İSLAM’DA DEMOKRASİ – (1) Cihadçı Selefi Şiddetinin Global Boyutları


 Londra’da kafa kesiyor, Pekin’de kendini yakıyor, Boston’da havaya uçuyor, Pakistan’da eğitim istiyen kızın kafasına kurşun sıkıyor... Fırsat bulduğu her yerde alışveriş merkezlerine bomba koyuyor...  Küçük kız çocuklarını kaçırıyor... Suriye’de mezhebi farklı diye öldürdüğü başka bir Müslümanın ciğerini yiyor... Bunlar İslam adına savaştığını söyleyen cihadçılar... 2013’te İslam adına tam 18 ülkede terör estirdiler, yoksul ve çaresiz halk yığınlarını vahşetleriyle sindirdiler...

 Ortadoğu’da yeni bir İslam devletini kurmayı hedefleyen IŞİD örgütü, Şiileri ve Alevileri Suriye’de, Musul’da sorgusuz sualsız infaz ediyor. Irak ve Suriye’yi parçalayarak kendi devletlerini kurma girişimlerine bazı kentlerden başladılar bile.

Global sınırsız dünyada, istedikleri yer ve zamanda, dinsiz imansız ilan ettikleri rejimlere karşı ‘inancı savunmak’ için vahşet saçıyorlar. İnsanlığa karşı savaşan bu katillerin arkasında kimler var? Nerede eğitim görüyorlar? Kim finanse ediyor? Nasıl örgütleniyorlar? Sorular artırılabilir ancak cevap aynı. Çürümüş kapitalist, sömürgeci global sistemin politik aktörleri kısa vadeli hesaplar uğruna bu iğrenç cinayetlerin baş destekçileridir. Yaptıkları o kadar yalnış ve tehlikelidir ki, bunu insanlıktan da ve birbirlerinden de saklamaya çalışıyorlar. 

 ‘Global politik aktörlerin sayısının fazla olması bir yana Cihadçı – Allah adına yapılan savaşlar ‘cihad’ olarak adlandırılıyor - denilen örgütlerin sayısı sadece Suriye’de bini aşıyor. Cihadçılar her ülke ve coğrafyada savaçacak bir neden bulabiliyorlar. Pakistan ve Filipinler’de bir birleriyle savaşanlar, Suriye ve Irak’ta Sünni ve Şii sivil savaşın içindeler. Hindistan’daki 175 milyon Müslümanın içindeki radikaller, ulusalcı Hindlere karşı savaşa hazırlanıyor. Fas, Somali, Gazze, Kenya, Bangladeş ve Güneydoğu Asya’da El Kaide başı çekiyor. Kafkasya, Çin, Tayland, Burma, Nijerya ve Kaşmir’de cihadistler ayrılıkçı hareketlerin başında ölümüne savaşıyorlar.’ (D. Selbourne, 2014)

 Cihadçı guruplar bazen birbirleriyle birleşiyor ve başka ülkelerde savaşamaya gidiyorlar. Libya’da rejime karşı savaşanlar komşu ülkelere kaydı. THY uçaklarıyla Nijerya’ya silah taşınmasına göz yumduğu iddia edilen Erdoğan’ın ve Türkiye sınırından Suriye’ye tırlarla cephanelik taşıyan MİT’in elbette bu guruplar hakkında bilgileri var ve belki de onlarla yazılı olmayan gizli bir işbirliği içindeler.

 İslam’a göre başka inançlara mensup olmanın bir savaş nedeni olmadığı ve İslam’da zorlamanın yapılmadığı net bir şekilde anlatılabilirse, medeniyetler, dinler ve mezhepler arası iletişimin geliştirilmesi açısıdan faydalı olur.

 Gerici, faşist veya önyargılı İslamofobistler değil, ayırımcılığa ve şiddete karşı olan humanist ilerici insanlık bunların peşini bırakmıyor. AKP’ye oy veren milyonlarca barışçı Müslüman ise olanlardan bihaber. İslam adına yapılanlar belki de ençok onları yaralamalı. Fakat nasıl olacak da farkına varacaklar ve vicdanlarının sesine kulak verecekler?     

 Avrupa dahil tüm ilerici insanlık Cihadislerin fanatikler gibi azınlıkta olduklarını sanıyorlar. Bu büyük bir yanılgıdır.

 Dünyada ve özellikle İslam dünyasında katliamlar ve terör alevleri yayıldıkça camilerden yükselen ezan sesleri kısılıyor demektir. Dünyadaki 1.2 milyar Müslüman diğer dinlere inanlardan farklı değildir. Onlar da tüm ilerici insanlığın sahip olduğu tolerans ve insanlık onuru gibi yüce bir amacı paylaşıyor.

