştir. Burjuvazi ve proletarya arasındaki mücadele bu temelde yürütülecektir. Demokratik cumhuriyet dolaylı bir biçimde mülkiyet ilişkilerini temsil ediyor”. Aynı eserinde genel seçimlere ilişkin şunları yazıyordu Engels: “ Kendi özgürlüğü yolunda olgunlaşan işçi sınıfı, kendi partisini kendisi kuracak, kendi temsilcilerini seçecek, seçimler onun olgunluğunun barometresi olacak,” diyordu. (4)


Rosa Luxemburg ise demokratik değerlere bağlı kalarak bu değerlerin ancak sosyalist devrimle kazanılabileceğini yazmıştı. Devrim ve Reform kitabında ‘Kapitalizm geliştikçe liberalizm fazlasıyla gereksiz kalıyor’ diyor, daha da ileri giderek şunları yazıyor:’’Yükselen işçi hareketi ve programı karşısında korkak ve kaygılı duruş sergileyen burjuva liberalizmi ruhunu kaybediyor, bundan dolayı sosyalist işçi hareketini takip ederek ancak demokrasi desteklenebilir. Sosyalizmin geleceği burjuva demokrasisine bağlı değil. Genel olarak demokratik hareketin kaderi sosyalist harekete bağlanmak zorunda. Emek hareketinin mücadelesi demokrasinin belirli sınırlarda yaşamasına bağlıdır. Sosyalist hareket dünyadaki gericiliğe ve burjuva teslimiyetçiliğine karşı durarak demokrasi misyonunu yerine getirebilir. Kim ki demokrasiyi güçlendirmek istiyorsa, sosyalist hareketi güçlendirmesi gerekiyor. Sosyalist mücadelenin terk edilmesi demokrasi ve işçi sınıfını terk etmek anlamına gelir.” (5) 


Ona göre sosyalizm maddi zenginlik, sivil haklar ve özgürlük gibi büyük mirasın taşıyıcısıdır. Tıpkı Marks gibi o da sosyalizmi demokrasinin düşmanı bir rejim değil tersine demokrasiyi derinleştiren bir sivil toplum modeli olarak görür. O tarihlerde Marksistlerin büyük çoğunluğu soyalizmi demokrasiyi inkar ettiği için değil tamamladığı için destekliyordu. 


1914-1980 yıllarında Marksizm, demokrasi ve emek hareketi büyük bir trend kazandı. Marksizm ile sosyalizm, işçi hareketinin birbirinden ayrı olmadığı sanılır. Fakat bunların ikisi farklıdır. Emek hareketi ve sınıf bilinci, üretimin sosyalleşmesinin bir ürünüdür. Dışarıdan işçi sınıfına empoze edilmez. Sosyalizm ise aydınlanmacı modernist bir projedir. Sosyalistlerin etkilediği emekçiler dahil genelde emek hareketi kapitalizmle savaşmadı, çoğu zaman onunla uyum içinde sosyal adalet ve demokrasi için yetindi. İşçi sınıfı devrimci bir duruş sergileyerek kapitalizmi ortadan kaldıracak toplu devrimci bir mücadeleye girmedi. Çünkü kapitalizm 1929 ve 2008 gibi derin krizlere defalarca girmesine rağmen Komünist Manifesto’da anlatıldığı gibi global sınırlara dayanıp yok oluş sürecine girmedi. Emek hareketi mezar kazıcı rolünü üstlenecek ortam oluşmadı. Sosyalistler emek hareketinin her demokratik hak arayışına önkoşulsuz destek verdi. Batı Avrupa’da Marksizm, sosyalizm, demokrasi ve emek hareketi toplumsal ilerlemenin dinamikleridir. 


Başında bulunduğumuz 21. yüzyılda Marksizm için demokrasi daha da önem kazandı. Demokrasi halkın ekonomik ve sosyal yönetiminin esası ve temel içeriğidir. Gerçekten de demokrasi halkın tek yönetim yoludur. Bu yüzden o olmadan sosyalizm de olamaz. 


Not: Marks ve Engels’in tüm eserlerinin 120 cilt kadar olduğu söyleniyor, bunun ancak 54 cildi basıldı. 2030 yılında basımı tamamlanacak olan ve kısa adı MEGA olan tüm eserlerde Marks’ın demokrasi üstüne söylediklerini daha ayrıntılı öğreneceğiz ve tartışacağız.


Kaynaklar:

- Eric Hobsbawm, Dünya nasıl değişir, Little Brown, 2011 

- Terry Eagelton, Marks neden haklıydı, Yale, 2011

- Michael Harrington, Marxism and Democracy, 1981,(1,2,3,4,5)

- Marks ve Engels, Toplu Eserler, Marxism.org

- Andrew Gamble; Marxism and Social Science, 1999, University of Illinois Press