 Eğer şiddet ve terör durdurulamazsa Cihadisler amaçlarına varacak ve gözümüz önünde halifelik farklı ülkelerde birer ikişer ilan edilecek. İslami demokrasi veya İslamın demokrarikleştirilmesini bir yana bırakmalıyız. ‘Kuran’ı demokratikleştirmek’ gibi bir yanlışlığa düşmeden Kuran’ı anlamaya çalışmalıyız. İslamı ve Kuran’ı gerici Müslümanlardan ve çıkarcı İslamcı politikacılardan ayırmalıyız. Ancak o zaman terörü yapanların İslamdan uzak olduklarını, siyasi amaçları uğruna bu kadar kan döktüklerini daha iyi anlayabiliriz. 

Dini din yapan ona inananlardır. İslam veya Hristiyanlık yoktur. Müslümanlar ve Hristiyanlar vardır. İslam tek başına ne sevgi ne nefret üretir, ne savaşı ne barışı ne demokrasiyi ne de faşizmi geliştirir. İnanan halk, tarikatlar, örgütler tarihsel bir süreç içinde, güçlü kültürel kimliğin etkisi altında belirli somut koşullar altında İslama yön ve biçim verir ve her sorunun cevabını dinde arar. (Reza Aslan, 5 Ekim 2012) 

Ortadoğudan kaynaklanan global cihadist terör dalga dalga diğer ülkelere yayıldı. İslamı kullanarak hızla yayılan silahlı şiddet Suudi Arabistan, İran ve Türkiye’den geniş oranda maddi ve politik destek gördü. Üç model ülke Sunni-Şii ekseninde bölgesel egemenlik kurmakla sınırlı bir rekabetin içinde değiller. Global kapitalizmin global güçleri adına İslamı aşırı politize ederek Şii ve Selefi gibi kamplara ayrılmış durumdalar.     

İKİ İDEOLOJİ, ÜÇ MODEL

Ortadoğu ve kuzey Afrika’daki İslam coğrafyasında durum şudur: Pakistan, Suudi Arabistan ve Mısır’ı etkisine alan Vahabi, Selefi ve yeni Selefi ideolojik damarıyla beslenen tarikatlar ve şeriatın egemen olduğu dini sisyasi oluşumlar ya iktidarda ya da muhalefetteler. Bölgenin güneyi ile sınırlı kalan bu çizginin model ülkesi Suud Arabistan krallığıdır.

Kuzeydeki dini/ideolojik damarın felsefi kaynağı Vahabiliğe veya Selefiliğe dayanmaz. Düşünce sistematiğini tasavvufa dayandıran politik akım Şiilik motifiyle İran, Lübnan,  Yemen ve Bahreyn’de varlık gösterir. Burada model ülke İran’dır. Aynı ideolojik hattın Tasavvuf/Nakşibendilik/Nurculuk versiyonu ise Türkiye’de iktidarda. Bu politik perspektifin model ülkesi Türkiye’dir.

Birbirlerinden radikalca farklılık gösteren Vahabizm zamanla Selefi formasyonu kazanırken tasavvuf, Şii, Nurcu ve Nakşibendi gibi aşırı politik değişimlere uğrar. Üç model ülkede uygulama alanı bulabiliyor. İran ve Suudi Arabistan bölgede etkin olma savaşı veriyorlar. Türkiye ise çıkar alanlarını genişletmek amacıyla bu kanlı yarışın içine AKP iktidarıyla beraber girdi.

Suudi Arabistan ve Selefi Vahabizm

19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında Batı’nın emperyalist güçleri Ortadoğu, Asya ve Afrika’da çoğunluğu Müslüman olan ülkeleri işgal ederken İslami politik kimliğe büyük bir tehdit oluşturuyordu. Dini inançlara bağlı orta sınıftan gelme aydınlar, ulemaların Kuran’ı yorumlama otoritesine sınırlamaların getirilmesini istediler. Amaçları Hz Muhammed’in dönemine dönerek onun devamcısı (yani selefi) olmaktı.

Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan’da gelişen bu hereketin önderleri Jamaliddin el Afgani, Muhammed Abduh ve Raşid Riday’dı. Bu düşünürler Selefi düşünce ekolünün kurucularıydı. Amaçları İslamı yeniden canladırmaktı. Şeriat devleti kurmak veya bir Müslüman iktidarı yıkmak gibi hedefleri de yoktu. Bu yanlış yorumlar zamanla takipçileri tarafından geliştirildi.

Raşid Rida’ya hayran ve onun şaşamaz takipçisi olan Hasan El Banna, Mısır’da Müslüman Kardeşler örgütünü kurdu. El Banna’nın etkisi altında kalan Mawlana Mawdudi, Müslüman Cemaati’nin 1941’de Pakistan’da örgütlenmesine öncülük etti. Suudi merkezli Selefi akımının Vahabilerin eline geçmesi 20. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşti.

Suudi Arabistan’nın İslami yönetimi Monarşi ve Vahabi öğretisinin karışımından oluşuyor. Halkın egemenlik hakları tamamen krallığa terk edilmiştir ve monarşiye karşı herhangi bir protesto günah olarak tanımlanır. 18. yüzyılda yaşayan Muhammad abd-al-Wahhab’ın yorumlarına dayandırılan İslamın yeniden canlandırılması, ilk oluşum evrelerine dönülmesi ve şeriatın en katı bir biçimde uygulanmasını temel alır. 

1980’lerden sonra monarşist yönetim ellerindeki muazzam dolar gücüyle Vahabizm’i camiler, okullar, dernekler ve vakıflar aracılığıyla tüm İslam aleminde saldırganca yaygınlaştırdı. Ulusal sınırıları aşarak global Müslüman örgütlerini, Dünya Müslümanlar Ligası’nı, İslamic Realif’i, Müslüman gençliği, hatta işadamları ve meslek gruplarını etkisi altına aldı. Amaç Şii gücünü kırmak, kendi egemenliklerini ilelebet sürdürmekti.

Gerçek İslama Karşı Selefi Vahabizm

IŞİD ve El-Kaide gibi yüzlerce ırkçı terör örgütünün teorik kaynağı olan Selefi Vahabizm hareketi İslamı amaçlamıyor, hatta tam tersine İslamla çelişki içinde. Bu çelişkiler beş ana başlıkta toplanabilir.

Gerçek İslamla Selefilik arasındaki çelişkinin en görünür tarafı İslamın beş şartının anlaşılmasında başlıyor. Selefiler şartları şöyle yorumluyorlar: ‘Hacca giden, oruç tutan, beş vakit namaz kılan, zekât veren ve Allah’ın bir olduğuna ve Muhammed’in onun peygamberi olduğuna inanan kişi işlediği günahlara bakmaksızın cennete gider.’ (Ahmad Moussalli, 2009)

Selefiler İslamın şartlarını ters yüz ederken İslama karşı nasıl bir söylem ve duruş sergilediklerini umursamıyorlar. Gerçek İslamın düşünürleri, beş şartın hiç birisinin kendi içinde bir amaç olmadığını söylüyor. Bu retüeller aslında bir Müslümanın kendi iç huzuru ve tanrıdan korkması için gereklidir. İslamda temel amaç Allah yolunda yürümek, günahlardan arınmaktır. Ayrıca İslamın gerçek yaşamla ilgili prensipleri olan: “Adalet, inanç ve tolerans İslamın beş temel şartıyla korunup geliştiriliyor.” (A.Moussalli, 2009)

Selefiler Cihadı kendi terörist amaçlarını gizlemek için kullanıyorlar, İslamla bir ilgisi yoktur. Çünkü Müslüman Arap İmparatorluğu’nun kurulduğu ilk dönemlerde Hz. Muhammed’e atfedilen ve doğru olmayan ‘tanrının birliğine ve onun peygamberi olduğuma tüm halkları ikna edinceye kadar savaşı yönlendireceğim,’ ifadesi kendilerine aittir, tarihsel hiç bir temeli yoktur.  Bu halk düşmanı söylem İslama ve halklara karşı bir saldırıdır.

7. ve 8. yüzyıllarda Kureyşiler, dönemin bilinen iktidarlarına karşı savaşarak, yeni bir imparatorluk inşa ediyorlardı. Bu amaç için Cihad ilan etmişlerdi. Şimdi Salafi Vahabi Cihadçılar tarihi ezberleyerek aynısını veya daha büyüğünü yapmayı planlıyorlar. Suud kırallığının 18, 19, 20. yüzyıllarda önderlik ettikleri savaşalarda kadın, çocuk acımasızca öldürüldü. Yakın zamanlarda benzerlerini Irak, Ürdün ve Suriye’de yaptılar. Salafi Vahabi olmayan Sufi, Şii ve hatta Sunnilere işkence ediyor, vahşice öldürüyorlar.

İbn Abdül Vahab’ın kitabında bu vahşi cihad yazılıdır, fakat Kuran’da şiddetli bir biçimde lanetlenir.  

İslamda bir Müslüman eğer kendisi veya halkı saldırıya uğramışsa, kendini ve halkını savunması için mücadele eder. Savaşı başlatmak veya başkasına saldırmak İslamda yasaktır. Kuran’da yazıldığı gibi: ‘Sana saldırıldığı zaman Allah yolunda savaşabilirsin, yoksa hiç bir durumda başkasına saldırma, sınırlara tecavüz etme, Allah saldıranı sevmez. Sana saldırıldığı zaman karşı koy, o kadar.’

Kendi düşünsel parametrelerinde Kuran sayısız kaynaklardan biridir ve taleplerini karşılayacak biçimde çeşitli yönlere çekiştiriyorlar. Daha da kötüsü kendi muhakemelerini kutsal kabul ederek demokrasinin Allah’ın mutlak egemenliğine karşı olduğuna Müslümanları ikna etmeye çalışıyorlar.

‘Kuran İslami bir düşünce bilimidir, sade, esnek ve her zaman uygulanabilir. Bu kutsal kabul edilen mantık sistematiğinde pasif birini putperest veya kâfir ilan etmek yasaktır. Barış içinde yaşayan ülkene saldıran askerlerden biri senin halkından birini öldürürse savunma amacıyla onu öldürebilirsin, der. Adaletsizliğe ve saldırganlığa karşı intihar eylemlerine başvurmak ise açık bir biçimde yasaklanmıştır.’ (A.Moussalli, 2009) 

Selafiler müşrik ve kâfir ilan ettikleri herkesi, Hristiyan, Şii, Musevi farkı gözetmeden öldürmeyi doğru görüyorlar. Bu tam anlamıyla İslamın alçakça bir tahrifatından başka bir şey değildir. İslamı politik amaçlarına kurban ediyorlar.

Selafi Vahabilerin kendilerine ait özel kod ve terminolojileri var. Sünnet Kuran’a göre Allah’ın hukuku ve onun halkla iletişim yoludur. Selafilerde ise sünnet Hz. Muhammed’e aittir.      

‘Kuran’da Müslüman kuşkuya yer bırakmayacak bir biçimde tarif edilir. Bu tanımlama bilinenlerin çok dışındadır. Kutsal kitapta Müslüman barışı savunan kişi olarak tanımlanır, kendini barışa adamış kişidir.’ (A.Moussalli, 2009)

Kâfir ve putperest ise barış içinde yaşayan kişilere saldıran, insanlığa zarar veren kişidir.

Kıblelerini şaşıran Selefi sefiller, Kuran’ın temel ilkelerini revizyona uğratarak Müslüman diye sadece kendilerini görüyorlar ve başkalarını İslama dahil etmiyorlar. 

‘Kuran’ı çeşitli yönlerden revize eden ve çıkarlarına uydurmaya çalışan Selefi vahşiler, kendi isimlerinin kutsal kitapta lanetlendiğini ve iyi bir anlamı olmadığını duymamazlıktan geliyorlar.  Arapça’da Selef, aynı soy soptan gelen insandır. Kuran’da yalnızca bir defa geçer ve güzel bir anlamı yoktur. Allah firavunları, kanlı diktatörleri, yoldan çıkmış olanları selefi ilan eder’ (A.Moussalli, 2009). Tam da Selefilere uygun bir tanım. Suud kırallığına, emirlere ve prenslere, işkencecilere ve katillere hizmet ettiklerinden dolayı, olsa olsa onların selefi olabilirler.   

‘Kendilerini kötü benzetmelerden korumak amacıyla kendilerine “Al Salaf al Saleh” diyerek Adaletli Selefler ilan ettiler. İslamda suç sayılan bir söylem geliştirdiler. Şöyle ki kendini adil ilan etmek yalnızca Allah’a aittir.(A.Moussalli, 2009)

İslamın kutsal kabul ettiği değerleri değersizleştirmede sınır tanımayan selefiler, kendilerini ‘Ahl al Sunna’ kabul ederler ki bu İslamın Çoğunluğu, demektir. Kuran’a göre yalnızca Allah kimin haklı, kimin çoğunlukta olduğunu bilir. Sayıca az olan bir gurup, taraf olduğu bir sorunda haklı olabilir. Öte yandan çoğunluktaki bir gurup, yanlış duruş sergileyebilir. İslami normlara göre haklı ve haksızı ayırmak Allah’ın yargısına bırakılmıştır.  

Selefilikle İslam arasındaki farklılıkların tatışılması, inançlı kamuoyunda bütün yönleriyle bilinmesi gerçek İslamı arayan Müslümanlar için son derece önemlidir. 

İlerici sol kamuoyu ise Cihadçı terörün beslendiği Selefi Vahabi ideolojisinin etkisizleştirilmesinde etkin rol almalı, ayrıca inanan toplumla ortak bir dil bularak özgürlükçü demokrasinin ufkunu genişletmelidir.

Temsili demokrasiyle gerçek demokrasinin bütünleşme sürecinin kesintisiz devam ettiği 21. yüzyılda politik sorumluluk bunu gerektiriyor.

- David Selbourne: The challenge of  Islam, New Statement, 2014

- Ahmad Moussalli: Wahhabism, Salafism and Islamism: Who Is The Enemy, American University of Beirut, 2009